metrika yandex

İnsanın İlâh, Râb İlişkisi

Mustafa YILDIZ

Yaratılmış canlı varlıklar içinde hiçbir canlının sahip olmadığı/olamadığı birtakım yetenek ve hasletlerin insana verilmesi o’na bazı avantajlar kazandırırken, bu hasletler aynı zamanda o’nu yaradanı katında “Yaratılmışların en şereflisi ve en üstünü” [İsra:70] olma vasfı kazandırırken, aynı zamanda kendisine verilen/verilmiş tüm bu ni’metlere karşılık onu mes’üliyet sahibi, hesaba çekilen, hesap veren/verebilen yegane varlık yapmıştır.Bundan dolayıdır ki, dinlerin merkezinde insan vardır, Rab’bin de muhatap kabül ettiği varlık da yine insan olmuştur.Yetmemiş, Rab’bi kainatı da onun emrine vererek idaresini ve imarını da [Rum:9] ona havale etmiştir.[Ahzâb:72] Yeryüzü halifesi olarak da [Bakara:30] onu seçmiştir. 

Ayriyeten, kainatta mevcut yaratılmışların gerçek bilgisi de insana öğretildiğinden, [Bakara:33] yaratılmış her varlığın değer ölçüsü, kainat tablosundaki görüntüsü, konumu ve yeri de yine insanla yerli yerine oturtulmuştur.Bir nevi Arz’ın jeolojik yapısında, yeryüzünün de coğrafik görüntüsünde dağların konumu ne ise, insanın canlılar içindeki pozisyonu da o olmuştur, denilebilir. 

İnsanı diğer yaratılmışlardan üstün kılan hasletlerin belki de en önemlisi;daha ilk yaratılışında Rab’binin ona üflediği kendi ruhudur diyebiliriz.[Secde:9, Hicr:29, Sâd:72, Tahrîm:12] Ruh:Ekseri tefsirciler tarafından:”Allah’tan gelen bilgi/bilgiler” olarak anlaşıldığı gibi, “Elde edilen/edinilmiş bilgileri kavrayıp değerlendirme yapan/yapabilen ve hayat tarzını tanzim ve değiştirmeye imkan veren/verebilen yetenekler” olarak da anlaşılmıştır.Bu yetenek ve kabiliyetlerin tamamına bir değer olarak sadece insan uyum sağlamış/sağlayabilmiş ve kendine sunulan emaneti sorgulamaya tabi tutmadan olduğu gibi kabül etmiştir.[Ahzâb:72] Çünkü:İnsan aynı zamanda çok zalim ve çok bilgisiz bir varlıktır.[Ahzâb:72]

Keza, Kur’an’da “Ruh” tabiri farklı yerlerde ve farklı anlamlarda da kullanılmıştır.Mesela, Cebrail’e de ruh dendiği gibi [Şuarâ:193], Meleklere [Kadir:4] ve Kur’an’a da [Şûrâ:52) ruh denmiştir.Ancak, söz konusu ettiğimiz insan olduğundan, insana üflenen ruhun insan hayat tarzına dair yaptığı/yapacağı muhtemel etkiler ile olası yaşanmış/yaşanabilecek değişimlere kısaca değinmeye çalışacağız.

Allah’ın insanı seçerek yalnız ona ruhundan üflemesi, bir yönüyle seçtiğini hem onure etmeyi dilemiş, hem de kendine ait vasıflardan onu da haberdar etmek istemiştir.Varlıkların isimlerini bilmeyen/bilemeyen meleklere de, Adem’in (İnsan ve insan ırkının öncüsü) vakıf olduğu/olacağı bu meziyetleri onlara göstermeyi istemesi,[Bakara:31] insanın birikim ve donanım açısından diğer yaratılmışlardan çok farklı olduğunu gösterme ve bir yönüyle de, birine itaat etmede ehliyet/liyakat ve bazı zahiri üstünlükler olmasının son derece etkili olduğunu, olacağını gösterme bakımından hem önemli hem de manidardır.Ayrıca, bunların yanısıra Allah’ın kendine ait vasıflardan bazıları olan bilme, işitme, görme, duyma, şefkat, kuvvet, kudret, sabır vs.gibi vasıflarla insanı donatması, bir bakıma insanada kendine verilmiş, bahşedilmiş bu ni’metleri görmesi, konumunu fark etmesi ve bunun gereği olan “Kulluk” yapmayı hatırlaması içindir.Bu bilinçle inanmış insan, bu bahşedilenleri kendine verilmiş bir paye olarak görmüş, insanın işitmesinin Allah’ın işitmesi gibi olmadığını, duymasının da insan duyması gibi olmadığını, Allah’ın bilmesinin de insanın bilmesi gibi olmadığını bilerek denge kurarak haddini de bilmiştir.Özetle, insan;Allah’a ait olan bu vasıfların kendi üzerinde de zuhur etmesini bir lütuf olarak görerek, bu yeteneklerin asla Allah’la insanı kıyaslama anlamına gelmediğini/gelmiyeceğini de kulluğunun gereği saymış ve böyle anlaşılma inananlar arasında genel kabül görmüştür.

Zaten insan, Allah’n zatında noksansız ve mükemmel duran bu vasıfların nüvelerinden cüzi bir kısmını üzerinde taşır.Ki oda Rab’bini tanıması, bilmesi ve kulluk yaptığı zatın kendinden ne derecede üstün olduğunu bilmesi, görmesi ve anlamasını kolaylaştırması içindir.Zira, insanda mevcut bütün vasıflar muhteva ve içerik olarak zaten sınırlı bir ölçekte verilmiştir.Mesela;İnsandaki görme işlevi belli bir mesafeyi kapsarken, Allah’ın görmesi ise bütün kainatı aynı anda kapsamaktadır.Keza, insanın işitmesi de sınırlıdır, zira insan kendi ölçeğinde ve sınırlı mesafedeki sesleri ancak işitebilir.Oysa Rab’bi;zifiri karanlıkta taşın üstündeki karıncanın ayak seslerini bile duyar.İnsanın bilmesi de aynı minvalde belli bir hacmi kapsar.Hatta insan, yıllarca eğitimini gördüğü bilimsel branşını bile tümüyle kavrayamazken, oysa Rab’bi bütün ilimlere vakıftır.Zira ilimlerin sahibi de kendisidir.Ayrıca insan en ufak bir olumsuzluk karşısında bile sabır edemezken, yeryüzünde bizim görmediğimiz/göremediğimiz, bilmediğimiz/bilemediğimiz nice zulümlere şahit olduğu halde Rab’bimiz tarafından sabır gösterilir.Demek ki sabrı da insan sabrı gibi değil.Üsttelik, inanmayana, dinine hakaret edene bile rızık vermiş, sıhhat ve afiyet bahşetmiştir.Gücü yettiği halde intikam almamış ve üsttelik affedilmeyi talep edene af kapısını daima açık tutmuştur.

Rab’bin (Besleyen, büyüten, terbiye eden, rızıklandıran) bu vasıflarının bilincinde olanlar tabii olarak;kulluk çağrısına [Zâriyât:56] uyarak acziyetlerinin göstergesi, teşekkürün nişanesi ve “Kul” olmanın gereği olarak görülen badet ve taatleri ifa etmeleri, Rab’bın büyüklüğü karşısında tazimde bulunmaları doğal olanı iken, aksine bu yorumlardan gafil olanlardan kimileri ise, bu hasletleri kendilerine verilmiş bir ni’met olmaktan ziyade, adeta kendi emekleri karşılığında elde edilmiş kazanımlar olarak görerek, farkında olmadan kendilerini zımmen “Rab”bin yerine koymuş/koyarak, “İlah’lık” taslamayı tercih etmişlerdir.

İlah;“Diri olan, yaratan, kendisine tapınılan, başkasına ihtiyacı olmayan, rızık veren, ilmiyle bütün varllıkları kuşatan, kendisine itaat edilen, kendisine asla isyan edilmeyen, umutla bağlanılan” vs.gibi anlamlara gelen “İlâh”ın bütün bu vasıfları ancak Allah tarafından temsil edildiğini bilmeden, insanın da kendini bu konumda görmesi ve bu beklentiler içine girmesi, zımmen Allâh’a karşı İlâh’lık yapma iddiasında bulunma anlamına geldiği/gelebileceği de bilinmelidir.İşte bu iddia da bulunan ve kendini bu vasıflara haiz ve layık gören, bu tür isteklerde bulunma yetkisini kendinde gören/görebilen yegane varlık da, maalesef gafil ve bilinçsiz olan canlı türü de insandır.

Mesela;Herşeyi en iyi ben bilirim iddiası, kuvvetim, gücüm var öyleyse bana tazim edilsin hevesi, çalışanlarımın rızkını ben veriyorum duygusu, makamım var demek ki benim emretmem lazım isteği, yaptıklarımın karşılığında bana saygı duyulmalı hakkı, verdiğim ilaçlar sayesinde insanlara şifayı ben veriyorum diye insanlara tepeden bakışlar vs.gibi beklentiler “Rab” ve “İlah”ın vasfı ve tasarrufu dahilinde olduğundan, Allah’ın kullarından isteği ve beklentisi olarak Allah’a yakışan bir durum iken, siz de gücünüzü kullanarak aynı minval üzere insanlar üzerinde nefsinizi tatmin etme adına tatbik eder, bu beklentilerle uygulamalar yapma hevesinde olursanız şayet, sizde bir nevi nefsinizi “Rab/ İlah” yerine koymuş olursunuz.[Câsiye:23, Furkân:43] 

Kimi zaman bu davranış biçimlerini bilmeden ve farkında olmadan sergileyen de insanın kendisidir.Zira, insanın belkide en az tanıdığı, yabancı olduğu ve hala anlamaya çalıştığı varlık da yine kendisidir.”Nefsini bilen Rab’bini de bilir” sözü de kendisinde var olan bu meziyetlerin, ona birisi tarafından niçin ve neden verildiğinin farkına varması, Rab’bı ile olan bu dengeyi ayarlaması, sınanması ve denenmesi nedeniyle verildiğini bilmelidir.

“İnsanlardan kimileri vardır ki, Allahtan başka varlıkları Allah’a denk tanrılar sayar da bunları Allah’ı sever gibi severler.” [Bakara:165] “İnsanları çoğu şirk koşmadan Allah’ inanmazlar.” [Yusuf:106] ikazları kime, neye ve nasıl inanmalı hususlarını herkes sık sık sorgulama gereği duymalı/duyabilmelidir.

Not:Sürelerin mealleri Diyanet İşleri Meali’nden faydalanmıştır.

Mustafa YILDIZ/ANKARA

Yorum Ekle
Yorumlar
Henüz Yorum Eklenmemiş