metrika yandex

İnsan Tanrı İlişkisi

16.09.2020
Mustafa YILDIZ

İnsanoğlunun “Din” ile buluştuğu/karşılaştığı günden itibaren, tarih boyu “Din”i anlama, ilgili yorumlarda bulunma ve dini kavrama hususunda farklı düşünen, farklı anlayan ve farklı “Din”i yorumlama yapanlar tarihin her safhasında var olmuşlardır.Daha önceleri bu sütunlarda değinmeye çalıştığımız değişik konuları işlerken bile, bu konuya da zaman zaman birer cümle ile de olsa atıflarda bulunarak bir şekilde dile getirmiş idik.Bu farklı anlama ve farklı düşünme aynı zamanda bireysel bazda insana, genelde de islam toplumları için daima kronik bir problem olmuştur.Toplum tarafından bu problem bir olgu olarak kabüllenildiğinden süreklilik kazanmış, hatta bu farklı düşünce kimi zaman toplumlarda bölünme ve ayrılmaların nedenini  bile teşkil etmiş/edebilmiştir.

Toplum içinde farklı düşünenlerin olması, “Aklı-Selim” düşünebilenler tarafından bir zenğinlik, bir kolaylık ve düşünce tıkanıklığını açma olarak görülüp hoş karşılanırken, bazı kişilerin de her konuda aykırı düşünmesi ve üsttelikte müşterek mevzularda bile zorlama yorumlarla illaki aykırı düşünmeye çalışılmaları da konunun uzmanlarından bazıları tarafından bu durum, insanın Sosyolojik ve Psikolojik bir sorunu olarak kabül edilmiştir.Yani eleştirmeyi ve muhalif olmayı adeta bir sanaat gibi görüp meslek haline getiren, yapılan münazaralarda konuları sürekli ifrat veya tefrit boyutuyla ele alan, bütün sorunları siyah-beyaz şeklinde görüp oldukça dar çerçeveden bakarak yorum yapanların durumunu da “Ruhsal” bir hastalığın emareleri olarak görenler olmuştur.Hatta, insanın sorun teşkil eden bu durumu araştırma konusu yapılarak bazı çözümler sunanlar da olmuştur.

Ancak:Entelektüel insanımız bu sorunlara çözüm üretmeyi ele alırken;Bu sorunlar hangi nedenlere dayalı olarak ortaya çıkarlar/çıkabilirler tarafını merak edip araştırmaları beklenirken, işin bu tarafı yorucu ve emek isteyen, meşakkatli bir iş olacağı bilindiğinden olacak ki, işin bu tarafı fazla ilgi çekmemiş, işin mağazin yönünü teşkil eden kim ne demiş, niye demiş? tarafı daha bir ciddiye alınarak, söylendiği farz edilen sözler ve serdedilen görüşler daha fazla merak edilerek, işin bu magazinsel tarafını tartışmak daha cazip hale getirilerek sürekli bu yanı gündeme getirilmiştir. Ekseriyetle lüzumsuzca yapılan/yapılmış bu münazara ve münakaşalar da, genellikle sebebler üzerinden değil de, sonuçlar üzerinden yapıldıklarından, bir türlü çözüme kavuşturulamamış, sorunlar günümüze miras olarak devredilmiş ve halen de aynı minval üzere tartışılmaya devam etmek de olduğunu da görüyoruz.

Her insan zihninde depoladığı bilgi birikimini evvela mutlak doğrularla karşılaştırıp, ferasetini devreye sokarak, aradığı doğru düşünceyi bulduğuna/yakaladığına kanaat getirdikten sonra “Din” ile ilgili yorum yapma cihetine girer.Olması gereken de budur zaten.İnsan, öncelikle değişmez doğru olarak kabül ettiği metinleri baz alarak dini bir kanaat sahibi olmaya çalışır.Her kişinin zihin dünyasının arka planında din ile igili oluşacak/oluşmuş kanaatleri büyük oranda inandığı “Tanrı” tasavvurunun etkisiyle oluşarak şekillenirler.Bu nedenledir ki, insan “Din” veya dinle ilgili herhangi bir mevzuu hakkında yorum yaparken, zihin dünyasında kurgulayarak tasavvur ettiği ve sanal dünyasında canlandırdığı “Tanrı” profilinin etkisinde kalarak, kendi iç dünyasında anlamlar yüklediği “Tanrı”sı ile örtüşen, O’na yakışan/yakıştırdığı ve O’na uygun/denk düşecek şekilde “Din” tanımı ve “Din” tarifleri yapma gereği duyar ki bu da gayet normal karşılanmalıdır.Zira bu önlenemez bir durumdur.”Onların çoğu şirk koşmadan Allah’a inanmazlar”[1] denilmesi de belki de bu hassasiyetten olabilir.

“Tanrı” inancı gayb-i bir meseledir.“Gayb’a” inanmada imanın olmazsa olmaz bir gereği olduğundan, inanan insanlar için gayb’a inanma sözkonusu edildiğinde ya da inanç esasları ile karşı karşıya kalmaları halinde inananlar için bu husus tartışmasız teslimiyeti gerektiren bir vacibe olur. Ancak, teslim olmakla beraber “Ya Rab’bi ölüleri nasıl diriltirsin.”[2] diye kalbini mütmain etmek için soru soran peygamberini, bu endişe ve vesveselerden arındırma adına, parçalanak ölmüş kuşları tekrar dirilterek elçisine kuvvet ve kudretini apaçık birşekilde göstermesi, insanoğlunda da zaman zaman zihninde gayb’a karşı bir takım endişelerin oluşacağı/oluşabileceği şeklinde de anlaşılmasını da doğal ve tabii olarak karşılamalıdır.Peygamberlerin varisleri sayılan Alimler de görevleri gereği;insanlardaki bu merakı giderme ve zihinlerde oluşacak/oluşabilecek olası bu türden vesveseleri gidermek için cevaplar arama ve kişi kalbini teskin edebilmesi için, İlahiyat ve Teoloji (Tanrı Bilimi) bilimiyle hemhal olanlar zihinlerinde tasavvur edip inandıkları “Tanrı” profilini insanların idraklerine uygun, anlaşılabilir olacak şekilde tarif etme ve tanımlamalar yapmayı zaruri görmüşlerdir.

Rab’bimiz inanan insanlarda doğabilecek bu merakı önceden bildiğinden, doğru yolu gösterme ve doğru bir düzlemde tartışma yapılması/yapılabilmesi için; “Beni en güzel isimlerle anın.” [3] demiştir.Bu ikaz ve yönlendirmeleri gözönüne alan insan da, gerçekten de bireysel bilği birikimi oranında ve idrakine uyum sağlayacak şekilde herzaman “Tanrı”sını engüzel isim ve O’na yakışan engüzel sıfatlarla anmıştır.Bunların yapılıyor olmasında da bir nakise olabileceğini gören Rab’bimiz, “Ben, yapacağınız tarif ve tanımlamalardan beriyim.” [4] diyerek “Beni istesenizde tam manasıyla tanım ve tarif edemezsiniz.” diyerek insana;”Mükemmeli yakaladım” iddiasında bulunmanın mahsurlu olacağı/olabileceğini ikaz ederek uyarıda bulunmuştur.
 
Bilim insanları, öğretmenin metodlarından biri olan, “Bilinenden bilinmeyeni tanımlama” kuralından yola çıkarak bu görevi ifa etme babından en güzel isimleri kullanarak “Tanrı” tarifleri yapmaya gayret etmişlerdir.Kimi İslam Alimleri daha iyi anlaşılsın diye herkesce bilinen bir varlık olan insanı baz alırken, kimi de evreni merkeze alarak kıyaslamalar yaparak “Tanrı” tarifleri yapmışlardır.

Örneğin;”Tanrı” tanımını evren üzerinden kıyaslayarak insan aklına sunmaya tercih eden özellikle batılı ilahiyatçılarda, “Tanrı” çok güçlü ve sınırsız olduğu için acımasız olacağı/olabileceği kanaati daha ağır basmıştır.Çünkü, evrende işleyen mevcut kural ve kanunlar bir dış etkiden etkilenmeyip değişmeden kendi mecralarında taviz vermeden sürekli faal olarak işlediklerinin bilinmesi, batılı din adamlarının “Tanrı”yı tarif ve yorumlamaları da evrene kıyaslanarak yapıldığından, evrenin acımasız olması tabii olarak batılı bilim insanlarının tasavvur ettikleri “Tanrı”nında çok acımasız olması gerekir” şeklinde olmuştur.Kulun af dilemesi dahi bedeli ödenerek gerçekleşir.Dışlanma (Afaroz) din adamların yetkisindedir.Kişi dini kurallara şüphe etmeden inanır, konulmuş kurallar tartışılmaya açılmaz ve sorgulaması kesinlikle yapılmaz.Akıl devre dışıdır çünkü.Din adamları “Tanrı” adına yetki kullanarak kararlar dahi alabilirler.vs.gibi…..

İslam ilahiyatçıları ise Allah’ın sıfatlarını sayarlarken, insanın kendini daha iyi anlayabileceği farzederek, ekseriyetle insanı merkeze alarak ve insan üzerinden kıyaslamalar yaparak tanımlamaya çalışmışlardır.”Tanrı”ya atfen sayılan özelliklerden bir kaçı hariç, çoğunlukla insanın bilinen özelliklerine atıfta bulunup, insana bina edilerek kıyaslamalar yapmışlardır.Rab’bimiz kutsal kitabımız Kur’an’a öncelikle Rahman ve Rahim sıfatını kullanarak kendini takdim etmesiyle başlaması, İslam Alimlerinde O’nun şefkatli ve merhametli olduğu/olacağı fikrinin daha ağır basmasının delili sayılarak “Tanrı”nın bu yönü öne çıkarılarak tarifler yapmışlardır.

Mesela, “İnsan şefkatli ve merhametlidir” ancak, “Bütün insanlara Allah’ın şefkat ve merhametinden ancak bir cüzü verilmiştir.” diye kıyaslama yapılarak “Tanrı”nın büyüklüğünün boyutu vurgulanmıştır.Diger özellikleri de bu minval üzere izaha çalışılmıştır.Alim oluşu, Affediciliği, İşitmesi, Günahları örtmesi, Rezzak’lığı,Kudreti, İşitmesi, Görmesi, Kuvveti, Yaratması ve diğerleri….Bu özelliklerinden “Kendi Ruhundan üflediği”[5] insanda da mevcut olması, insanın bir numune olarak görülerek kıyaslanması için yeterli görülmüşür.

Bu Kıyaslamaların şüphesiz insanın hafızasında bir “Tanrı” inancı oluşturacağı muhakkak.Ancak görünen bir şey ile görünmeyen, bilinmeyen bir şeyi tanımlama o şeyin tam karşılığı olmayabilir.Mesela;Yumurtanın içindeki Civcive: “Dünya senin bulunduğun ortamdan daha geniştir.” dense, Anne karnındaki Bebeğe: “Dışarısı senin bulunduğun bu yerden daha büyüktür.” dense, gerek Civciv ve gerekse Bebek doğal olarak bulundukları ortamla kıyaslamalar yapacaklarından, gerçekle karşılaştıklarında gördükleri için “Bizim kıyasladığımız ve hayal ettiğimizle bir ilgisi bile yok.” demezler mi?

Keza, gözlerimiz sadece görmek için değil, aynı zamanda yeryüzü canlılarını kolayca tasnif edilebilmeleri ve varlıklara verilen renkleri ve tonlarını ayırt etmek için de verilmiştir.Gördüğümüz tabiat çeşidi varlıkların “Mutlak ve gerçek olan renkleri bunlardır” diye iddia edebilirmiyiz? Peki, sizin gibi görme işini eksiksiz yapan bir başka insandaki gözü de veren Allah değil mi? bize göre “Renk körü” olan, o’na göre de senin “Renk körü” olduğun için renkleri farklı görmen durumuyla karşı karşıya kalındığımızda, ğerçek rengi kimin gördüğünü nasıl ispatlayacağız.Sayı çokluğuyla mı karar vereceğiz acaba? sayı çokluğuyla verilen kararlar herzaman doğru kararlar mıdır? yoksa burda “Gördükleriniz sizi aldatmasın, benim tabiat ayetlerimi de bir inceleyin.” demekte istemiş de olamaz mı?

İlmin sonderece çeşitlendiği ve branşlaşmanın zaruri hale geldiği günümüzde, mutlak doğruyu bulmak artık tekbaşına bir insanın yapacağı görev ve sorumluluk olmaktan çıkmıştır.Sadece bir branşta uzmanlaşabilen bilim insanı. insanlık adına nihai bir kararı deklare edeceği zaman, o kararla ilgili konusunda uzmanlaşmış bilim insanlarıyla istişare ederek kararlar verme gereği artık kaçınılmaz olmuştur.Tekbaşına “Alim olma” dönemi bitmiştir artık.İlim de artık ekip desteği alınarak yapılmaktadır.Bir ilahiyatçı fen ilmi yapmış bir Fizikçi ile, bir Tıp ilmi yapmış biriyle veya Ziraatçı ile vs.gibi istişare etmeden, bütün Kur’an’ı sağlıklı ve noksansız tefsir edeceği/edebileceğini beklemek doğru değildir.Aynen bunun gibi, diğer ilimlerde de kişi, karar aşamalarında diğer ilgili branşlardaki bilim insanlarına danışmadan karar alması halinde alınan kararların daima eksik kalacağı da bilinmelidir.Aksi takdirde herkes kendi “Tanrı”sını dayatma yoluna girer ki, bu da tefrikanın yolunu herzaman açık tutar.

Netice olarak;Bu metodları kullanmayı egolarına yedirmeyen/yediremeyen bilim insanları, bu nedenle olacak ki, öne sürdükleri, iddia ettikleri gerek “Din”i ve gerekse “Bilimsel” teorileri kısa süre sonra kadük kalıyor/kalabiliyor.Zamanla da bir yenisi ile yer değiştirerek tedavülden kalkarak kullanılmaz/kullanılamaz hale geldiklerini bilim insanları kendileri bile kabül etmektedirler.Oysa istişare etme aynı zamanda meşru olmanın da kaynağıdır.Tek başına verilen kararlar ise her zaman tartışılmaya açık ve eksik kalma ihtimaliyle karşılaşabilirler.

Mustafa YILDIZ

1-Yusuf:106
2-Bakara:260
3-Araf:180-159, Taha:8, İsra:110, Haşr:24
4-Saffat:180, En-am:100, Enbiya:22,
   Mü’minun:91, Zuhruf:82
5-Secde: 9

Yorum Ekle
Yorumlar
Henüz Yorum Eklenmemiş