metrika yandex

HUKUK DEVLETİ VE BARIŞ İÇİNDE BİRARADA YAŞAMA

Yusuf YAVUZYILMAZ

09.01.2022

Tarih boyunca düşünce özgürlüğünün ve hukuk devletinin önündeki en büyük engel devletin totaliter ve hukuk dışı özelliği olmuştur. Bu yüzden devleti hukukun sınırları içine çekmek en öncelikli siyasal amaç olmalıdır. Devletin totaliter uygulamalarını desteklemek, yarın aynı sorunla karşılaşılacağının ve mağduriyetin kapılarını açar. Bu yüzden asıl sorun devletin hukuk dışına taşan totaliter yapısının olduğu unutulmamalıdır.

Hukuk devletinin en önemli yönü hukuk bilincine sahip olmaktır. Suç tanımlamaları ve üzerine yapılan yorumlar, hukuk bilincinin ne kadar eksik olduğunu gösteriyor. Oysa İslam hukukunun temel ilkesi suçların bireyselliğidir. Bir suç, durumu ve işleniş biçimi ne olursa olsun,  sadece faili bağlar. Eğer ona o suçla ilgili bir yardım yapmamışlarsa akrabaları dahil üçüncü kişiler suçlanamaz.

Bu hukuk ilkesinin eksikliği darbe yargılamalarında fazlasıyla ihlal edilmiştir. Suç işleyen ile aralarında sadece akrabalık bağı bulunmasının suçlu ilan etmeye yettiği yerde hukuk yoktur.

Haksız yargılamalar ve verilen hükümler, hukuk sistemini en çok yaralayan uygulamalardır. Bir hukuk sistemine olan güvensizliğin altında suçlu suçsuz ayırımının yapılamadığı konusundaki endişe yatmaktadır.

Türkiye tarihi İstiklal mahkemeleri, 27 Mayıs yargılamaları,12 Eylül yargılamaları, 28 Şubat ve 15 Temmuz yargılamaları dahil olma üzere, yapılan hukuk ihlalleri hukuk sistemine olan güvenilirliği azaltmıştır. Hukuk sitemine olan güvenilirliğinin azalmasının en önemli sonucu, hukuka başvurmadan sorunlarını çözebilmenin yollarını aramaktır.

"Allah kimseyi mahkeme kapılarına düşürmesin" deyimi halkın kolektif bilincinde hukukun negatif algısına işaret etmektedir. Türk tarihindeki yargılamalar ve yapılan hukuk ihlalleri, halkın düşüncesinin haksız olmadığını göstermektedir.

Özellikle adli olaylar konusunda olaydan ziyade kimlik üzerinde durulması, değerlendirmenin bunun üzerinden ifade edilmesi, hukuk bilincinin medyadan hayatın her alanında sorunlu olduğunu gösteriyor. Bir olayda sanığın başörtülü, Kemalist, Dindar, Ak partili, CHP'li olarak tanımlanması ve bu kimliklerin öne çıkarılması, amacın kolektif kimliği suçlamak olduğunu göstermektedir.

Özellikle Suriyeli göçmenler hakkında yapılan haberler, her defasında olaydan çok göçmen kimliğini öne çıkarmaktadır. Böylece göçmen karşıtlığı oluşturulmaktadır. Ancak gelen göçmenlerden başarılı olanların haberleri göçmen kimliğinden arındırılarak yapılmaktadır.

Her dönem devlet tarafından sorunlu görülen kimlik veya ideolojik yaklaşımlar, hukuk alanında karşılığını bulmuştur. Tek parti döneminde kurulan İstiklal mahkemeleri, 27 Mayıs döneminde kurulan mahkemeler ile 12 Eylül, 28 Şubat ve 15 Temmuz yargılamalarında hukuktan ziyade siyasal tutum ön planda yer aldığı endişesi yaygındır.

Başörtülü bir bayanın hırsızlık yapmasında vurgulanan başörtüsü, hiç kuşkusuz kolektif bir kimliğe işaret etmektedir. Aynı şekilde Kemalist ÇYDD'de yolsuzluk iddiası da Kemalist kolektif kimliği esas almaktadır. Bireyi değil de kolektif kimliği esas almak, hukuki değil, siyasal ve ideolojik bir tavırdır.

Suç üzerinden gidilerek yapılan kolektif suçlama ilkel hukuk mantığına aittir. Kolektif kimliklerin suçlanmasının İslam tarihinde de trajik örnekleri vardır. Mezhepler arası kavga kolektif kimlikler üzerinden yürütülmektedir. Ahmet İbn Hanbel, Ebu Hanife ve Mutezile alimlerin başına gelenler bunun en önemli örneğidir. Safevi Şiası ile Osmanlı Sünniliği arasındaki çatışmada bir anlamda kolektif mezhep kimliği üzerinden yürütülmüştür.

Öyle görülüyor ki, dini, etnik ve ideolojik yönden farklı insanların barış içinde bir arada yaşamasının en önemli koşulu hukuk devletidir. Hukuk devletinin ön koşulu tarafların özgür iradeleriyle katılacağı sosyal sözleşmedir.

Türkiye tarihinde devletin mağdur ettiği kesimlere diğer kesimler genellikle ses çıkarmamışlardır. Bu nedenle devlet yaptığı ideolojik uygulamalarda her zaman kendine destekçi bulmuştur. Bizden olmayanın hakkını savunmak bu sorunun üstesinden gelmenin en önemli yoludur. 28 Şubat uygulamalarında Sünni dindar kesim mağdur olurken Aleviler, Aleviler haksızlığa uğradığında Sünniler sessiz kalmış ve zımnen onaylamışlardır. 28 Şubatı eleştiren ve karşı duran bir Alevi derneğinin olmaması, Alevilerin uğrayacağı haksızlıkta Sünnileri sessizliğe itmiştir. Büyük değişim Sünniler ve Alevilerin sorunun asıl kaynağına yöneldiğinde olacaktır.

Tarihsel süreç dikkate alındığında devletin düşünce adamlarına karşı kuşkulu bakışı dikkat çekiyor. Özellikle Cumhuriyet modernleşmesi sonrasında çok sayıda yazar ve düşünür devlet tarafından cezalandırılmıştır. Bunlar arasında ilk akla gelenler Hüseyin Avni Ulaş, Mehmet Akif Ersoy, Nihal Atsız, Kemal Tahir, Nazım Hikmet, Said Nursi, Sabahattin Ali, Necip Fazıl gibi isimlerdir. Bu noktada asıl sorun devletin demokratik ve özgürlükçü olmayan tavrıdır. Burada dikkat çeken nokta devlet her ceza verdiğinde bir toplumsal kesimin ona destek vermesidir. Bu durumda sorunun asıl kaynağının hukuk devleti eksikliği olduğunu bilmek gerekir.

Değişik zamanlarda devletin kadrine uğrayan toplum kesimlerinin, asıl sorunun kendileri değil, devletin hukuk dışı yapısı olduğunu bilmeleri, bunu aşmak için barış içinde bir arada yaşayacak toplumsal sözleşmenin izini sürmeleri daha doğru bir yöntemdir. 

Yorum Ekle
Yorumlar
Henüz Yorum Eklenmemiş