metrika yandex

Güzel Ablam, İnan Mesele O Değil! -2-

Ahmet Hakan ÇAKICI

03.04.2021

İstanbul Sözleşmesinin iptali “Feminist Hareketlerin çabaları ile” kazanılmış “Kadın Haklarını” geriye itti, iddiasındalar.

Öncelikle bu iddianın ilk kısmına yani kadınların güçlenmesinde Feminist Hareketlerin ve İstanbul Sözleşmesinin etkili olduğu görüşüne itiraz etmek istiyorum.

Canım abim, her şeyi birbirine karıştırarak zihinleri yönlendirmeyi ve görülmesi gerekeni gizlemeyi başarabiliyorlar. Ne yazık ki, büyük medya onların ellerinde ve bunu yapabilecek güçleri var.

Kadınların güçlenmesinde, Türkiye özelinde feminist hareketlerin etkisi kanaatimizce YOK hükmündedir. (Batı’da durum farklı) Kadınların güçlenmesi ya da kazanımları denen olumlu ve olumsuz pek çok şey feministlerin değil son yüzyıldaki Batıcılaşma Politikalarının, Modernleşmenin ve modernleşmenin bir gereği olan taşranın boşaltılarak köylerin kentlere yığılmasının ZORUNLU ve doğal sonucu olduğu kanaatindeyiz.

Mesela, kızların okutulması, sanayinin işçi ihtiyacının gereğiydi. Köylerden şehirlere göçmeye zorlanan kızların (hakeza erkeklerin) eğitimden geçirilmeleri; çalıştırılacak işçilerin talimatları okuyabilecek, anlayabilecek ve uygulayabilecek düzeye gelebilmeleri için şarttı. Devlet, herkesi şehirlere yığıp, hayatta kalabilmenin ve sabit bir gelir elde etmenin yolunu memuriyet veya işçilikle -becerebildiği ölçüde- kısıtlayınca, topluma, çocuklarını okutmaktan başka bir seçenek zaten kalmamıştı. Kızların okuma oranının yükselmesi ile siyaset, ekonomi ya da bürokrasi içinde görünürlükleri doğal olarak arttı. Bunu bir başarı olarak değerlendirecek isek, bu devletin başarısıdır (ya da ardındaki Kapitalist sanayici zümrenin), feminist hareketlerin değil.

Köylerin boşaltılarak, kitlelerin şehirlere yığılması kapımızın önüne yığınla problemi getirip bıraktı ise de bazı sorunların kendiliğinden ortadan kalkmasını da sağladı. Mesela taşranın boşaltılması örfü, töreyi, geleneği tutan aşiretleri ve kırsal cemaatleri dolayısı ile cemaat dayanışmasını ve cemaatin birey üzerindeki psikolojik baskısını da zayıflattı. Şehre gelerek cemaatinden, aşiretinden kopup BİREYleşen kitleler, ardını toplayacak insan olmadığında bile bile cezaevine girebilme cesaretini de nadiren gösterebildiler. Diğer taraftan adli sistemin gelişmesi, kolluk kuvvetlerinin her yere hâkim olması ve işlenen suçun cezasız kalma ihtimalinin (en azından fakirler için) çok azalması ile “kendi adaletini sağlama” alışkanlığı da geriledi.

Üstelik TV’lerin topluma rol ve davranış dayatmada en etkili araç haline gelip “değerleri” tanımlayan vaizlerin yerini almaları, geleneğin kutsallarının da dağılmasına neden oldu. Dolayısı ile namusu, şerefi için yaşayan insan sayısı da azaldı.

Bunların neticesi olarak mesela, İstanbul Sözleşmesinin çözmeyi vaad ettiği aşiretin ya da ailenin bir araya gelerek birinin infaz kararını aldığı “Töre cinayetleri”, -koparılan onca yaygaranın aksine- toplumda kendiliğinden neredeyse bitme noktasına gelmiş bir sorundur. Öyle ki, 2015 yılında adli raporlara HİÇ töre cinayeti kaydı işlenmemiştir.(1)  Diğer yıllarda da vak’a sayısı 1-2’yi geçmez.

Aynı şekilde Sözleşmenin çözmeyi vaad ettiği diğer sorun olan “namus cinayetlerinde” de durum farklı değil: O da yıllar geçtikçe sürekli azalmaktadır. 1995-2006 yılları arasında 1. Ceza Dairesi’ne gelen namus cinayeti davalarında “üniversite mezunu fail” oranının %1 olduğunu düşünürsek eğitilme oranı arttıkça namus cinayeti oranının da düştüğünü fark etmek mümkün olacaktır. Üstelik rakamlar bize namus cinayetlerinde birincil mağdurunun erkekler olduğunu da söylemektedir. (2000-2006 yılları arasındaki namus cinayetlerinde öldürülen erkek sayısı 710, kadın sayısı 480’dir).

Namus cinayetlerinde öldürülen insan sayısının giderek azalmasında da fakirlerin istiflendiği şehirlerde polisten kaçma imkânının kalmaması, geniş ailenin çökmesi, insanlar arası bağların dolayısı ile karşılıklı sorumlulukların gevşemesi, erkeğin de kadının da değerini yitirmesi vs. gibi sosyolojik değişimlerin etkili olduğu kanaatindeyiz. Yani namus cinayetlerinin azalmasında da feminist hareketlerin bir katkısı yok.

İstanbul Sözleşmesinin çözmeyi vaad ettiği bir başka sorun olan küçük yaşta evlilik, tarım toplumunun bir gerekliliği idi. Tarım toplumundan kent toplumuna geçiş, eğitim yaşının uzatılması, kızların aileye fiili emek yerine MAAŞ ile girdi sağlamasının çok daha karlı olduğunun fark edilmesi ile bu sorun da kendi kendine çözülme aşamasına gelmiş bir sorundur. Düşünün canım abim, son 20-30 senede kaç tane 14-15 yaşında yaşlarında evlendirilen bir kızın düğününe davet edildiniz ki?

Yine sözleşmenin çözmeyi vaad ettiği bir sorun olan ve İngiltere’de (özellikle Galler bölgesinde) sık rastlanan kadın sünneti uygulaması da, bu topraklarda zaten çok dar bir alanda görülen bir uygulama iken kentleşme ile kendiliğinden yok olmuş ya da yok olmaya yüz tutmuş bir uygulamadır. (Sahi güzel ablam siz Türkiye’de hiç sünnet olmuş bir hanımla karşılaştınız mı?)

Sözleşmenin çözmeyi vaad ettiği, “Ölen kocasının yerine kardeşiyle evlendirilme", "başlık parası", "berdel" gibi tarım toplumu ve FAKİRLİK kaynaklı uygulamalar da kentleşme ile son yıllarda neredeyse toplumda hiç görülmeyen uygulamalar haline gelmiştir.

Canım abim, toplumda yaşadığı iddia edilen “On beşinde kız, ya erde gerek, ya yerde!”, “Karnından sıpayı, sırtından sopayı eksik etmeyeceksin!” gibi kelimelerin Sözleşme ile bitirileceği iddiasına ise daha fazla laf etmek istiyorum.

Ben bu kelimeleri dalga mevzuu ya da gayri ciddi sohbetlerde işitsem de kimsenin kendi karısına, kızına böyle davrandığını görmedim. (Ben görmedim diye, YOK olduklarını iddia etmiyorum. Aksine hiçbir toplumda sorunların bitmeyeceğini iddia ediyorum.) Ancak kadın başı doğum oranının 2 çocuğun altına düştüğü (2019 doğurganlık ortalaması1,882) bir toplumda bu sözlerin toplumsal tabanının hala var olduğunu iddia etmenin -af buyurun- ahmaklık değilse en hafif tabirle ciddiyetsizlik olduğunu düşünüyorum.

Bu konular –eğer kötü niyetli değilse- daha çok şehirliliği 2. ya da 3. nesle gitmeyen, aşağılık kompleksli, kendinin “Ne kadar çağdaş olduğunu” ispat derdine düşmüş, nerede hangi toplumda yaşadığını fark edemeyecek durumdaki 3. Dünyanın yeniklerinin konuşup durdukları meselelermiş gibi geliyor bana. Bu konuda da feministlerin ya da Sözleşmenin olumlu bir katkısından bahsedilemeyeceğini düşünüyorum.

Ancak mesele Sözleşmenin de başlığı olan “Kadına Yönelik Şiddetin Önlenmesi” konusuna gelince durum değişiyor: Kadına Yönelik şiddet rakamlarında Sözleşmenin direk etkili olduğunu söylemek mümkün. Zira, İstanbul Sözleşmesinin imzalanmasından sonra “kadın cinayetlerinde” 4 kata varan bir artış görüldü. Yani Sözleşme, kadın cinayetlerini olumsuz yönde ciddi şekilde etkilemiş gibi görünüyor. Bu noktada feminist hareketlerin bir katkısının olduğunu sanırım kabul etmemiz gerekiyor.

Ancak etkinin TERS yönlü olması, Feminist hareketlere getirilen “Feminist hareketlerin ancak BAZI kadınların acıları ile var olabildikleri ve güçlü kadınların, güçsüz kadınların mağduriyetinden kendilerine pozisyon devşirdikleri” eleştirisi üzerinde bizi düşünmeye çağırıyor.

Ama Bu Ülkede Hala Kadınlar Öldürülüyor

Bu kelime 80 milyonluk bir ülkede hiçbir psikopatın, paranoyağın, şizofrenin, sadistin, ruh hastasının, veya çaresizlikle sıkıştırılınca öfkesini kontrol edemeyenin olmadığı ön kabulü üzerine işliyor. Oysaki her toplumda bunlardan az miktarda da olsa bulunur. Ve insanlık tarihi boyunca zulmün, haksızlığın, hırsızlığın, sahtekârlığın cinayetin olmadığı bir toprak parçası ya da bir an olmamıştır. Olmayacaktır da…

Yani insanların beraberce yaşadıkları ortamlarda sorunların 0 (sıfıra) inmesi mümkün değildir. İnemez de.



Bu konuda hedef, ancak, sorunları en aza indirmek olabilir. Mesela İstanbul Sözleşmesinden önce 72 milyonluk Türkiye’de görülen 80 kadın cinayeti Avrupalıların rüyalarında bile göremeyecekleri MUHTEŞEM bir rakamdır. Sözleşme imzalandıktan sonra 4 kat artmasına rağmen kadın cinayetlerinde 2019 yılında ulaştığımız rakam ancak İngiltere’nin rakamıdır ve bu da Avrupa ortalamasının hala çok altındadır.

Güzel Ablam, burada sanırım bizim de “Toplumsal Cinsiyet Politikaları” hangi toplumlarda, getirdikleri toplum modeli ile kadına şiddet sorununu bitirmeyi başardılar?” diye sorma hakkımız var sanırım. Ya da “Azaldığı, bitmeye yüz tuttuğu bir tek yer var mı?” diye.

Bırakın şiddetin bitmesini İskandinav ülkelerinde ABD'de, Kanada ve Avustralya’da Tecavüzün suç kapsamından çıkarılması ve hamile kadınların SON güne kadar çocuklarını öldürme/kürtaj izni için bastırmaları (Ki bu izin Yeni Zelanda’da 20 haftaya kadar sorgusuz sualsiz, 20. hafta sonrası için de bir bahane göstermek şartı ile 2020 Nisan’da kanunlaştı(3.) şiddet meselesinin bambaşka bir boyuta taşınmakta olduğunun delili olarak okunabilir. (Öjeni) Tecavüzün serbest bırakılması şimdilik sadece dar çevrelerde konuşuluyor olsa da ve bu konuda ceza kanunları hala yürürlükte olsa bile pratikte serbest kalmış gibidir. Finlandiya’da 2017 yılında 50.000 civarında tecavüz ihbarı olmasına rağmen alınan mahkumiyet kararı sayısı 209'dur.(4) 

Aynı yıl Danimarka’da polise yansıyan vaka sayısı 21.000 iken mahkumiyet sayısı sadece 89’dur. ABD’de tecavüz suçlusu olarak mahkemeye çıkarılanların %98’i bir tek gece bile cezaevine girmemiştir.

Sevgili abim, Kadın Haklarında gerileme olduğunu iddia ediyorsun;

Sözleşmenin iptali ile kadının, erkeğin karşısındaki pozisyonunda bir gerileme olmadığını yazının başında söylemiştik. Ancak sözleşme ile birlikte kadının özgür cinsellik konusunda (eşcinsel ya da heteroseksüel) ciddi kazanımlar elde ettiğini sanırım tartışmaya gerek yok. Din, gelenek, örf, ırz, namus, şeref, evlilik, karılık-kocalık, annelik, kızlık, kardeşlik vs’nin getirdiği tüm sorumluluk ve sınırlamaların kalkması ile kadınların/kızların müthiş cinsel performansa ulaşabilecekleri bir iklimin var edilmiş olduğu açık. Güzel ablam, düşünsene kadının, kızın ya da oğlanın diledikleri ile diledikleri yerde cinsel performans deneyimlemek istemelerinden rahatsız olup, yüzünü ekşitecek babayı 6284’ten istedikleri an evden atabilecekleri bir avantajın kadına ve kıza getirdiği özgülüğü(?). Bu durumun kadına 15-45 yaş arasında zevk ve şehvet içinde bir hayat vaad ettiğine itiraz etmiyorum. Ama ya sonrası?

Sürekli alttan gelecek “ÖZGÜR tazelerin” bulunduğu bir iklimde kocasız, çocuksuz, babasız, kardeşsiz tüm toplumsal bağları kırılmış, yaşını almış hanımlara ne vaad ediyorsunuz? Hele ki bu kadın, sosyal imkânları dar bir çevreden geliyorsa, o zaman geri kalan ortalama 40-45 senesi nasıl geçecek?

Geleneksel yapılar; tüm arızaları ve eksikleri ile özellikle, “özel” bir kategori olarak YAŞLI kadına, ihtiyarlara, özürlülere, delilere, miskinlere, çocuklara, işsizlere, dullara, yetimlere ve toplumun diğer zorda kalmışlarına DAĞITILMIŞ ve nöbetleşe FEDAKARLIKLAR çerçevesinde sığınacak yer, konum, pozisyon sağlayabiliyordu. Ancak ailenin dağıtıldığı toplumlarda aileden dökülen kadını, kızı, oğlanı, özürlüyü, yaşlıyı, deliyi gönderebileceğiniz TOPLAMA KAMPLARINDAN başka bir yeriniz olmadığını fark etmiyor musunuz?

Güzel ablam görmüyor musun: “Şehvet ve PARA” diye kışkırtılmış “güçlü kadınının” yaşı 40'ı geçince sığınabileceği tek yerin hala, “geleneksel” kurumlar olduğunu? Sahi Toplumsal Cinsiyetçi Politikaların bu konuya girmemeye çalışmalarından hiç işkillenmiyor musun?

Hatırlatırım, Şeytan Hz. Adem’i Cennetten, ona daha iyisini VAAD ederek, düşürmüştü...

Saygı ve Hürmetlerimle

Ahmet H. Çakıcı
Recep 1442, ALANYA
 

1) Aşağıda verilen rakamların kaynakçası ve konun ayrıntıları aşağıdaki yazımızda verilmiştir.

    https://www.ahmethakancakici.com/2020/06/itiraz-3-sozlesmenin-amaclar.html

2 ) https://www.trthaber.com/haber/turkiye/turkiyede-dogum-hizi-dusuyor-484161.html

3 ) https://righttolife.org.uk/news/new-zealand-pm-criticised-for-supporting-abortion-up-to-birth-as-election-race-heats-up

4 BU konuyu https://righttolife.org.uk/news/new-zealand-pm-criticised-for-supporting-abortion-up-to-birth-as-election-race-heats-up

Yorum Ekle
Yorumlar (2)
z.dilek | 14.04.2021 23:25
Yazar, "Canım abim, güzel ablam" diye bıkmadan sabırla hâlâ anlatıyor da, ancak soruyu soranların ve hâlâ meseleyi bazı sosyal haklar! gibi gösterip sadece kendileri anlamış gibi davrananların, ANLAMAK gibi bir derdi dertleri var mı gerçekten. Açıkçası anlamak istemeyenlere hangi delili getirsenizde asla anlamayacaklardır. Anlasalar da anlamamazlıktan geleceklerdir. Öyle bile olsa, Mümince derdi olanların susmaması, hep anlatması gerekir. Ki siz de bunu yapıyorsunuz. Muhataplar anlamasalar da, yine de bir anlayan çıkar, çıkacaktır muhakkak. değilse de kimseyi ikna etmek,inandırmakla da mükellef değilsiniz. Gayretleriniz için teşekkür ederim. Rabbimiz bereketli kılsın.
hasan taş | 08.04.2021 12:26
birde meseleyi hep onların gösterdiği gibi görüyoruz. misal "namus cinayetlerinde" cinayeti durdurmaya mı çalışmalıyız, yoksa cinayete sebep olan "namussuzluğu" mu...niye fikri fiile uydurmaya çalışıyoruzki. fiili fikre uyduralım...yani insan mühendisliği yapmaya kalkmak başkasını değiştirmeye çalışmak değil midir