metrika yandex

ESKİ EV -İŞKODRA’DAN YEMEN’E-

Ayten DURMUŞ

11.12.2020

Tarihîliği her yanından akan eski evle ilgilenen yoktu. Bu ev, babalarının ölümünden sonra beş erkek kardeşe tapulanmıştı. Aralarından birine devretmediklerinden, kimse burayı sahiplenip ilgilenmiyordu. Camlar kırılmış, pervazlarda döküntü olmuş, dam kenarındaki taşların çoğu düşmüş hatta temel kısmında bile oyuntu oluşmuştu.

Bu evi yaptıran Mustafa (D.1909), babası savaşa gittiğinde dört-beş yaşındaymış. Balkanlarda İşkodra’da savaşa başlayan babası, 7 yıl sonra son olarak savaştığı Yemen’den döndüğünde, 12 yaşındayken yeniden 6 ay daha görmüş babasını. Ailenin erkeklerinden savaşa gidenlerden tek dönen babasıymış. Yemen’den döndükten sonraki o altı ayda anlatmış savaş süresince yaşadıklarını. Savaşmaya Balkanlarda İşkodra’dan başlamışlar, en son Yemen’de savaşıyorlarmış. Orada orduya ‘Geri çekilin’ denilmiş, geri çekilememişler; ordu farklı şekillerde tükenmiş. Kimi dönmeye çalışmış kimi de hayatta kalmak için yerli halkın arasına karışmış. Kendisi de 2 yıla yakın bir sürede çoğu yeri yürüyerek ancak köyüne dönebilmiş.

Babasının döndüğü günü Mustafa şöyle anlatırdı: ‘Babam beni bir tarlamızda çift sürmeye çalışırken görmüş ve ben olduğumu tahmin etmiş. Üstü başı çok pis, bir deri bir kemik kalmış bir adam yanıma doğru gelip bana sordu: -Mustafa sen misin? Sonra düştü, bayıldı. Onu tıpkı bir çuval gibi eşeğe yükleyip eve getirdim, çok hastaydı, tükenmişti.’ Mustafa sonra uzun uzun ağlar ve derdi ki: ‘Babamla yanındaki askerler uzun süre bir mağarada saklanmak zorunda kalmışlar, burada son kalan hayvanlarını da kesip yedikten sonra açlıktan hayvanların koşumlarını dahi ıslatıp yemişler. Sonra yola çıkmışlar, hayatta kalabilmek için her türden haşerat ve hayvan etini de yemişler. Babam bedenen tükenmişti; savaştan kalan yaralar, bulaşan hastalıklar sonucu altı ay sonra evde, yatağında şehit düştü. (Yine ağlardı Mustafa) Babam, geldikten sonra hasta yatarken o altı ayda bana yazmayı, okumayı, hesabı, arazi ekimini, hayvan yetiştirme ve hayvan hastalıklarını tedaviyle ilgili bildiği her ne varsa öğretti çünkü yaşadığı ağır hastalıktan öleceğini biliyor ve bizi, anamı buna hazırlamaya çalışıyordu.’

İşte böylece Mustafa, yıllar süren babasızlıktan sonra 12 yaşında gerçek anlamda babasız kalmıştı.  Şehit olmuş bir babanın çocuğu olarak 12 yaşında tüm ailesine bakmaya başlamıştı. 4 kız, 2 erkek kardeşinin hepsine babalık görevi onun omzuna kalmıştı. Bir de annesi tabi, son nefesine kadar hizmetinde olduğu, hep hayırla andığı annesi... Biri annesini eleştirecek olsa ya da annesi hakkında en küçük olumsuz bir söz söyleyecek olsa hemen konuşmaya başlardı: ‘Yedi çocukla dul kalmış genç bir kadın, kim anam gibi olabilir ki? O yoklukta zaman oldu hep beraber günlerce aç kaldık ama o hepimizi canını dişine takıp büyüttü, namusunu korudu, bacılarıma toz kondurmadı. Aç kaldığımız günlerde anam hepimizi yanına alır, boş tarlalara çıkar, yiyecek ot arardık. Bir de taş buğday toplardık.’ (Taş buğdaydan her söz edişinde Mustafa’nın gözyaşları yine sel gibi akardı.) Tüm çocukları, onu, sessizliği bozmadan dinlerken kapkara saçları gibi gözleri de ışıldayan küçük kız torunu hemen sorardı:

- Taş buğday ne ki dede?

O zaman Mustafa, onun saçlarını okşar ve bulunduğu zamandan koparak konuşmaya başlardı: ‘Buğday değil, toprakların taşların arasından bulduğumuz her türden yere dökülmüş ot tohumları. Taş gibi sert olur. Anam bize gösterirdi taştan ayırıp bulabilelim, diye. Tüm gün taş buğday topladıktan sonra akşam karanlığında eve dönerdik. O yıllarda ahırımız boş, ağılımız boş, ambarımız tamamen boştu. Tarlayı sürecek hayvanımız, tarlaya ekilecek tohumumuz yoktu. Son hayvanımız yaşlı bir eşekti, o da ölmüştü. Akşama doğru hep beraber eve dönerdik. Anam akşamın karanlığında topladıklarımızı bir araya getirir, içinde taşlar varsa görebildiği kadar alır, sonra taş değirmende bunları öğütürdü. Kahverengi toprak gibi una benzemeyen bir şey çıkardı. Bunu hamur yapar, herkese bir parça olacak şekilde aceleyle yaktığı ateşte sac üzerinde pişirirdi; sessizce yer, yorgunluktan yatar hemen uyurduk. Ertesi gün yine taş buğday toplamaya giderdik. (Türkiye’nin Fransa’ya gemiler dolusu şapka, korse, papyon kravat vs. sipariş ederek çökmüş Fransız tekstilini ihya ettiği yıllar)  Bacılarımı hep yanında götürürdü anam hatta kendi yatağında yatırırdı; sonradan anladım nedenini, onlara bir zarar gelmesinden korkarmış hep. Anamın beni çok sevdiğini bilirdim. Beni çağırırken ta yüreğinden gelen bir sesle seslenirdi: Mustafa’m! Ben el işinde çalışmaya başlayana kadar biz böyle yaşadık.’ (Nevşehir’in bir köyü)

Mustafa, 13 yaşından itibaren Konya, Bozkır’da hayvanları ve tarlaları çok olan bir adamın yanında yedi yıl çalışmış. Her yıl çalışmasının karşılığı olan hayvanları, buğdayı, arpayı köye getirip anasına teslim edip geri dönmüş. Bu adamın çok desteğini görmüş Mustafa. Çok iyi, temiz bir insandı, diye anardı. Onu, evinde bulunan babadan kalma kitaplar nedeniyle harf devrimine aykırı hareket etmekten hapse attıklarında, Mustafa görüş günü ziyaretine gitmiş. Mustafa’dan, kendisi çıkıncaya kadar kesinlikle evden ayrılmamasını, daha hepsi küçük olan çocuklarını eşini ve kız kardeşini kendi ailesi gibi korumasını, yıllık çalışmasının karşılığını da bol bol ayırıp bir iki işçiyle köyüne göndermesini istemiş. Görüş gününde Mustafa’ya şunu söylemiş: ‘Mustafa, onların hepsinin emaneti Allah ile birlikte ben çıkıncaya kadar sanadır, biliyorsun benim kimsem yok. Kurda kuşa yem etme.’ Mustafa da onun bu isteği üzerine evine dönmeden iki yıl orada kalmış. O da çıktıktan sonra bu dosdoğru yetim gencin emeğinin karşılığını kat kat fazla olarak ödemiş. Pek fazla kimsesi olmayan bu varlıklı adam, tek kız kardeşi Gülşen’i, Mustafa’nın yanlarında kalması şartıyla onunla evlendirmek istemiş. Gülşen’in Mustafa’yı beğendiğini anlamış. Mustafa: ‘Ağam demiş, benimle gelse?’ Ağa, annesinin ölmeden önceki vasiyetini hatırlamış: ‘Gülşen’imi gözünden ayırma’ Ve Mustafa, arkada kendisini bekleyen annesi ve kardeşleri olduğu için bu teklifi kabul etmemiş ve bu sevgiyi bağrına basarak oradan ayrılmış. Yalnız kaldığında gerçekten güzel sesiyle arada bir söylediği bir de türküsü varmış Mustafa’nın: ‘Ağ gelin de indim’ola yayladan/Kaşın değil gözün beni ağlatan’ Yıllar sonra… evet tam 50 yıl sonra bu adamla karısı, kocası ölmüş kız kardeşi Gülşen’in isteği üzerine köye, bir sürü hediyelerle Mustafa’yı ziyarete gelmişler. Mustafa ona her zamanki gibi: Bacım, demiş ve yutkunmuş. On gün orada kalmışlar. Mustafa’nın tarlalarını, bağını, bahçesini dolaşmaya çıktıklarında hep beraber bir gölgeliğe oturmuşlar. Gülşen demiş ki: ‘Mustafa ağam, bir şey istesem senden? -Buyur bacım, demiş Mustafa. -Hani bi Ağ gelin türküsü söylerdin eskiden, bir kere daha söyler misin? Mustafa, başını eğmiş, gözünü yummuş ve ömründe ilk defa başkalarının yanında bu türküyü söylemeye başlamış. Gülşen’in ağabeyi çok ağlamış: ‘Allah beni affetsin, siz de hakkınızı helâl edin’ diyormuş, türkü bittiğinde gözlerini silerken. Bu ayrı bir hikâye, girmeyelim.

Mustafa, o yoksulluk günlerini şöyle anlatırdı: ‘Ben çok çalıştım, anam da becerikli kadındı; her ne kazanıp getirmişsem onları iyi idare etti. Ben yirmi yaşıma vardığımda Allah bize her türden mal verdi; otuz yaşıma varmadan yeniden sürümüz, tarlalarımız, ineklerimiz, atlarımız oldu. Sonra yukarı evi yaptırdım, anam rahat etsin, huzur içinde uyusun diye. Anam benim sırtımı yaslandığım kale gibiydi, çok akıllı bir kadındı, çok ince düşünürdü. Yiğit, namusuna düşkün, çok temiz bir kadındı. Yalan bilmezdi (Mustafa’nın kendi de öyleydi). Bacılarımı, kardeşlerimi sanki babamız varmış gibi everdik, gelin ettik. Daha ne olsun makamı cennet olsun. Kimse anam gibi olamaz.’

İşte o şartlarda yapılan yukarı evin adı şimdi 'eski ev' olmuş. O zaman bir de aşağıda ev vardı, daha sonradan yabancı konuklar için yapılmış. Yabancılar, yukarıdaki büyük eve alınmazdı, orada gelinler-kızlar olduğundan ve herkes yukarı evde yattığından. Kimse olmadığında ya da yakın akrabalar geldiğinde bazen ‘aşağı ev’ denilen konuk evinde veya ‘yukarı ev’ denilen büyük evde hep beraber otururlardı.

Mustafa, bu evlerin, kapıdaki sürünün, tarlaların, ineklerin, kendisi ve oğullarının düğünlerde binmeleri için yetiştirdiği güzel atların sahibiydi artık. O, hep çalışır, çok çalışırdı; ibadet eder gibi çalışır, ibadetini de ederdi. Ağustos sıcaklarında bile orucunu tutarak, namazını kılarak hava iyice kararıncaya kadar tırpan sallardı. Kara kızım, dediği torunu, vakti gelince evden eline tutuşturulan küçük bir sürahi ile ona abdest suyu götürürdü. Mustafa, azar azar döktürdüğü sudan abdestini alır, sıra ayağına gelince sürahiyi kendi eline alarak yıkardı. Sonra dört köşesinden düğümleyerek başına geçirdiği geniş mendilin üzerine ‘şapka’yı tersine çevirerek giyer ve düzelttiği toprağın üzerine namaza dururdu.

Onu herkes her an bir işle uğraşır, çalışır olarak görürdü. Okumayı da sever, dışarıda işinin olmadığı zamanlarda yukarı evdeki dolapta duran kitaplardan birini alır, saatlerce okurdu.  Ölmeden önce babasının öğrettiği Osmanlı Türkçesinden sonra dört sene yaptığı askerlikte, yeni yabancı bir alfabeyle de okumayı yazmayı öğrenmişti ancak hesabı hep babasının öğrettiği rakamlarla yapardı.  

İşte bu evin her taşı onun alın teri. Kendi yaptırmış, iyi ustalar bulmuş, pencere pervazlarının güzelliğine bak. Odalarda duvarın içinde gömme banyo vardı. Evin salonunun arkasında yemek-ekmek gibi işlerin yapılacağı dumanı iyi çeken bir ocaklıkta, yapılacak işin türüne göre üç ayrı ocak vardı. Salonun girişindeki şıra hanede pekmez kaynatılacak mevsimde üzümler ezilerek suyu çıkarılırdı. Önündeki ince borudan üzüm suyunun aktığı, konulan kabın devrilmemesini sağlayan zeminden içeri doğru oyulmuş bir çukur vardı. Orada dolan şıralar, kaynatılmak üzere ocağın başına taşınırdı. Evin arka köşesinde kapısı dışarda olan küçük oda güvercinlikti. Güvercinler ailenin bir parçası gibi onlara asla dokunulmazdı; çoğu kere kapıya serpilen yemi, tavuklarla, ördeklerle, kazlarla evde bir odaları bulunan güvercinler de yerlerdi. Güvercinliğin dışarıdaki kapısı, senede bir kez sökülerek açılır, içinden gübresi kazınarak alınır bağa, bahçeye götürülürdü. Evin diğer köşesinden kayanın içine doğru da biraz oyulan oda, soğuk kilerdi; oraya konulan yiyecekler, uzun süre bozulmadan durabilirdi.

Ne kadar güzel bir ev! İnsan bu güzelliğe kıyamıyor tabi. Ancak şu anda bu evin değerini bilen yok, yıkılsa üzülen olmaz. Şimdi varislerin hepsi zevksiz beton evlerde oturuyor, buranın adına da ' eski ev' diyorlar. Hatta demişler ki: ‘Eski eve, hayvanları koyacaktık da yıkılır diye koymuyoruz.’ İnsan yetim babasının o yoksullukta yaptığı, bu kadar derin ve özel anıları olan bu güzel evi, ahır olarak kullanmayı düşünüyorsa daha ne denilebilir ki?!

Baktı, baktı, baktı, altı köpekle iki çobanın ancak idare edebildiği sürünün, evin gölgesine düşen yaz ağılında yattığı günler gözlerinin önünden bir film gibi geçmeye başladı. Kırkımları bir hafta süren sürü, oraya sığmazdı. Sayısını tahmin etmeye çalıştı, olmadı. Mustafa’nın sesini duydu: ‘Tut kara kızım şu koyunumuzun başını.’ Bir ucundan öbür ucuna yem vermekle tükenmeyen hayvanlarla dolu, kayadan oyma koca ahır… Ve Mustafa’nın bahar yaklaşırken açık havaya çıkınca bir anda tizikmesin diye iyi havalarda kısa süreli güneşe çıkarıp yularını sıkıca tutarak yürüttüğü güzel taylar… Mustafa, tayın boynuna bağlanan ipin sallanan kısmından tutan ve kendisiyle dönen küçük torununa sorardı: ‘Bindireyim mi kızım?’ Kafasını sallayan torununu tayın üstüne bindirir ve düşmesin diye arkasından da tutardı.

Arkasında, baba eli olmamıştı Mustafa’nın. Belki de biliyordu Mustafa, arkasında baba eli olan çocuklar gibi dede eli olan çocuklar da hiç düşmezler ya da düşerlerse hemen kalkabilirler.  

Doğruluk ve erdem abidesi Sakallı Mustafa! Senden ve o günlerden geriye bir eski ev kaldı şimdi öyle mi? Bir ESKİ EV…

Yorum Ekle
Yorumlar (3)
Mumtehine inanır | 29.12.2020 01:49
Çok çok güzel olmuş. ..kaleminize kuvvet. ..O dönemlerde Sakallı Mustafalardan ne çok varmış. ..her biri ayri bir hikaye konusu. ..Sağ olun Ayten Hanım. O günlere götürdünüz bizleri. ...
Ali Dalaz | 15.12.2020 12:40
Ayten Hanım , Kaleminize / yüreğinize sağlık. Güzel bir yazı.
Hayat | 12.12.2020 13:14
Bu yazı da Llll Sayin yazar bu yaziniz eski ev kadar yakin tarihi ve günümüz kültürünü de anlatmış.. şapka var ekmek yok, ev var değeri yok