metrika yandex

DÖRT SORU BİR CEVAP

Muhsin GANİOĞLU

01.03.2022

        Kırk katır mı? Kırk satır mı? Devlet mi? Özel sektör mü?

Isparta’da yağan kar sebebiyle meydana gelen 4-5 günlük elektrik kesintisinin   doğurduğu olumsuz sonuçlar toplumda geniş bir yankı buldu. Toplumun bir kesimi daha önce Devlet tarafından işletilen ve yönetilen elektrik üretim ve dağıtım faaliyetlerinin özelleştirilmesi sebebiyle sektörün iyi yönetilemediğini ve bu tür kesintilerin yaşandığını, diğer bir kesim ise geçmişte Devletin bu sektörü iyi yönetemediğini ve şimdi daha iyi bir yönetim sergilendiğini ifade etmektedir. 

Geçmiş tecrübelerim ve şimdiki gözlemlerimden hareketle söyleyebilirim ki; bu tür problemlerin sebebi ve kaynağı kamuoyunda yeterince tartışılmadı.  Oldukça geniş bir konu ve üzerinde çok tartışma yapılabilecek bir alan olmakla birlikte yönetsel birikimlerime dayalı olarak bu yazımda ister kamuda olsun ister özel sektörde olsun temel bazı tespitlerden hareketle birtakım önermelerde bulunmak istiyorum. Kişisel olarak düşüncem, şirketleri başarıya götüren unsur; sermayenin kimin elinde olduğu değil, bunun nasıl yönetildiğidir. Ülkemiz için geçmişte veya bugün hangi durumun daha iyi olduğunu değerlendirmeye tabi tutmayacağım.  Zira vaziyet ortadadır. Amacım sonuçlardan hareketle Türkiye’deki yönetsel zihniyetin dönüşümüne katkıda bulunmaktır.

Toplumumuz geçen 4 yüzyıl boyunca çağın gerektirdiği yönetim, üretim ve sermaye birikimine sahip olamadığı için eğitimden kültüre, sanattan sanayiye kadar her alanda yeterli üretim yapamadı. Bunun sonucu olarak hem değer üretiminde hem de sermaye üretiminde sürekli olarak cari açık verdik ve toplum olarak bunun bedellerini çok acı ödedik, karşılığında bir cihan Devletini kaybettik. 

Cumhuriyet dönemine gelindiğinde, Osmanlıdan kalan borçlarla birlikte çok ciddi ekonomik sıkıntılar yanında savaşlardan yorgun çıkmış bir halk, sermaye birikimi olmayan bir toplum ve devlet, sanayi üretimi yapacak müteşebbis, eğitimli insan ve bilgi birikimi de yoktu. Ayrıca 1929 dünya ekonomik buhranı da yeni kurulan Cumhuriyeti olumsuz etkilemişti. Birkaç istisnası olmakla birlikte 1980 li yıllara kadar gerek özel sektör sermayesi ve yönetsel kabiliyetleri/kültürü, Türkiye’nin sanayileşmesine yeterince katkı sunabilecek kapasitede değildi.

İşte bu yıllarda devlet sermayeli olarak sanayii faaliyetlerinin sürdürülmesi kararlaştırılmış, bu amaçla, bankacılık, enerji, madencilik, deniz taşımacılığı, sigorta gibi alanlarda faaliyet göstermek üzere ETİBANK, şeker ihtiyacını karşılamak için ŞEKER FABRİKALARI, kumaş, bez, ayakkabı üretimi için SÜMERBANK  kurulmuş ve uzun yıllar Türkiye’nin birçok ekonomik ve sanayi faaliyetleri bu nevi Kamu İktisadi Teşebbüsleri tarafından sürdürülmüştür. Bu dönemlerde çoğunlukla ithal ikameci politikalar uygulandı.

Kamu İktisadi Teşebbüslerinin görece iyi yönetilememesi ve bunun tabii sonucu olarak kaynak üretmemesi sebepleriyle KİTler, Ülkenin sanayi yükünü taşıyamadı. 1980 li yıllardan sonra da ağırlıklı olarak özel sektörün içinde olduğu sanayileşme politikaları benimsendi ve bir çok Kamu İktisadi Teşebbüsü özel sektöre satılarak devredildi. KİT ler bugün de bazı alanlarda faaliyetlerini sürdürmektedir.

Bunun yanında Türkiye’nin özel sektöründe de verimli çalışan, üretim yapan büyük şirketleri olmakla birlikte görece olarak; üretim sektörü dışında alanlara yatırım yapan, iyi yönetim ve verimlilikten uzak,  daha çok  devlet tarafından verilen teşviklerle yatırım ve üretim yapan bir çok şirket bulunmaktadır.      

Aradan geçen zamanda ekonomik büyüme ve gelişme olmasına rağmen Ülkemizdeki bir çok kamu ve özel sektör şirketleri hala çağa meydan okuyacak yönetim ve üretim kabiliyet ve kapasitesine sahip değildir. Bunun bariz sonucu olarak da kaliteli, verimli, bereketli üretim yapılamamakta ve yine bunun sonucu olarak  cari açık devam etmekte, sermaye birikimi de sağlanamamaktadır.     

İster özel sektör şirketi olsun ister kamu şirketi olsun onun geleceğini belirleyen en önemli unsur, yönetim/yönetişim kapasitesi ve kabiliyetidir. Kurumsal yönetim ilkeleri olan, buna uyan ve gerektiği zamanda bu yönetim ilkelerini çağın veya zamanın gereklerine uyduran şirketler veya iktisadi işletmeler; sürdürülebilir şekilde değer üreterek hem kendilerini geleceğe taşımakta hem de ülkelerine değer aktarımı yapabilmektedirler.  

Özellikle gelişmekte olan aile şirketlerinde “ileri sahiplik” duygusunun da getirdiği, her şeyle ilgilenme  ve her işi yönetme anlayışının yerine, kurumsal dönüşüm sürecini tamamlamış kendini geleceğe taşıyabilecek şirket yapılarına ihtiyaç vardır. 

Elbette her şeyde olduğu gibi yönetim işinin de bir doğası, bir tabiatı vardır. Bu doğal akışa her müdahalenin acı sonuçları olmuştur/olacaktır. Elde ettiğim birikimlere göre bir iktisadi yapıda iyi yönetimin 5 temel doğal ilkesi bulunmaktadır. Tabi ki başka kişilere göre bu ilkelerin sayısı  artırılabilir veya azaltılabilir ama Dünyanın neresine giderseniz gidin üç aşağı beş yukarı bu durum değişmez.

Bunlar;

1)- Gerçeklik-Aleniyet İlkesi: Gerçeklik  ilkesi bir iktisadi yapıda en önde gelen yönetsel ilkedir. Bu ilkenin tersi “gerçek dışılıktır yani yalandır”. Yalan üzerine iş bina edilemez. Yapılan bütün iş ve eylemlerin, toplanan verilerin sağlam, ölçülebilir yöntemlerle elde edilmesi ve raporlanarak ilgilisine ulaştırılması gerekir. En basitinden işletmeye giren maddi unsurların ölçüm tartımından, en detaylı analiz cihaz ve yöntemlerine ve  çalışanların emeklerinin ölçüldüğü performans ölçüm sistemlerine kadar maddi-manevi bütün faktörlerin ölçülüp değerlendirildiği sağlam bir ölçme, tartma, değerlendirme sistemine ve buralardan elde edilen verilerin güvenli bir şekilde saklanmasına ihtiyaç bulunmaktadır. Ölçmek; ayrıca hakikatle yüzleşmek ve ona cesaretle yaklaşmak anlamına da gelmektedir. Öz değerlendirme yapmak için de gerçeklik ilkesine riayet şarttır.

Gerçeğe uygun veri elde edemeyen ve bunu geleceğe taşıyamayan hiçbir yapı sağlıklı karar alamaz.  Bu çağda geliştirilmiş olan bilişim imkanları çok iyi kullanılarak gerçek durumu gösterecek şekilde oluşturulan muhasebe sistemleri ve buna bağlı veri yönetim sistemleri şirketleri geleceğe taşıyacak  en önemli unsurlardan biri olacaktır.  Muhataplarına zamanında ve gerçek bilgi verilmesi de bu ilkenin gereklerindendir.

Bu konu  basit bir konu demeyin. Zira çalışma hayatımda (ister devlet-ister özel sektör olsun) o kadar çok ölçümlemesi ve toplanması gerçek verilere dayalı olmayan fizibilitelerle  hatta hiç fizibilite yapılmadan yapılarak, batmış, kaynak ve zaman israfına uğramış yatırım/şirket  gördüm ki. Bu manada Ülkemiz adeta yatırım çöplüğüdür.

2)-Ölçüye göre hak dağıtımı (kıst) ve adalet ilkesi: Eski ifadesiyle “kıst” yani sağlam ölçülerle elde edilmiş verilerle hak taksiminin yapılması ilkesidir.  İktisat, taksim, taksit, kıstas gibi kelime ve kavramlar bu kökten gelir. Gerçeklik  ilkesine bağlı olarak  belirlenmiş kurallar çerçevesinde hak dağıtımı yapmak esas olmalıdır. Bir iktisadi işletmenin müşterisinden çalışanına, devletten sermayedarına kadar her muhatabının tatmin olacağı bir vasat; ancak ölçüye göre hak dağıtımı neticesinde olacaktır.

Mesela Ülkemizde ölçülen, başarıya göre bir ücret ve maaş verilmesi düzenine bir türlü geçilememiştir. Hep eşitlikçi yaklaşımlar öne çıkar. Hem kamu hem de özel sektörde işe alımlarda gerçek anlamda ölçme ve değerlendirme sistemleri kurup da ona göre  işe alma yapılıyor mu? Kamuda tıp ve diş doktorları hariç uzmanlık sınavıyla işe eleman alan kaç tane kamu kurumu var? Özel sektör bu ilkeye ne kadar riayet ediyor?  Hem kamu sektöründe hem de özel sektörde işe alma ve maaş ücret ödemesinde nitelikli bir ölçme değerlendirme sistemi var mı? Daha da ilerisini söyleyeyim buna cesaret var mı?  Bu durumlar şirketlerin başarısızlığına o kadar etki eder ki.

Mesela dünyada standardını bizim belirlediğimiz bir ölçme-tartma-analiz sistemi var mı? Bir kumaşın, madenin, bir temizlik maddesinin niteliğini  ölçmek için bir analiz standardı koyabildik mi?

Ayrıca tüzel kişiler de kendi çabalarını çalışmalarını ölçüp muhataplarına beyan ediyorlar mı?

Maaş ve ücret ödemesinden tutun da, hakkediş ödemeleri, ürün tartım ve ambalajları vb. iç ve dış bütün hak ilişkileri bu ilkeye göre yapılmalıdır. Sağlam bir ölçüye göre hak dağıtımı yapamayan şirketler, organizasyonlarında adaleti sağlayamazlar.  Adaleti sağlayamayan bir yönetim sürdürülebilir değildir.  

3)-İnsan ve tabiatı odağa alma ilkesi: İnsanı, tabiatı, çevreyi korumayı, insanın işini kolaylaştırmayı hedeflemeyen, onu merkeze almayan hiçbir iş veya faaliyet, sürdürülebilir değildir. Şayet yapılan iş, akarsuda bir balığın ölümüne veya havadaki bir kuşun neslinin tükenmesine, veya bir bitkiyi yok edecek bir duruma sebebiyet veriyorsa bu faaliyetin sürdürülebilirliğinden bahsedilemez.

Yapılan  faaliyet, 13 milyar yaşında olan Dünyada maddi ve manevi olarak tabii akışa ne kadar uygun? Yapılan iş bir biriktirme faaliyeti mi? yoksa insanın ve tabiatın hayrına bir işlem mi? Bunun sorgulanmasının çok iyi yapılması gerekir. Hakkı verilmeden yapıldığı için çöken bir inşaatın, haksız   biçimde tarım arazisine kondurulmuş bir yapının, gerekli mukavemeti sağlayıp sağmadığı ölçülmeden dikilen ve bir kar yağışında yıkılan bir elektrik direğinin, içme suyunu zehirleyen bir atığı üreten ve buna ilişkin gerekli önlemleri almayan fabrikanın insana ve çevreye sağlayacağı bir fayda olamaz.

Gerçeğe dayalı veri elde edemeyen, hak taksimini de buna göre yapamayan organizasyonlar insanı ve tabiatı koruma iddiasında bulunamaz.  

4)-Liyakat  (işe uygunluk) İlkesi: Liyakat şirketlerdeki güven ilişkisini sağlayan en önemli unsurdur.  Bana, sana, duygulara, taraftarlığa, siyasi, dini, ideolojik aidiyetlere veya  sahipliğe göre değil, önceden belirlenmiş nesnel doğru ölçü ve ihtiyaçlara göre yetkinliği ve dürüstlüğü belirlenmiş insanları seçerek, kişi ve uzmanlara görev veya rol verildiğinde, bir işletme kendini gelecek zamanlara taşıyacak imkan bulabilir.

Bir üretim zincirinde işçisinden genel müdürüne kadar dikey ve yatayda rol alan herkes, kendi görevini işin gerektirdiği nitelik ve ölçülerde yapması gerekir ki verimlilik ve bereket olsun ve uygun maliyetle zamanında üretim yapılsın, değer artsın. Türkiye’de bütün üretim işletmelerinde bu şekilde %20 verimli iş yapıldığını düşünün nasıl bir değer artışı yaşanır.

Ancak bir üretim zincirindeki rollerden birine uygun olmayan bir kişi  görevlendirildiğinde aynen  zayıf halka misali o zincirin istenen yükü taşıması sözkonusu olamaz. Yukarıdan aşağıya, aşağıdan yukarıya bilgi akışı olmaz, değer transferi yapılamaz,  işin durumuna göre de insan ve toplum hayatına kast edecek sonuçları doğuracak gelişmeler bile yaşanabilir. Anyen Isparta’daki kar yağışında elektrik sisteminin çökmesi gibi. Ya etüd, ya malzeme seçimi, ya imalat, ya bakım onarım, ya da bu işin yönetimi safhasında işten anlamayan bir personelin/yöneticinin zincirdeki bir halkayı işgal etmesiyle ortaya büyük bir facia çıkmıştır.  Tabii bu durumlarda ülkemizde, hep bir ağızdan kimsenin kusuru yok, “beklenmeyen tabii afet” savunması yapılır. Erzurumlu gibi; bizde çirkin kız olmaz, olsa olsa dışarıdan gelin olarak gelmiştir” denir.   

5)-İstişare ve yetki-sorumluluk delegasyonu ilkesi: En çok konuşulan fakat gereği en az uygulanan yönetim ilkelerinden biri istişaredir. İnsan ne kadar yetkin ve donanımlı olursa olsun hayatının idamesi için mutlak surette başkalarına ihtiyaç duyar. Zira sonuçta insanın aklı, serveti, gücü, bilgisi  sınırlıdır ve hiçbir şeyi tek başına ve kendi gücüyle yapamaz. Bu itibarla  yönetimde karar alırken veya uygulama yapılırken işinde uzmanlaşmış kişilerle sistematik ve kayda geçen istişare mekanizmaları kurulması ve yetki ve sorumluluk delegasyonlarının yapılması çok önemlidir.

Burada özgürlük ve kişilik en temel konudur. Kendi uzmanlığında söz söyleyecek veya muhalefet edebilecek tabiri caizse “namuslu muhalif” kişilere özgürlük tanınması, tahammül edilmesi ve kişiliklerin erezyona uğratılmaması gerekir. Bu yapılmadan sağlıklı karar çıkması mümkün değildir. İstişareye önem verilmeyen bir yönetimde güç temerküzü oluşmaya başlamıştır ki; bu da şirketlerdeki kötü, yok edici yönetimin ana unsurlarından birisidir.  Bir yönetimde istişare, orada uzmanlığa, niteliğe, emeğe ve insana verilen önemin  ve alınan kararların sıhhatini gösterir.

Elbette kendisiyle istişare edilen kişinin yetkinliği, yeterliği, kişisel güdüleri çok önemlidir. Bu tür yetkinlikler de keyfi olarak değil, bir ölçüye bağlı olarak  belirlenmelidir.    

Yukarıda ortaya koyduğumuz 5  ilkenin her birinin yönetim kalitesinde % 20 lik eşit oranlı bir payı vardır. Ancak etkileri, matematiğin çarpım işlemindeki “yutan eleman özelliği” gibidir. Yönetim ilkelerinden birine uyulmuyorsa çarpan etkisiyle diğerlerinin bir önemi kalmayacaktır.

Gerçeğe uygun ölçütlerle veri elde edemeyen bir yapı ne kadar liyakatli insanlarla ve istişare mekanizmasıyla iş yaparsa yapsın faaliyetini sürdüremez. Veya her şeyi iyi yapmış ancak uygun işe uygun insan yerleştiremeyen bir yapının da işini sürdürmesi imkan dahlinde değildir.

 

Hayır! ne kırk katır ne kırk satır.  Sadece iyi yönetim.

22.02.2022 Ankara

 

Muhsin Ganioğlu                              

 

Yorum Ekle
Yorumlar
Henüz Yorum Eklenmemiş