metrika yandex

DİNDARLARIN ÖNCELİĞİ

Yusuf YAVUZYILMAZ

04.05.2021

“Yaşadığımız zaman diliminde dindarların önceliği ne olmalıdır?” Bu soru bireysel ve toplumsal olarak güncelliğini korumaktadır. Sorunun Müslümanların tüm zamanlar için tarihsel boyutu olduğu gibi, özel olarak da yaşadığımız zaman dilimiyle ilgili boyutu da vardır.

Hiç kuşkusuz, Müslümanların hangi zaman diliminde olursa olsun karşılaştıkları ve çözmek zorunda oldukları sorunlar vardır. Müslümanların hayata tutunmaları da buna bağlıdır. Karşılaştığı aktüel sorunları çözemeyen bir dinin, insanların hayatını yönlendirmesi mümkün değildir.

Müslümanların birincil sorunu, ateistler, deistler, agnostikler, nihilistler, anarşistler değildir. Bu ideolojik, dini ve felsefi anlayışlar tarihin her döneminde var olduğu gibi, insanlık var olduğu sürece de hep var olacaktır. Müslümanların bu sorunların varlığından önce daha yaşamsal sorunları vardır.

Asıl sorun kendilerini Müslüman olarak tanımlayanlarla İslam'ın ahlaki değerleri arasındaki uyuşmazlıktır. Bu uyuşmazlık, dindarların diğer insanları etkileme gücünü ortadan kaldırmaktadır. “Dindar olduğunu iddia edenlerin, gerek iktidarda, gerekse sosyal ortamlarda ortaya koydukları iman ve ahlaki performansı da, yeni kuşakların dine olan ilgisini azaltmada önemli bir rol üstlenmiştir.”(1)

Galiba günümüzün en büyük sorunlarından biri, dini söylemin realite ile olan bağının kesilmesidir. Kuşku yok ki, İslam hakikattir. Peki, toplum neden bu durumda? Ana sorun o hakikatin sosyolojik zemine nasıl indirileceğidir. Realiteyi ıskalayan bir anlayış ne kadar mükemmel olursa olsun yaşayamaz; insanları etkileyemez; metafizik bir bilgi yığınından öteye geçemez. Dindarların en büyük sorunu, temsil ettikleri öğretinin ahlaki ilkelerine uygun bir yaşam sürmemeleridir. Bu toplumda “bunlar Müslüman ise ben değilim” yargısını güçlendiriyor.

Suçu öteye beriye atmaya gerek yok. İnandığı dini yaşamayan, onu hayatına indirmeyen kişilerin diğerlerini etkilenmeleri mümkün değildir. İslam’ın hakikat olduğu konusunda en küçük bir kuşku yok.  Üzerine yoğunlaşmamız gereken, “bu hakikati temsil edenlerin neden batıl içinde yuvarlanan kişilere model olamıyor?” sorusudur.

Müslümanların etkinliği nicelik ( sayısal) olarak değil, nitelik( içerik, ahlak) olarak tır. Ahlaksız dindarlık, içi boşaltılmış, sadece formu kalmış bir dindarlıktır. Böyle bir dindarlığın insanları etkilemesi mümkün değildir.

İslam'ın filizlendiği Mekke dönemi boyunca İslam'a inananların sayısı 200'ü aşmaz. Muhammed Hamidullah'a göre rakam 200'ünde altındadır.  Ama o iki yüz insan dünya tarihini değiştirmiştir. Önemli olan İslam'ı temsil edenlerin sayısal çoğunluğu değil, etkileme gücüdür. Toplumda İslam'a uygun yaşayanların diğerlerini ahlaki olarak etkilememesi mümkün değildir.

Müslümanların inançlarını doğru temsil edememeleri, sorunun dış kaynaklı değil, iç kaynaklı olduğunu göstermektedir. Kuşku yok ki, her sosyal sorunun iç ve dış kaynakları vardır. Ancak dış sebepler etkileyici iç sebepler belirleyicidir. Bu durum, asıl sorunun iç kaynaklı olduğunu göstermektedir.

Uhud savaşının kaybedilmesinde Halid Bin Velid’in askeri dehası bilinmesine karşın, Kur’an savaşın kaybedilmesinde Halid Bin Velid’in dehasını hiç söz konusu etmemesindeki hikmeti kavramak gerekir. Tam tersine Kur’an savaşın kaybedilmesini dış faktörlere değil, Müslümanların ganimet tutkusu ve zaafları gibi iç faktörlere bağlamaktadır. Bu durum, karşılaştığımız olumsuzluklardan sadece emperyalistleri sorumlu tutarak kurtulamayacağımızı göstermektedir. Olayları sadece dış faktörlere atan yaklaşım, kendi zaaflarıyla ve yetersizlikleriyle yüzleşmeyi engellemektedir.  Aziz Kur’an, insanların başına gelen olumsuzluklardan insanı sorumlu tutmakta ve Allah’ın adil olduğunu, kimseye zulmetmeyeceğini bildirmektedir.

Karşılaşılan sorunları sağlıklı çözebilmenin yolu iç eleştiriden geçmektedir.  Ana sorun Allah'a samimiyetle bağlılık sorunudur.

Müslümanlar ise kendilerini değil, sürekli kendi dışındakileri eleştiriyorlar.

Oysa bu tutum hem sorunlarımıza yüzleşmeyi önlüyor, hem de sorunlara çözüm üretmeyi erteliyor.

Kur’an, Bir toplum kendisindekini değiştirmedikçe Allah onlarda bulunanı değiştirmez (Raʿd 13/11) ve Bu böyle olmuştur; çünkü Allah, bir topluluğa lütfettiği nimetini, onlar kendilerini değiştirmedikçe değiştirmez(Enfal 8/53) ayetleriyle, değişimdeki iç faktöre işaret etmektedir.

Müslümanların önemli bir bölümü ise, ABD, CIA, İSRAİL ve MOSSAD... gibi dış faktörleri öne çıkararak karşılaştıkları olumsuz durumu açıklamaya çalışmaktadır.

 Allah'a sarsılmaz ve samimi olarak iman ettiğimize emin istek, kötü durumda olmamız Allah'ın adaleti ile bağdaşmaz. Allah’ın adil olduğuna iman, sorunun bizde olduğunu göstermektedir.

Kur’an’da, Allah yönetimi/emaneti ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder” (Nisa 4/58) ve “Siz, insanlar için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. İyiliği emredersiniz, kötülükten alıkoyarsınız(Âli imrân 3/110) ayetleriyle sosyal ve siyasal alanda nasıl davranmamız gerektiğine işaret etmektedir.

Unutulmamalıdır ki, İslam’ın temel kaynağı olan Kur’an’ın ahlaki değerler sistemi insanın sorumluluğu üzerine inşa edilmiştir. İnsan edilgin değil etken bir varlıktır. Süreci belirleyen de onun yaptıklarıdır. Kur’an’ın Müslümanlar için gösterdiği hedef, adil ümmet olmaktır: “Siz insanlara şahit olasınız, Resul de size şahit olsun diye sizi vasat/seçkin/hayırlı bir ümmet kıldık. (Bakara 2/143)

Dindarlar öncelikle kendilerini özeleştiri süzgecinden geçirmeli, karşılaştıkları sorunların öncelikle kendi zaaflarından kaynaklandığının bilincinde olmalı ve kendilerini yeniden inşa etmelidirler. Aziz Kur’an’ın, “Ey iman edenler, Allah'a, elçisine, elçisine indirdiği kitaba ve bundan önce indirdiği kitaba iman edin.”(Nisa/ 136), iman edenleri imana çağırdığı ayetin anlamı üzerine düşünmek gerekir.

Müslümanlar karşılaştıkları sorunların, sorumluluğunu dış faktörler üzerine atarak kendi sorumluluklarından kaçmamalıdır.  Allah, insanları mesajın varlığını ve gerçekliğini kabul etme konusunda özgür bırakmıştır. Özgür olan insan mutlaka yaptıklarından sorumlu olduğunun bilincinde yaşamalıdır. Kader konusunda yürütülen tartışmanın nihayetinde insanın özgürlüğüne ve sorumluluğuna dayandığını gözden uzak tutmamak gerekir.

  1. İlhami Güler, Otorite ve Din, Ankara Okulu Yayınları, s: 138
Yorum Ekle
Yorumlar
Henüz Yorum Eklenmemiş