metrika yandex
  • $32.53
  • 34.82
  • GA17260

Despotizmin Doğası / Abdurrahman el Kevakibî

TALİP ÖZÇELİK
15.05.2024


İslam her Çağ’da, her zaman diliminde insanların problemini çözmeye; insana ilişkin her alanda ve  insanlığın faydasına olacak şekilde yol gösterip, problemleri halletmeye muktedirdir. Bu potansiyeli her zaman içinde barındırır. İslam, batılı ideolojik paradigmaların yaptığı gibi sadece kendi insanının değil, tüm insanlığın hayrına çözümler üretmeyi esas alır. Çünkü İslam insanlığın kurtuluşu için gönderilmiştir.

İslam’ın sahip olduğu potansiyeli harekete geçirecek olanlar, İslami bir bakış açısı/paradigma ile insana olaylara ve varlık alemine bakabilen (tenzili ve tekvini ayetleri, yaşadığı dünyayı bilen) ulema olacaktır.

Son iki yüz yıldır bu bakış açısına sahip olan ulema ve aydınlarımız, batının; bilim ve teknolojide ilerlemeleri sebebiyle “içine düştüğümüz gerilemeden! , yenilgiden nasıl kurtulabiliriz?” sorusuna cevap aramıştır. Bu arayış hala devam ediyor.

Son iki asırda Reşit Rıza, Cemalettin Afgani, Abduh, Filibeli Ahmet Hilmi, Sait Halim Paşa, Mehmet Akif ve benzeri isimlerin öne çıkmasına, tanınmasına rağmen “Despotizmin Doğası” isimli kitabını tanıtacağımız Abdurrahman el Kevakibî çok fazla tanınmaz, ismi bilinmez. Bunun sebebinin yaşadığı dönemde siyasi otoriteye özellikle Abdülhamit’in saltanatına yaptığı eleştiriler olduğu anlaşılıyor.

Kevakibî 1854 yılında Suriye-Halep‘te doğmuş. Burada ailesinin kurmuş olduğu “Kevakibiye Medresesi‘nden” mezun olmuş ve Reşit Rıza’dan etkilenmiş bir isimdir. İlmî yönünden ziyade gazeteci-yazar ve entelektüel kimliğiyle öne çıkmıştır.

“Despotizmin Doğası” isimli kitabı direk bir ismi hedef almaz, ama tüm despot yönetimler ondan payını alır. Veya tüm despot yönetimlere ağzının payını lâyığıyla verir.

Kitap, despotizmin doğasına dair bütün ayrıntıları ele aldığı için kapsamlı bir içeriğe sahip. Bu içerik sebebiyle Abdülhamit de yazılanlardan payını direk üzerine almıştır. Sonraki dönemlerde ise bir ara Arap milliyetçilerinin de başvuru kitabı olmuş.

İslam dünyasının en önemli probleminin cehalet olduğu, cehaletin ise siyasi İstibdattan kaynaklandığını, despotizmin bilginin yayılmasını engellediğini, dini prensipleri tahrif ederek ahlaki değerleri bozduğunu, insanların kendi çıkarları için zorba idarecilere itaat ettiğini anlatır. Ele aldığı konuları psikolojik ve sosyolojik olarak incelediği gibi, fıtrat kanunları çerçevesinde de izah eder. Görüşlerine ayet hadislerden şahit getirir.

Kitapta hiçbir şahsın hedef alınmadığını özellikle belirtmiştik. Belki de bu sebeple kitabın yazılmasından yüz yirmi yıldan fazla bir zaman geçmesine rağmen yaşadığımız çağa, bulunduğumuz coğrafyaya da hitap ediyor. Kitabın içeriği sebebiyle Abdülhamit kitabın basımı ve dağıtımını yasaklanmış. Demek ki kitaptan Abdülhamit’in hissesine düşenler yasaklayacak kadar önemli şeyler.

Mana Yayınlarından 2018 yılında çıkan ve ismi “Tebaiu’l İstibdat” olan kitap “Despotizmin Doğası” başlığıyla tercüme edilmiş.

Kitabın alt başlık seçimi ise özgürlük ve despotizm, ahlak ve baskı ve benzeri karşılaştırmalar bağlamında kitabın ele aldığı konuların iki kelimeyle özeti olmuş, güzel bir alt başlık.

Kitabın giriş bölümünde, önce istibdadın ne olduğunu tanımlayarak başlayan Kevakibî ,istibdadın/despotizmin  ele aldığı konuları nasıl etkilediğini anlatır. Bu etkileşimin hangi siyasal, sosyal, dini ve psikolojik sonuçları doğurduğunu inceler ve ne tür neticeler ortaya çıkardığını izah eder; hem sebepleri hem sonuçları incelemesi açısından önemli tahlilleri yapar.

Ele aldığı konular sırasıyla;

-Despotizm ve din,

-Despotizm ve bilgi,

-Despotizm ve şan,

-Despotizm ve sermaye,

-Despotizm ve insan,

-Despotizm ve ahlak,

-Despotizm ve eğitim,

-Despotizm ve terakki başlıklarını taşır. Bu başlıklar altında konuları ayrıntılı olarak inceler.

Muhammet Muhtar Eş-Şankıti’nin kitabın Türkçe baskısına yazmış olduğu 45 sayfalık sunuş yazısı  oldukça  güzel değerlendirmeleri  içerir.

Psikolojik, sosyolojik ve siyasi tahlilleri sebebiyle Kevakibi’nin sosyal olaylara yaklaşımını Şankıti,  İbni haldun’la kıyaslar ve şöyle der: “ bu yüzden belki de siyaset felsefecisi sıfatı kadim ve muasır Müslüman bilim otoritelerinden en fazla bu iki adaşa yakışmaktadır. Abdurrahman İbn-i Haldun(1332-1406), ve Abdurahman el Kevakibi (1849-1902)

Kevakibi’den tam beş yüz yıl önce İbn-i Haldun şöyle der: “Zulüm Ümranın çöküşünün habercisidir”

Toplumsal değişim ve dönüşüm konusunda tedrici bir devrimci anlayışa sahip olan Kevakibi’nin, günümüz dünyasına söyleyecek çok şeyi olduğunu vurgulayan Şankıti şöyle der; "Kevakibi’nin hakkında o kadar eser yazılıp basılmış olmasına rağmen, hala Müslümanların bugünkü nesline İstibdat ve İstibdattan kurtaracak araçlar konusunda söyleyecekleri vardır.”

İslam dünyasının o gün içinde bulunduğu durumu “külli çöküş” olarak tanımlar. Kevakibi külli çöküş konusunda şu sonuca ulaşır: “İstibdat yani despotizm bütün şerlerin kaynağı ve bütün kötülüklerin anasıdır.”

İslam dünyasındaki külli çöküşün sebepleri olarak üç ana başlığa işaret eder; dini sebepler, siyasi sebepler ve ahlaki sebepler. Bu sebepleri üç cetvel halinde 86 madde olarak Ümmü’l Kura isimli kitabında yayınlayan Kevakibi bu 86 maddenin tamamının sebebi olarak da Siyasi İstibdatı gösterir.

Siyasi istibdat yani despotizm hastalığına önerdiği ilaç ise anayasal şuradır buna örnek olarak da batılı demokrasi uygulamalarını gösterir.

Kitabın girişinde yazar siyaseti şöyle tanımlar: “Müşterek şuûnun/işlerin hikmet muktezasınca idaresidir.”, “Despotizm müşterek işlerde ferdin keyfince tasarrufu olmaktadır” der ve İstibdat ile siyaset ilişkisini şöyle kurar; ”istibdat sözlükte; ferdin kendi reyiyle/görüşüyle mağrur olup nasihatı kabul etmemesi, ya da münferit reyde ısrar etmek ve müşterek hukukta bağımsız davranmak manasına gelir” der ve aşağıdaki hususları özellikle vurgular.

“Müstebit Hakk’ın düşmanıdır. Hakkın ve özgürlüğün katilidir. Hak insanoğlunun babası, özgürlük ise anasıdır.”

“Cehaletin ilme, şehvetin akla baskın gelmesi İstibdatın en olumsuz sonuçlarındandır. Şehvetin akla baskın gelmesi, insanın kendisine karşı despotluğu diye de isimlendirilir. Şöyle ki, sonsuz nimetler sahibi

Allah insanı aklın rehberliğinde hür yaratmıştır. O ise kendini inkar edip cehaletin rehberliğinde köleliğe razı olmuştur.”

“İstibdat nedir” başlıklı giriş bölümünde yazar, ilk paragraflardan hemen sonra; despotlaşmanın tek taraflı bir tercih olmadığını, toplumun da cehalet ve ahmaklıkla Allah’ın emrettiği şekilde hareket etmeyerek despotlara layık hale geldiğini özellikle vurgular.

“İstibdat Allah’ın güçlü ve gizli tokatıdır o bu tokadını isyan edip Allah’a kulluk cennetinden despotlara kölelik cehennemine sürüklenenlerin ensesine indirir.” Meselenin tek taraflı olmadığını yöneten ve yönetilenin birbirlerine layık bir halde olduklarını özellikle vurgular.

“İstibdat Allah’ın dünyadaki gazabının ateşi, cehennem de ahirette ki gazabının ateşidir. Allah en güçlü temizleyici olarak ateşi yaratmıştır. Bu ateş dünyada hür olarak yarattığı yeryüzünü kendileri için yayıp döşediği, orada ihtiyaç duyduğu rızıklardan bol bol verdiği halde, onun bütün bu nimetlerini inkâr edip kula kulluğa ve zorbalığa boyun eğen kulların kirlerini temizler.” sh.74

“İstibdat en büyük musibettir. Allah dünyada uyuşmuş kullarından istibdat musibetiyle intikam alır. Onurlular gibi tövbe etmedikçe de bu musibeti üzerlerinden kaldırmaz.”

“Eğer Allah kullarına neden Despotlarla imtihan eder diye bir soru sorulursa bunun en güzel susturuculu cevabı şöyle olur: Allah elbette mutlak adalet sahibidir; kimseye zulmetmez. Despotları ancak despotlara musallat kılar. Eğer soru sahibi meseleyi derin bakışlı bir bilge edasıyla incelerse, istibdat mahkûmlarının da karakter olarak istidada meyyal olduklarını görür. Öyle ki her biri, gücü yetse, eşini, ailesini, aşiretine, milletini ve büsbütün bir beşeriyeti, hatta onu yaratan rabbini dahi kendi görüş ve emirlerine boyun eğdirme kalkışır.” sh.75

“İstibdata meyilli kişiliklerin başına müstebit/zorba, özgür kişiliklerin başına ise özgür yönetici geçer. Nasılsanız öyle yönetilirsiniz sözünün de ilk akla gelen anlamı budur.” (sh.75)

İstibdatın tanımından sonra yazar ilk bölüm olarak “istibdat ve din” başlığını seçmiştir. İnsanların Allah ile aldatılmasından, dini kimliklerin icat edilmesine, dinin teferruatına ilişkin pek çok konunun, dinin aslı gibi öne çıkarılmasına işaret eder ve bunları despotların nasıl kullandığını açıklar. Özellikle dini despotizm ile siyasi despotizm arasında paralel bir seyir olduğuna dikkat çeker ve şöyle der:

“Tarihin geri kalmış milletlerinde müstebit karakterler, tebaanın zihinsel istidadına göre farklı düzeylerde ulûhiyet iddiasında bulunabilmişlerdir. Hatta denir ki bugüne kadar bilinen hiçbir diktatör yoktur ki kendisine, Allah’la paylaştığı ya da onu, Allah’la doğrudan ilişki kuracağı bir mertebeye yükselten bir kutsiyet yakıştırılmamış olsun. Kitlelerin işlediği bu cürüm, diktatörün halka yaptığı zulümleri Allah adına destekleyecek din hizmetkârlarından bir istişare heyeti edinmesinden daha hafif değildir. Din adamlarının bu çerçevede despotizme ve diktatörlüğe verecekleri en hafif destek, milletleri birbiriyle mücadele eden fırka ve mezheplere bölmekle sonuçlanacaktır. Böylece bir taraftan milletlerin enerjileri tükenip güçleri zayıflarken diğer taraftan meydanı boş bulan despotizm politikaları kuluçka devresinden çıkıp hayat bulacaktır. İngilizlerin sömürgelerinde yürüttüğü siyaset buydu.”

“ İnsanlar diktatörlerin emirlerini itirazsız kabul etmek suretiyle milletin birliğini temin etmek isterler. Aynı maksatla diktatörler de çok defa emirlerini ve talimatlarını kısmen dini kurallara uydurmaya çalışırlar.”sh.80.

“ Yine siyasi despotizmle dini despotizm arasında sürekli bir çekim kuvvetinin bulunduğunu ileri sürerler... Her ne zaman bu iki despotizmden biri kalkarsa diğeri de kalkar. Biri zayıflarsa diğeri de zayıflar. Her zaman ve zeminde buna sayısız kanıt bulunduğu iddiasını ileri sürerler, bunu da toplumu ıslah ve ifade etme açısından dinin siyasetten daha etkili olduğu savıyla temellendirmeye çalışırlar.”

“ Araştırmacı siyaset bilimcileri, tümevarım yöntemi ile inceledikleri tarihi verilerden hareketle bir konuda görüş birliği etmişlerdir oda şudur: din yorumunda kılı kırk yararcasına radikalleşen hiçbir millet, sülale ya da fert yoktur ki; dünya düzeni bozulmuş, dünyasını da Ahiretini de kaybetmiş olmasın.”

Tabi bu cümleleri okurken hem yaşadığımız despotizm, hem de pek çok dini gurubun teferruat kabilinden olan pek çok dini konuyu, ciddi meseleler gibi öne çıkarmaları akla geliyor. Hayati konular yerine teferruatın konuşulması; hem despotizmi hem de onu aşikâr edecek konuların gizlenmesi neticesini doğuruyor.

Selefi/Vahhabi gurupların ya da geleneksel Batıni/Ahbari Şiilerin en küçük teferruat kabilinden konuları bile kılı kırk yararak çok önemli konularmış gibi tartışmaları ister istemez aklımıza geliyor. Bu konular tartışılarak tüm dikkatler buralara toplanıyor, küresel ve yerel sömürücüler/despotlar ise hiç konu edilmiyor.
Muhammet Muhtar Eş Şankıti’nin kitaba yazdığı 46 sayfalık önsöz şüphesiz çok değerli. Kevâkibi’nin kitaplarını, mücadelesini, ilişkilerini incelemiş. Gerek İbn-i Haldun ve Şehristani gibi eski âlimlerle kurduğu yakınlık, gerekse günümüz Müslüman aydınları ve batılı siyaset felsefecilerine yaptığı atıflar ve yorumlar, uzunca önsöze ayrı bir değer katmaktadır. Kevabi’nin kimi aydınlardan etkilendiğine, kimlerini ise nasıl etkilediğine göndermeler yapar.  

El Menar dergisinde yayınlanan yazılarından ve Reşit Rızadan etkilenmesinden özellikle söz eder. Hasan el Benna’yı nasıl etkilediğinin altını çizer. Kevakibi ve Hasan el Benna arasındaki fikri bağa ilk dikkat çeken ismin İshak Weizmann olduğundan bahisle şöyle söyler: “Hasan el Benna’nın kurduğu Müslüman Kardeşler cemaatinin; Kevavakibi’nin, Ümmü’l  Kura cemiyeti şeklinde kurguladığı örgütsel düşüncelerinin tecessüm etmiş hali” olduğuna değinmiştir.

Yazarın despotizmin karşısına koyduğu alternatif ise “şura mekanizması” ve şura heyetinin varlığıdır. Despotizmin çözümü olarak anayasal şurayı önerir. Raşit halifelerden sonra saltanat rejimlerinin gayrimeşru olmasının sebebi, İslam’ın özgürlükçü yönetimlerine ve ahlaki seçimlere ters düşmesi sebebiyledir.

Günümüzde de durum çok farklı değil. Gözlerini batıya dikmiş, batıyı taklit eden yönetimlerin başındaki idareciler; ya küresel veya yerel sermayenin/despotların emrindeler ya da onlarla işbirliği ile bir despota dönüşmüşlerdir.

Mesela bizde cumhurbaşkanı/başkan “la yus’el”dir. Yani yaptıklarından sual olunmaz, vatana ihanet hariç hiçbir dava ile yargılanamaz. Ancak batılı ülkelerin çoğunda genel anlamda kanun hakimiyyeti ve tutarlı yargı ile despotlaşma ,ya asgariye indirilir, ya da çok güzel gizlenir. Ancak bu durum İslam, Müslümanlar, sömürgecilik, küresel şirketlerin çıkarları ve benzeri durumlar haricindedir. Örneğin şu günlerde Filistin ve Gazze için yapılan sivil destek gösterilerine bile üniversitelerde asla izin verilmez. Hani insanların gösteri, protesto etme, düşüncesini beyan etme özgürlükleri vardı?    

Bugün Müslüman toplumlarda yönetimler halkları ile aynı yöne bakıp aynı duyarlılığa sahip olmadığı için devamlı despotizme başvurulur. Bu yönetimler için asıl olan öykündükleri batılı efendilerinin ve kendilerinin çıkarlarıdır. Halk ve millet, emekçiler hiçbir zaman düşünülmez. Daima büyük şirketlerin çıkarları gözetilir. Ne çoğulcu parlementer sistem, ne de başkanlık sistemi despot izmden azade değildir.   

Kevakibi’nin despotizmle ilgili düşünceleri ve Osmanlı’ya haklı olarak yaptığı saltanat eleştirilerinin yanında katılmadığımız düşünceleri de var. “Hilafetin Kureyş’den olması” gerektiğinden yola çıkarak, yönetimin Arapların hakkı olduğu kanaatine katılmıyoruz. Ayrıca, siyasi olarak, “Arap hilafeti” düşüncesinin İngilizler tarafından kullanılabileceğini öngörememiştir, bu onun ciddi bir hatasıdır. Reşit Rıza, İngilizlerin siyasi çıkarlarını ve özel şartları pek idrak edemeyen bu alimi  (Kevakibi) yanıltmayı başardıklarını görmüştür.

Kevakibi’nin  “hilafetin Kureyşiliği” ile ilgili görüşüne katılmadığımız gibi; batılı demokrasi ve seçimlerden övgüyle söz etmesi ve batılı modele ilişkin öykünmeci bir dil kullanmasını da yanlış buluyoruz. Hatta bir ara despotizmin karşısında anayasal demokrasinin alternatif olacağını söylüyor. Biz bu iki hususun Rahmetle andığımız Kevakibi’nin hatası olduğunu düşünüyoruz.

Seçimle iktidara gelip seçimle gittiği düşünülen hükümetlerin ve modern devlet yapılanmasını oluşturan yöneticilerin; büyük sermayenin ve küresel despotizmin emrinde olduğu unutulmamalıdır. Bu mutlak despotizm medya, reklam, kültür endüstrisi, seküler emperyalist epistemoloji yoluyla ve özgürlük adına insanları hissettirmeden köleleştirir ve otoritesini var kılar. Despotizmini size hissettirmez ve size hayatın tabii akışı içerisinde her şeyi normal hissettirir. Byung Chul Han “Şiddetin Topolojisi” isimli eserinde şiddetin ya da despotizmin bu türlüsüne “olumluluğun şiddeti” diyor biz de buradan mülhem bu duruma “olumluluğun despotizmi” diyebiliriz.

“İstibdatın şeytana rahmet okutan en tehlikeli türü verasetle tahta geçen, başkomutan sıfatını taşıyan, aynı zamanda dini otoriteye de haiz olan ferdin tek başına egemen olduğu yönetimdir.”(yani teokratik monarşi.)    

Bu satırları okurken Atasoy Müftüoğlu ağabeyin; ”en büyük faşizm dini faşizmdir” cümlesi zihnimden geçiyor.

Kitabı okurken bütün saltanat resimlerinin, kendilerini Allah’ın hakimiyeti ile eşitlercesine; “Allah’ın yeryüzündeki gölgesi” ilan etmesini hatırlıyoruz. Kevakibi’nin kitabı yüz yirmi yıl  kadar önce yazılmış olmasına rağmen nice yüz yıllara hitap edecek derinliğe sahip bir eser.

Güya seçilmiş olan günümüz tiranlarını, zorbalarını, despotlarını da bize tanıtıyor. Karakterleri aynı, dine yaklaşımları aynı, eğitime yaklaşımları aynı, insanların cahilleştirilmelerine ve sürüleştirilmelerine yaklaşımları, çıkarcı ve yardakçı kişileri yanlarında tutmalarının hepsi aynı.

Yaşadığımız son yirmi yılın ataleti, uyuşukluğu, tepkisizliği, sürü haline gelmemizin, despotizme sessizliğimizin sebeplerini merak eden herkes ısrarla ve altını çize çize bu kitabı okumalıdır.

Kitabı okurken bir yandan da Stefan Zweig’in,”Calvin’e karşı Castellio” kitabı zihnimden geçti. Calvin’in dini despotizminin nerelere kadar uzandığını anlatıyor. Bu anlatıdan Daeş iktidarındaki dini uygulamaların nasıl olacağını da öngörmek mümkün. Bir yandan da ilk dört asır/ “mütekaddimun” dönemindeki düşünce zenginliğini, özgürlüğünü ve farklı düşüncelere tahammülü etraflıca ortaya koyan Thomas Bauer’in “Müphemlik Kültürü ve İslam” isimli kitabı da hatırladım.  

Kevakibi’nin diğer kitaplarının yanı sıra Ümmü’l Kura kitabında maddeler halinde sıraladığı hususlar İslam dünyasında çöküşün sebepleri olarak belirtilir. Bu 86 madde aslında, tek tek tartışmayı hak eden ve her konuda uzun uzadıya tahliller yapılmasını gerektiren konulardır. Bu maddeler çöküşün sebepleri olduğu kadar, o çöküşten nasıl çıkılacağının da maddeleri aslında. Çünkü bir problemin sebebini bilmek, çözümün anahtarıdır. Teşhis, tedavinin ilk adımıdır.

Bu günlerde camiamızda sıkça konuşulan/tartışılan soruları hatırlayalım.

Niçin ABD ve Avrupa ülkelerinde yapılan gösterilerdeki kitlesel katılımlar bizde olmuyor?

Niçin yaşadığımız toplumda bir boş vermişlik hali var?   

Niçin 1980 ve 1990 lı yıllarda sahip olduğumuz hassasiyetleri yitirdik?

Müslümanlar olarak niçin vicdanları harekete geçiremiyoruz?

Bizim mahallenin dışında (aslında biri birimize karşı mahallenin içinde de) niçin güvenilirliğimiz kalmadı?

Bu ve benzeri soruların neredeyse bütün cevaplarını merhum Kevakibi yüz yirmi yıl önce vermiş.

Cevapları merak edenler “Despotizmin Doğasını” okumalı.

Yorum Ekle
Yorumlar
Henüz Yorum Eklenmemiş