metrika yandex

Değişelim Ama Dönüşmeyelim

28.05.2020
Mustafa YILDIZ

İnsanlığın tarihi genellikle kurallarını güçlülerin belirlediği bir zaman tünelinden süzülerek geldiğini söyleyebiliriz.Ezelden ebede akan bu sürecin nadir zaman dilimlerinde insanlık kimi zamanlarda kısa süreliğine de olsa huzur ve güven içinde yaşamış olsa da, büyük oranda zayıfların mecburi boyun eğmek zorunda kaldıkları, ekseriyetle halkın istemeden ve gönülsüz olarak yöneticilere biat ettiği/ettirildiği dönemler yaşanarak günümüze kadar gelebilmiştir. Araçları değişmiş olsa  da içerik bakımından hemen hemen aynı hal üzere devir-teslim yapılarak, aynı mecrada da akmaya devam ettiğini söyleyebiliriz.

Buna mukabil  olarak, tarihin her döneminde insan tabiatı gereği haksızlığın karşısında yer almış, zayıf ve güçsüzün yanında durmuş, mazlumdan yana olmuş, zulmü sona erdirme, adalet ve hakkaniyetin tesisi için çaba sarf etme gibi insani vasıfları temsil edenlerin de daima var oldukları, hatta o uğurda hayatını dahi feda edenlerin olduğu da kabül edilmektedir.

Fiilen yapılan zulüm öncelikle maddi gücü elinde tutan, yerelde de çoğunluk sahibi veya emretme yetkisine haiz kişi veya kişiler tarafından yapıldığı bilinmektedir.Zaten maddi gücü elinde bulunduranlar aynı zamanda yöneticileri ve uygulanacak kuralları da kendileri belirlerler.Ayrıca sermaye sahipleri gücü öne çıkarıp, rekabet kurallarını ileri sürmekle yarışmanın çıtasını yüksek tutarak, güçsüzleri devre dışı bırakır ve güçlülerin kurdukları sistemin devam etmesini sağlarlar.Onların dışında kalanlar da “Diğerleri veya ötekiler” olarak onlarda bir nevi “Teba” konumunda olurlar.Taraflardan biri hayatın merkezine sermayesini ve gücünü koyarken, öteki taraf olan “Teba” ise ancak alın terlerini ortaya koyarlar.Tabii olarak yarışmanın kurallarını ve belirlenen ölçütleri de sermaye ve güç sahipleri tesbit ettiğinden, müstezaf konumunda olanların ortaya koydukları/koyacakları alın terleri de ancak yaşamlarını sürdürme bedelini karşılayan emekler olarak kabül edilir.

Güce dayalı ve tek taraflı sürdürülen bu sistemlere karşı zaman zaman toplumsal barışın sağlanması adına müstezaflar adına alternatif bazı çözümler ileri sürülmüş olsa da, güce karşı fazla direnemeyen, zayıf irade sahibi geniş halk kesiminin direnç göstermeden teslim olup acziyetlerini kabüllenmeleri sonucu zulmü temsil eden idarelerin ömrü sürekli uzamıştır.

İnsanoğlunun toplu yaşamaya başladığı anlardan itibaren bilinen tarihi bu sürtüşmelerin yaşandığı, sürekli didişme ve kavgaların yapıldığı günleri geride bırakarak günümüze kadar gelmiştir.Kimi tarihçiler yaşanan bu tarihi süreçleri tasnif edip adlandırırken “Doğru ile Yanlış”ın (Hak ile Batıl) kavgası olarak anlam yüklerken, kimi “Toprak ve Ganimet elde etme” sevdası olarak görmüş, kimisi de yaşananları “Dinler arası yapılan mücadelelerde olması gerekenler” olarak vasıflandırmış, bir kısım tarihçilerde daha dar anlamda kalıp “Etnik köken” (Asabiye) üzerinden yorum ve tahliller yaparak müntesiplerine sunmuşlardır.

Bu değerlendirmelerin her birerinin yapılan yorum ve tahliller üzerinde etkisinin olduğu/olacağı, bu duyguların öne çıkıp galebe çalması, insan olma hasebiyle tarih yazanların ruh dünyalarında bıraktığı etki elbette olmuştur.Zira her türlü tarihi düşünce tahlilinde illaki hakikat kırıntılarının bulunması mümkündür.Ancak, bu tasniflerden herhangi birini fotoğrafın tamamına teşmil etmeyi, tek başına doğruyu temsil ettiğini söyleyemeyiz.

Dönemsel olarak yapılan/yapılmış bu değerlendirmeler zamanın ruhuna uygun talepleri de yüklenerek zaman içinde kırılmalar göstermiştir.Bu gün hiç kimse toprak kazanmayı, nufusu artırmayı, birinin dinine müdahale etme gibi nedenleri gerekçelerinin ilk sıralarına koymamaktadır.

Yeni dönemdeki hakim anlayış, devlet bazında güçlü olmak sömürmenin olmazsa olmaz aracı olarak kabül görürken, gücü birleştirme adına yapılan “Bloklaşma”, “Voltran” oluşturma hep sömürmeyi kolaylaştırma adına yapılmaktadır.Oysa halkın gündeminde öncellenen ise mevcut imkanları bölüşmede kendine düşen paya sahip olabilme endişesidir.Yani;mücadele iyi kul olmak için değil, hakkını alma adına gösterilen performans üzerinden asi vatandaş olma üzerinden yapılmaktadır.

Yukarıda kısmen izaha çalıştığımız sosyolojik tahlil ve yorumlar genellikle ideolojik felsefik bakış açısıyla yapılan/yapılmış tahlillerdir.İdeolojilerin arka plandaki bakış açılarında hep ”Barış içinde yaşamak için savaşmak lazım”dır felsefesi yatar.Bu gerekçeler sonucu insan belleğinde “Güç sahibi olma” duygusu zorunlu olarak yer alarak kişiyi meşgul etmesi tabiidir.

Olayları ideolojik felsefik gözlükle değerlendirmenin kişiyi bu sonuca doğru yönlendirmesini anlamak anlaşılabilir bir şeydir.Ancak, gayesi yeryüzüne barışı, huzuru, sevgiyi ve kardeşliği temin etmeyi amaç edinen, hatta, belkide varlık sebebi bu olan müslüman toplumlarının da kuvveti, gücü yegane ve vazgeçilmez olarak görmeye başladıkları, hatta bu olgulara inanç boyutunu da ekleyerek dini bir argüman olarak kullandıklarını ve yeni paradigmalar geliştirdiklerini görüyoruz.

Galiba, “Düşmanın silahıyla silahlanın” düsturu, “Düşmanın inandıklarına sizde inanın” şeklinde anlayışa evrildi.Güç elbette önemlidir, ancak çok kısa sürede kıtalara sirayet edebilen bir inancın elde ettiği başarıyı sahip olduğu maddi güç ile izah edemeyiz herhalde.

Müslümanlar yaratılış gayesini “Kul olmak” ve “Emin olmak”tan çıkarıp, devleti yeğane kutsal sayarak “Kuvveti ve Gücü” de öncelikli “Yapılması gerekenler” arasına alıp, inanç ve ibatet boyutuna taşınararak yazılı olmayan, ancak genel kabül gören yeni İlm-i Hal’lerin piyasaya sürüldüğü ve kimi müslümanlar tarafından da onay aldığı anlaşılmaktadır.

Yorum Ekle
Yorumlar
Henüz Yorum Eklenmemiş