metrika yandex

Bir Çocuk ya da Bir Nesil, Nasıl Perişan Edilir? - 1

Ahmet Hakan ÇAKICI

28.06.2022

Bir Çocuk ya da Bir Nesil, Nasıl Perişan Edilir?

Tezgâhtar, hani şu “Anasının Gözü” denilen tiplerdendi. Tecrübe kazansın diye mağazaya girdikten sonra kendi başına bıraktığım çocuğu, avucunun içine alması sadece birkaç kelimesi ve iltifatı ile mümkün oldu. Uzun süredir satamayıp elinde kalmış olduğunu anlamanın büyük bir yetenek gerektirmediği bir ürünü, benzerlerinin 2 katı fiyata bizimkine sessizce pazarlamasını takdir ve hayranlıkla ama sessizce seyrettim. Para ödeme faslına geldiği anda araya girdim; “Biz bir başka şeye daha bakmak istiyoruz” dedim.

İşin yönünün değiştiğini hisseden tezgâhtar, bıyık altından gülümsemesine engel olamayarak, her türlü dolandırıcılığa alet edilebilen o sihirli cümleyi, mutlak bir vahiymiş edası ile adeta azarlar ve kendinden emin bir tonda, “Gençlerin tercihlerine saygı göstermemiz gerekmez mi?” diye buyurgan bir tonda tekrarladı.

Yani gayet kurnazca çocuğu bilerek yönlendirdiği seçeneği bana, “Çocuğun Tercihi” olarak sunuyor ve kurduğu tezgâha boyun eğmemi istiyordu.

“Bak biladel, yaşım elliyi geçti! Ömrümü, kazık yiyerek ve dolandırılarak tecrübe biriktirmekle geçirdim. Bunca tecrübeyi “çocuğumun bir uyanık tezgâhtar tarafından dolandırılmasını sessizce seyretmek için mi biriktirdiğimi düşünüyorsun? Bir baba, biriktirdiği hikmeti uyanık pazarlamacılara karşı evlatlarını korumak için kullanmayacaksa ne zaman kullanacak?” diye cevap verdim.

Ne yazık ki genç NESLİN, EGOlarına seslenerek, zevke ya da şehvete çağırarak ayartılmasında herkes, tezgâhtarlar kadar ulaşılabilir, fark edilebilir ve baş edilebilir yerde değil.

FACİA

Son 20-30 senelik süreç; ülkemizde “Çocuk nasıl perişan edilir?”, “Bir nesil, nasıl heder edilir?”, “Bir toplumun geleceği, yüzyılların emperyal sömürgecilerine nasıl peşkeş çekilir?” üzerine yapılmış adeta bir gösteri, bir show, bir deneme, bir deney, bir yüksek ihtisas uygulaması idi sanırım. Ancak, çıkan sonuçlara bakıp dehşete kapıldığımız sürecin henüz sonuna gelmiş gibi de durmuyoruz.

Müsaadenizle çalakalem, duygularım taze iken görebildiğim birkaç noktanın altını çizmek istiyorum:

(Ancak üzerinde sık konuşulan çocukların yarış atına döndürüldüğü süreçlerin; imtihandan imtihana koşturulurken birbirlerine RAKİPLEŞTİRİLEREK hasımlaştırılmalarının ve bu hasımlaştırmanın toplumsal parçalanma üzerine etkisi veya kalitesiz, niteliksiz, EZBERİ İHMAL eden eğitim sisteminin gençleri ahmaklaştırması gibi konulara girmeden daha AZ konuşulan ve dikkatlerden kaçtığını düşündüğüm konulara girmeyi tercih etmek istiyorum.)

Öncelikle devlete birkaç kelam edelim sonra ailelere de birkaç kelimemiz olacak nasip olursa.

Yerli siyasetçiler, sistematik bir kampanya halinde dayatılan talimatlara uymak suretiyle, kendilerinin yönetenler, geri kalanların ise parya oldukları bir dünyada tek gayeleri kendi menfaatlerini korumak ve diğer milletler üzerindeki hegemonyalarını devam ettirmek olan ağababalarının (sömürecilerin) çıkarlarına hizmet ettikleri kadar kendi kamusal hizmetlerine ve toplumsal huzurlarına dikkat etmemektedirler. [1]

Abdurrahman TAHA

Hiçbir şey veremeyen 14 sene

Öncelikle 2 yıl ana sınıfı, 4 yıl ilkokul, 4 yıl ortaokul, 4 yıl lise toplam 14 yıl eğitilip lise mezunu olduktan sonra bir gencin ne topraktan ne hayvandan ne insandan anlamaması, hiç bir mesleki beceri geliştirememiş olması, herhangi bir yeteneğinin fark edilememiş olması hatta kendi geçimini sağlamayı bile beceremeyecek durumda olması ve bu sistemde ısrar edilmesi sadece yanlışlıkla veya hata ile açıklanabilecek bir durum değil gibi geliyor bize.

Üstelik çocuk üniversiteye gitmeyi başarsa da genelde oradan da sadece DİPLOMA alabiliyor; yani mesleği yapma izni. Mesleki beceri eğer imkân bulur da iş sahibi olursa, sahada elde ediliyor.

Yok olan kaynaklar

Toplumun “en yüksek enerjiye” sahip kesimi olan bu genç nüfusa, 14 ila 20 sene boyunca test çözme becerisinin dışında hiç bir şey vermeden oyalamak için harcanan kaynakların toplumun sırtına yüklediği devasa yükü, bu toplumun neden taşıması gerektiğinin ne iktisadi ne ekonomik ne de sosyolojik makul bir izahı olduğunu sanmıyoruz.  

Mezun olsa da sorun

Üstelik lise sonrası mezun olup 2 ile 10 sene daha eğitim gören EN ZEKİ(?) gençlerden yurtdışına kaçamayıp elde kalanların neredeyse tamamının büyük emperyal firmaların yurt içi pazarlamacılarına ya da ara elemanlarına dönüştürülmeleri, büyük kitlenin memurlaştırılarak işlevsiz kılınması, ÜRETİMİN, eğitim imkânı bulamamış, “yetenekleri en dar” olarak vasıflandırılan kesimin eline bırakılmış olması bir ülke için bir intihar değil midir? Sorusu sürekli zihnimizin bir köşesinde durmalı kanaatimizce.

Bizim gördüğümüz kadarı ile mevcut eğitim sistemi; tüm masrafları bu toplumun üzerine yıkılmış yetenekli gençlerini, toplumun içinden eleyerek seçip, Batı’ya ara eleman olarak aktarmak üzere kurulmuş bir emme basma tulumba işlevi görüyor.

Çoğunlukla zekiyi seçmiyor: İmkânı olanı seçiyor   

Lise altına indirilmiş baraj sınavı, sorumluluğunu fark edememiş OYUN çağındaki çocukları birbiri ile yarıştırdığı için çocuklar zekâlarından çok maddi imkânları ile birbirleri ile yarışıyorlar. Çocukların bir kısmı neyin ne olduğunun hiç farkında olmadan oyun peşinde koşarken hatta ailelerinden bile destek alamazlarken diğerleri iyi eğitimli anne babaların sistematik desteğinden sonuna kadar faydalanmakla kalmıyor; özel etüt merkezleri, dershaneler (güya dershaneler kapatıldı) ve tutulmuş özel hocalarla sınavlara hazırlanıyorlar.

Eğitimli anne/baba, dershane ve özel hocalarla desteklenmiş öğrenci ile aynı imtihana girip diğerinden daha düşük puan alan öğrenci ahmak/tembel öğrenci ilan edilip öz güveni ezilirken, yüksek puan alan öğrenci de “süper zekâ” ilan ediliveriyor.

Gördüğümüz kadarı ile zekileri elemek üzere kurulmuş sistem, genel olarak ekonomik gücü ve imkânı olan çocukları, imkânı olmayan çocuklardan eliyor.

Tüketim ve gösteriş kültürünü besliyor

Ancak sorun burada bitmiyor: özel imkânları bolca kullanabilen “Süper Zeki” çocuklar doğal olarak FEN LİSELERİNİN genelini teşkil ediyorlar. Yani bir çeşit orta hal üzeri çocuklar kulübü oluşuyor. Ailelerinin HİÇ BİR ŞEY ESİRGEMEDİĞİ çocuklar arasındaki yarış, sadece alınan puanlar üzerinden sürmüyor; aileler gösteriş ve TANRILAŞTIRMA yarışını da puan yarışına eşlik ettiriyorlar.

Çocuklar iyi bir bölümü kazanamasalar da MARKA ve gösteriş takıntısı büyük bir kesimin bilincini şekillendiriyor ve TAM ANLAMI İle iyi birer TÜKETİCİ oluyorlar. Elbette tükettikleri genelde kendi gençlikleri, yetenekleri, ümitleri ve ailelerinin maddi imkânları oluyor.

“…Hamile kalınca ikisi birlikte Rableri olan Allah’a dua ettiler: “Eğer bize salih bir çocuk verirsen ant olsun şükredenlerden olacağız. Ama O, onlara salih bir çocuk verince kendilerine verdiği şey konusunda O’na şirk koşmaya başladılar.”  (Araf 189-190)

Baş belası TANRICIKLAR

Çocuklar, “Süper Zeki” ilan edilmiş oldukları için aileleri ve yakın çevreleri tarafından evlerine LÜTFEN gelmiş yüce bir “TANRI” muamelesi görüyorlar. “Sen çalış doktor ol! Yatağını toplamana; yemeğe, süpürgeye, banyo tuvalet temizliğine, kardeşinin bakımına, babana, iş yerine, alış verişe vs. yardım etmene gerek yok! Senden sadece okumanı bekliyoruz! Herhangi bir şeyi kendine dert etme” gibi klişe kelimler adeta kutsal bir metinmiş gibi her ailede düzenli zikir haline geliyor. Yani “Sen bir Tanrısın, üstelik süper zekâ bir Tanrı; anne babandan hatta çevrendeki herkesten üstün ve daha zekisin. Bizim varlığımız sana hizmet için.”

Böylece “Tanrı hizmet vermez, alır”a çocuk şartlandırılıyor.

Ancak daha da kötüsü şu ki: “Kendi pislettiğini temizlemekten, kendi dağıttığını toplamaktan aciz, hiçbir sorumluluk almamış, “ENE’si şişirile şişirile EGOSU, BENCİLLİĞİ, nefsaniyeti kendi başına bela edilmiş” bu yavrucak bir süre sonra ÖZEL biri olduğuna kendisi de ikna oluyor. Aile, bir taraftan çocuğun; nefsaniyetini, egosunu ve kibrini şişirmeye devam ederken diğer taraftan – çocuğa bunlarla mücadele konusunda hiç bir terbiye vermemiş olmasına rağmen- böylesine şişirilmiş bir EGO, bencillik ve kibir ile KENDİ KENDİNE baş etmenin yolunu bulmasını bekliyor.

Olmuyor.

Aidiyet hissini kırıyor

Sorumluluk almadan, sıkıntı çekmeden büyütülmüş bencillik Tanrıları mezun olduklarında kendilerini HİÇ BİR ŞEYE karşı sorumlu, borçlu ve AİT hissedemiyorlar. Her şeylerini onlara adayan kendi anne babalarına, tüm kaynaklarını bolca kullandıkları vatanlarına ve toplumlarına karşı bile.

ÖZEL ve YÜCE TANRILARIN kime ne borçları olabilir ki?

Bir üniversite öğrencisi 1 senelik eğitimi süresince ortalama 30 köylünün ürettiğini tüketir. Yani 5 senede 150 köylünün emeğini yemiştir[2]. Mezun olduklarında, önüne tüm imkânlarını sermiş ebeveynlerine, toplumuna, ülkesine karşı sorumluluk duyguları gelişmemiş bu şahıslar, “Bunları HAK etmek için bu topluma ne verdim? Bu insanlara karşı borcum ne?” sorusunu hiç akıllarına getirememeleri sanırım bir tesadüf değildir.      

Nefsi ve Egosu kendi başına bela edilmiş bir nesil

Şüphesiz ki, onların ne malları ne de evlatları Allah’a karşı onlara hiçbir fayda sağlamaz.[3]

 

“Özel bir Tanrı” olduğuna ikna edilmiş bu çocuklar bir müddet sonra, ailelerinden böyle bir talep gelmese bile “ÖZEL” olduklarını en azından kendilerine ispat etme ihtiyacı hissetmeye başlıyorlar. Zira aileleri onlara TANRI muamelesi çekse de onlar güçsüz, biçare, sürekli ilgiye ve hazza muhtaç, göğüslerinde nasıl dolduracaklarını bilmedikleri bir boşluk hissiyle yaşamak zorunda olan sahte Tanrılar olduklarını hissediyorlar.

Onlara, “Başarı” putuna kurban sunmak, kendini sevmenin veya kendi ile barışık olmanın tek yolu olarak öğretilmiştir. Ancak burada bir var: Allah‘ı memnun etmenin yolu bellidir: Bir miktar çaba ya da fedakârlıkla (namaz, oruç, zekât, haram ve zinadan uzak durma vs.) kendini “İyi Bir Mü’min” olarak hissetmek mümkündür. Ancak EGOnun, NEFSin, Kibrin tatmininin yolu nedir? Ya da tatmini mümkün müdür?

Sanırım değildir. Çünkü nefs ya da ego tatmin edilebilecek bir şey değildir. Aksine her tatmin daha büyük bir açlığa sebep olur.

Çocuğun sırtında hem ÖZEL biri olduğunu ispat etmesi gereken AİLESiNİN beklentileri, hem de ailesinin iltifatına layık olduğunu yani gerçek bir ÖZEL kahraman olduğunu ispat etmesi gereken kendisi/vicdanı vardır. Ancak sıradan bir insan, özel bir insan hatta bir Tanrı olduğunu nasıl ispat edebilir ki?(Bu gereksiz ancak çok ağır yük, son dönemde artan genç intiharlarını açıklar mı acaba?)

Bu çocukların hali Olimpos’taki Tanrıların cezalandırması ile her gün bir kayayı dağın tepesine kadar sürükleyen tam tepeye vardığı anda kaya elinden kayıp tekrar aşağıya, dağın eteklerine yuvarlanan Sisipos’un haline benzetilebilir. Her zirveye çıkarılan taş/ her başarı/her dopamin; bir boşluğa, bir anlamsızlığa yuvarlanırken onlara, zirveye taşınması gereken yeni bir taşı, yeni bir açlığı işaret eder.

Çok iyi notlar alsa bile, sürekli test çözen ve tek geliştirebildiği becerisi test olan gençliğin sadece NOT alarak elde edebileceği TATMİN duygusu kendisini İNSAN olarak hissetmesine yetmez. O, bir hesap makinesi değildir. Zaten girdiği yarışta tam tatmin alma ihtimali neredeyse sıfıra yakındır. Zira imtihana giren öğrencilerin sayısı milyonu bulsa da birinci, sadece 1 tek tanedir.Üstelik bu yarışta 1. olsa bile gelecek imtihanda durumu belli değildir.

Tanrısız, ahlaki endişeleri yok edilmiş bir nesil

İçine düşülen boşluğun mana âleminden doldurulma ihtimali de yok gibidir. Çünkü din, ahlak gibi manayı veya sosyal değerleri ihtiva eden derslerin ve konuların HESAP günü (Üniversite veya KPSS sınav günü) verebileceği puan çok düşüktür; önemsizleştirilmiş, değersizleştirilmişlerdir. CENNET için sevap (puan) pozitivist/ölçülebilir/Tanrısız alandan (matematik, fizik, kimya, biyoloji, İngilizce vs.) gelir. Yıllarca Tanrısız zeminde kaldıktan sonra, Tanrı ile sağlıklı bir ilişki kurmak çok zordur. O yüzden Tanrı olsa bile: “işi gücü yok bizimle mi uğraşacaktır” ya da “Beni ÖZEL hissettirmeyen yani benim EGO’mu beslemeyen, Tanrı’ya vakit ayıramam” olacaktır. (Deizm, Agnostsizm)       

Sanal, gerçeği işgal ediyor

Koca bir kuşağı Batının deneme tahtası yaptık ve ilkokul çocuklarının ellerine TABLET verdik. Tabletle büyütülen bir neslin nereye doğru şekil alabileceğine dair hiçbir fikrimiz yok iken ellerine, tabletlerin ardından bilgisayar ve akıllı telefonlar da verdik.

Ancak bunun, hiç beklemediğimiz bir geri dönüşü oldu.

Aklımıza, eşyanın insana düşünce, tavır, hal, fikir dayatabileceğini hiç getirmedik. Markalı kıyafet ve ayakkabı ile yürürken ayağından ayakkabılarını alıp, şıpıdık terlik verdiğimiz de yürüyüşü de, psikolojisi de, kendine güveni de değişen insanı, içinde ne olduğunu bilmediğimiz bin türlü şeyin olduğu aletlere, aylarca hatta yıllarca emanet etmenin onların ruhlarını nasıl şekillendireceği konusunda hiçbir fikrimiz yok, üzerine hiç düşünmedik. Hâlbuki düşünebilmeliydik.   

Çocuk, sanal dünyaya girdiğinde orada “Tanrıdan, ahlaktan, edepten, hayâdan, namustan, insanilikten, vicdandan, merhametten soyutlanmış bir dünya” bulur. Lütfen dikkat edin! Gerçek insanlarla oynanan hiçbir oyunda ya da eylemde SINIRSIZ bir özgürlük olmaz, OLAMAZ: Gerçek hayattaki oyunlarda sınırsızca adam öldüremezsiniz, arabayla dilediğiniz gibi insanları ezemezsiniz, rakibinize defalarca çift ayakla dalamaz, tekmeleyemezsiniz, insanların mahrem hayatlarına -hiçbir ar, utanma ve mahcubiyet hissetmeden- gözlerinizi dikip seyirci olamazsınız, her gün saatlerce pornografik performansta bulunamazsınız.”  Gerçek hayatın bedeli vardır. Bu bedeller insana bir ahlak nizamı,  bir davranış biçimini dayatırlar. Bu yüzden gerçek hayatta kuralsız, AHLAKSIZ ve TANRISIZ bir hayat kurmak mümkün değildir.

Ancak tabletler, bilgisayarlar ve akıllı telefonların dünyası insana hiçbir insani ENDİŞENİN ve bedelin olmadığı SORUMSUZ bir dünya sunarlar. Her gün birkaç saatini bu âlemde geçiren insanların zihni TANRISIZ/insaniyetsiz bir biçimde şekillenir. Böyle düşünmeye alışır. Sanal âlemin “Pavlov’un köpeklerinin zil çalınca ağızlarının suyu akmaya başlaması gibi” programladığı, şartlandırdığı, günde 300 sefer telefonunu kontrol etme emrini verdiği gençlerin Tanrıdan, ahlaktan soyutlanmış düşünce biçimleri sanalda kalmaz, oradan taşar ve gerçek dünyayı da şekillendirmeye başlar.

Dünya tutması var

[1] Abdurrahman Taha, Dinin Ruhu, s:207

[2] E.F. Schumacher, Küçük Güzeldir, S:157

[3] Al-i İmran 10, Mücadele 17

devam edecek...

Yorum Ekle
Yorumlar (2)
Fuat | 29.06.2022 10:29
Barekellah. Makale devam etsin lütfen hissi oluşturacak cinsten irfan ve hikmet veren düşüncenin takibi müyesser olur inşallah
Hüseyin Alan | 28.06.2022 18:55
Sevgili Hakan Bırak serhoşu düştüğü yere kadar gitsin! Ülkenin zeki çocukları yarış atı gibi koşturup dururken, çocukları bi havalara sokup siz özelsiniz diye sınıf atlatıp uçuran öğretmenlerin yanına yaklaşılmazken, çocuklar doğal olarak rütbesi yüksek meslekleri seçiyorken, aileleri çocukları üzerinden gururlanıyorken “Sıradan” fakülte bitiren vasat zekalı çocuklar o yüksektekileri ve ülkeyi yönetiyor. Ötekiler bunlara itaat ediyor. Şimdi bu sıradanlar bu sistemi ayakta tutmasında n’apsın! Bu da “tabiatın adaleti” olsa gerek!