metrika yandex
  • $32.53
  • 34.82
  • GA17260

Bir 12 Eylül Okuması

YUSUF YAVUZYILMAZ
16.09.2023

 

Cemil Meriç'in 12 Eylül darbesi öncesi anarşi dönemi yorumu: " Bir okyanustayız, fırtına çıktı, biz de sahilden fırtınayı seyrediyoruz. Türkiye bir ana olarak evlatlarını yiyor. Hiç sağ- sol ayırımı yapmaksızın Türkiye evlatlarını yiyor."( Hüsamettin Arslan, Entelektüel Babam Cemil Meriç, Paradigma yayınları, s: 87)

Geçen zaman ve ardından gelen 12 Eylül darbesi Cemil Meriç’i haklı çıkardı. Ancak düşüncenin değil, silahın, kavganın ve ötekileştirmenin pirim yaptığı zamanlarda Cemil Meriç'in sesinin duyulması imkansızdı. 12 Eylül darbesini toplum gözünde meşrulaştırmak için çıkan/ çıkarılan çatışmalar önlenmedi. Ne yazık ki seçilen ülkücü ve sol aktörler o kadar sığ düşünceli idiler ki, ülkücüler ülkeyi komünist işgaline karşı, solcular ise emperyalizme karşı koruduklarını düşünüyorlardı. Ama bunu yan komşuları olan karşıt görüşlüleri öldürerek yapacaklarına inanacak kadar yüzeysel düşünüyorlardı.

12 Eylül darbesine giden yolun özeti: " Türkiye, hiçbir anlamlı içeriği olmayan, sağ -sol ( faşistler ve komünistler) çatışması altında kendi evlatlarını yedi.” Binlerce genç hayatının baharında, bir kör döğüşü uğruna toprağa düştü. Her grup, kullanıldığından habersiz yaptıklarını meşru gösterecek büyük anlatılara sığındılar. Sol eylemciler, ülkeyi Amerikan emperyalizminden kurtarmak, sağ-ülkücü eylemciler ise, ülkeyi komünizme teslim etmemek ve Rus zulmü altında ezilen esir Türkleri kurtarma adına cinayetler işlediler. Her iki tarafından katlettikleri Amerikalı ve Rus değillerdi; kendi mahallesindeki arkadaşlarıydı. 

12 Eylül öncesi Ülkücü/ Sol- sosyalist; 12 Eylül sonrası PKK ve Hizbullah şiddeti ülkeyi teslim aldı. İdeolojiler, anlayışlar, kutsal davalar değişik olsa da ortak nokta şiddet yoluyla devrim yapmaktır. Kuşku yok ki, her grup haklı olduğunu, diğerlerinin hatalı ve yanlış yolda olduğunu savunuyor. Kendi ideolojileri şiddet yoluyla yaygınlaştırma isteği temel çıkış noktası budur.

12 Eylül öncesi Ülkücüler komünistleri Moskova'nın, komünistler ise ülkücüleri Amerikan emperyalizminin maşası faşistler olarak tanımlamıyorlardı. Kuşkusuz iki kesimde, 12 Eylül’e giden yolda kullanıldıklarını fark edecek entelektüel birikimden ve ahlaki donanımdan yoksundu. Kardeşleri olan farklı siyasal anlayışa sahip insanları yok etmekle ülkelerini kurtaracakları gibi sığ bir inanca sahiplerdi. Ölenler ya " Devrim şehidi" ya da " "Ülkücü şehit" olarak tanımlanıyordu.

Bugünlerde geriye dönüp bakıldığında bu kapışmanın ne kadar yapay olduğu anlaşılıyor. Her iki tarafın da askeri bir darbeye meşru zemin oluşturmak için sokaklara salındığı biliniyor. Düdük çaldığında hepsinin ortadan kaybolması bu gerçeği gösteriyor. Geriye sol ve ülkücü yazarlara bu sözde direnişin destanını yazmak kaldı. Oysa yedi bine yakın insan bu kör döğüşüne kurban gitti.Bu katliam ortamında sadece suçlular sahadaki militanlar değildi kuşkusuz. Onları sahaya süren, komando kampları düzenleyen, silah talimleri yaptıran, yerel direniş mahkemeleri kurduran siyasal aktörlerin de eli kanlıdır. Başta Türkeş ve Ecevit olmak üzere oynanan oyunu göremeyen-belki de gören- ve binlerce gencin toprağa düşmesine yol açan liderler birinci dereceden sorumludur.

Bu arada en basiretli davranan lider kuşku yok ki, Erbakan olmuştur. Öncelikle İslami gençliği sokaktaki kardeş kavgasının içine sokmamak için büyük bir uğraş vermiştir. Aslında MSP/ CHP koalisyonu da toplumsal kutuplaşmayı engelleyici bir rol oynamıştı. O zamanlar Erbakan'ı "yeşil komünist" olarak tanımlayanların ve suçlayanların bir bölümü bugün yeni ittifakların peşinde

Tarih ne kadar öğretici değil mi?

 

Yorum Ekle
Yorumlar
Henüz Yorum Eklenmemiş