metrika yandex

Batı’nın Çöküşü Meselesi…

14.10.2020
Abdulaziz TANTİK

Tarihte medeniyetlerin çöküşüne dair çok ilginç aktarımlar bulunabilir. İbn-i Haldun’da bunun nedenlerini bulmak mümkün! Ama meseleye daha derinden bakıldığında, eski medeniyetler daha uzun erimli bir çöküşe maruz kalırken, bugün zamanın hızlandırılması ile birlikte herhangi bir düşünceye dayalı medeniyet algısı çok kısa bir sürede tarih sahnesinden kalkıveriyor. Örneğin; modernliğin algı düzleminde post modern algıya kendini teslim ettiğini gözlemlememiz elli yılı bulmaz! Post modern algının yeni ‘Bağlantısal Bütünsellik’ karşısında yenilgiyi tatması bir o kadar da sürmeyeceğe benziyor. Bağlantısal bütünselliğin ise yerini hangi düşünceye bırakması gerektiği konusu ise tam bir muamma gibi görünüyor. Çünkü neredeyse potansiyel durum dâhil bütün batı dışı kültür ve düşünceler diskalifiye edildi. İslam ise hala potansiyel gücünü korumakla birlikte ki bu ilahi bir mucize gereği böyledir, ancak, askeri, siyasi, teknolojik ve kültürel gücünü, hatta toplumsal zemindeki gücünü de kaybetmiş görünmektedir. İslamcılık bu anlamda sürekli yeni arayışları içinde taşıdığı için ‘kırk bohçalı’ konumunu koruduğu için sorun çözücü olma vasfına dair ciddi şüpheler oluşturuyor.

Modernlik, dışarıdan bakan bir göz açısından dimdik ayakta durmakta olduğu gözlemlenir. Dinamik düşünsel zemini üzerinden sürekli kendisini yenileyen boyutu ile gündemi belirlediği gibi gündem oluşunu da süreklileştiriyor. Ancak nereye ikame edilirse edilsin, kendi mecrasında da diğer mecralarda da barışı ikame edecek bir pozisyonu yeterli düzeyde elinde tutma başarısına ermiş değildir. İki dünya savaşını ve onlarca ikili, üçlü veya iç savaşı organize eden bir güçten bahsediyoruz. Sorunu, iç çatışma yaşayan ülkelerin erklerine atmak topu taca atmak ile eş değerdir. Hırsız olayında olduğu gibi: sorulur; hırsızın hiç mi suçu yok? Burada hırsız her zaman batı kültür ve medeniyetinin kurduğu siyasal iradedir.

En temelde bir medeniyetin çöküşünün belirleyici özelliği düzen yerine kaosu inşa etmektir. Kendi dışında kaosu inşa etmek geçici bir üstünlük sağlasa ve biraz ömrü uzatsa da dünyanın bir köy mesabesine indirgendiği bu dünyada çok hızlı bir şekilde etkisi içerde de görülmeye başlanmaktadır. Sadece son yirmi yılda batının başkentlerinde meydana gelen iç karmaşa ile meydana gelen şiddet olaylarını Londra, Paris veya başka bir başkentte gördüğümüzü unutmayalım…

Barışı inşa edemediği gibi koruma konusunda da ciddi zaaflar taşıdığı ve yeniden yükselen sağ, milliyetçi faşizm batıda revaçta olmaya başladı. Avusturya’dan Almanya’ya batının birçok ülkesinde öne çıkmaya ve siyaseti belirlemeye hazırlandıkları görülüyor.

Ayrıca batı dışı toplumlarda meydana gelen batı aleyhtarlığı ve düşmanlığa varan yaklaşım ise sürekli geniş kitlelere ulaşmaya başladığını söylemek mümkün hale geliyor. Hatta organizeli düşmanlıklar örgütlenerek batının çıkarlarına yönelik tehditler oluşturuyor. Ve en önemlisi ise batı dışı ülkelerde ciddi bir ilerleme sağlanarak kazandıkları teknoloji ile batının iktidarını ortadan kaldıracak bir pozisyonu ellerine geçirmeye ise ramak kalmıştır. Bu gerçeği de not edelim…

Meselenin en önemli boyutu ise psikolojik çöküştür. Batıda son pandemi olayı ile birlikte yaşlılarını ciddi bir şekilde gözden çıkardıklarını okuduk, gördük… Batılı insanların uzun bir zaman dilimindedir ki yeni din arayışlarına çıktıklarını, sufi tarikatlara ve mistik yapılara yöneldikleri bilinen bir gerçeklik… Buna rağmen, uyuşturucu, oyun ve eğlence sektörü, cinsellik üzerinden bir tatmin arayışının mümkün olmayışını dikkate aldığımızda karşımızda ciddi anlamda şizofren bir kişiliği gördüğümüzü söylemeyi mümkün kılmaktadır. Bunu zaten kendi aydınları da dile getirmektedir.

Psikolojiyi çökerten iki temel unsur ise batı kültürünün başat öğesi haline dönüşmüştür: tatminsizlik ve yabancılaşma… Tatminsizlik, aslında iç sükûneti de bozan bir özelliğe dönüşmektedir. İç sükûnet ancak iman umdesi içinde sağlanabilir bir olgudur. Batı epistemesi ise görelilik üzerine kurulu olduğu için hep bir şüpheyi içermekten kaçınamamaktadır. Bu yüzden de tatminsizlik artarak devam etmektedir. Ayrıca sermaye sınıfının yaşadığı şeyler veya sermaye sınıfının reklam aracılığı ile insanları o yaşama davet ederek onları ekonomik anlamda soyması ise tam bir güvensizliği inşa ediyor. Ayrıca güvensizlik, tatminsizlik ve kurulan siyasal sistem ile birlikte meydana gelen sosyal statü farklılığı beraberinde yabancılaşmayı taşıyor. Marks’ın bu noktada yabancılaşmaya yüklediği anlam tamamen batılı sistemin kendisinden hareketledir. Yani sistem yabancılaşmayı artırıyor. Zaten yeni durum gereği artırılmış gerçeklik ve sürekli birbirinden uzaklaşan bireylerin yabancılaşmayı koyultan boyutu ise beraberinde şiddeti çağırıyor. Bugün Avrupa ve Amerika ülkelerinde sürekli üçüncü sayfa haberlerinin yoğunlaşması ve süreklilik kazanarak bir tepkiselliği oluşturduğu da gizli bir durum değildir.

Bir sistemin bireyi/öznesi çökmüşse o sistemin kurduğu her şey çökmeye aday hale gelir. Toplumsal yapısını hukukun sertliği ile koruma refleksi bir yere kadardır. O da kifayet etmeyecektir. Londra da her dakika başı bir suç unsurunun ortaya çıkması ve bunu bütün Avrupa’ya teşmil etme imkânı her zaman kendisini gösteriyor…

Batı, medeniyet, kültür ve toplumsal yapı ile birlikte birey olarak da çökmeye devam etmektedir. Teknolojik üstünlüğü ise sadece bu çöküşü hızlandırmaktan başka bir şeye yaramayacağı görünüyor. Yapay zekâ çalışmaları ve teknolojik gelişmeleri yeni bir türün habercisi olduğu gibi batı medeniyetinin kıyametinin de habercisi olmadığını kim söyleyebilir. Bu konuda çalışmalar yapmış bilim adamlarından bir kaçını dinlemek bile bu meselenin vahametini anlamak için yeterli olacaktır. İyimser bir bakışı taşımak mümkün mü/ iyimser olma hayalini satın alırsanız bu mümkün olur. Ama kötümserlik, iyimserlik kadar ve hatta daha fazla bu medeniyete yakışmaktadır. Bu yüzden arka planda neler hazırlandığına dair dedikodu faslı bile ürküntü verici bulunabilir. Dünya nüfusunun Beş yüz milyona düşürülmesi projesi bile bir çöküşün habercisi bağlamında en büyük haberci sayılmalıdır.

Meselenin asıl bam teli ise anlamsızlıktır. Batı düşüncesi bir anlam üretemedi. Bütün çabasına rağmen anlamsızlığı inşa etmekten kaçınamadı. Daha açıkçası, öyle bir akıl tanımı ortaya koydu ki bu anlamsızlığı zorunluluk olarak dayattı… Çünkü her referansın eşit olduğu bir dünyada referans alınacak bir değer, düşünce ve anlam dünyası oluşturulamaz. Bugün batılı bireyin şizofren oluşunun altında yatan temel gerçeklik zaten bu! Anlamsızlık, anlamın yerine kodlandı ve çözülüşü içinde taşıdı. Bu nokta da kemal-ı ciddiyetle ele alınmayı beklemektedir.


Bir şeyin çökmesi ne demektir?

Bir şey bütün ihtişamı ile ayakta dururken içinden çürümeye başlar ve vakti geldiğinde bütün ihtişamı ile yere yığılıverir. Örnek; Süleyman as kıssası...

Bir şeyin çökmesi, o şeyin kendi anlamını kaybetmesi ve maddi gücüne rağmen manevi yetisini kaybetmesi anlamına gelir. Bir şey kendi anlamını yitirdiği andan itibaren manevi yetisini kaybeder, ayakta durmasına rağmen o ölü bir ceset gibidir, şöhreti seni aldatmasın.

Bir şeyin çökmesi demek, o şeyin mevcut halinin geleceğe yönelik beklentisinin tükendiği anlamına gelir. O şey, bugün hala gücünü koruyor gibi görünürken, yanına yeni güçler peyda olmaya başlar, o güçler yükselirken, kendisi aşağıya doğru inmeye başlar.

Bir şeyin çökmesi demek; o şeyin ortaya koyduğu değerler skalasının bir karşılığının oluşmadığını, oluşan şeyin ise bir yıkım aracı olduğunun tespitinin aşikâr oluşudur.

Bir şeyin çöküşünü ne ile biliriz?

Mevcudu gören bir göz ile bu çöküşü bilemeyebiliriz. Çünkü perdenin arkasındakini görecek göz mevcudu gören göz değildir. Bu mevcudun olduğu gibi görünmesi değil, olanın ileride neye tekabül edeceğini görecek bir göz olması lazımdır. Bu da uzak görüşü sağlayacak olan bir gözü ihtiyaç olarak öne çıkartır.

Hangi akıl, bir çöküşü görebilir?

Mevcudun sınırlarına kendini hapseden akıl, çöküşü göremez. Çünkü çöküş, vücuttaki mikrop gibidir, süreç ile güçlenir ve güçlü vücudu zayıflatarak kendi gücünü artırır. Bu yüzden vücudu gözleyen göz veya akıl, o mikrobu göremez; ancak, o mikrobu vücutta görecek bir perspektife ve araştırmaya ihtiyaç vardır. O zaman mikrobu görerek tedavi edersen, vücut kendisine gelebilir. Yoksa yatağa düşer ve bir süre sonra ölür.

Aslında medeniyetler ve kültürlerde böyledir. Her güç kendi içinde zaafını taşır. Bir şeyi güçlü kılan şey ne ise onu da zaafa uğratacak olan odur...

Bu kadar sözden sonra batı çöküşe başlamıştır. Gören gözler içindir bu... Müslümanlar bunu bir hamaset olarak söylemiyor. Batının kendi içinden aydınlar bunu neredeyse son elli yıldır yüksek sesle dile getiriyorlar...

Mesele bu...

Çözüm nedir sorusu kulağımda uğuldamaktadır…

Müslümanların ‘yeniden iman’ ederek anlamın o billur sesi ile düşünceler ortaya koymaları ve iç itminanını sağlamış fertleri ile bu düşüncelerin toplumsallaşmasına zemin sağlayarak insanlığa ve dolayısıyla batılı bireye örnek teşkil etmeleridir. Bu tarihi sorumluluk her Müslüman’ın omuzlarında bir yük/vecibe/sorumluluk olarak durmaktadır. Ancak bu sorumluluğu gönüllülük esasına göre yüklenmeyi de göz ardı etmeden...

Yorum Ekle
Yorumlar
Henüz Yorum Eklenmemiş