metrika yandex
Anlam Kitap

MERKEL’E ÖNERİLECEK İSLAM- Bremerhaven’den

Ayten DURMUŞ

28.07.2022

Şu an Almanya’dayım ve büyük bir dikkatle her durumu incelemeye, değerlendirmeye, anlamaya çalışıyorum. Çok önceden gelenlerle, üniversite sonrası gelenlerle ve burada doğup büyüyenlerle konuşarak hayata, insana, varlığa, kendilerine, yaşadıkları yere ve Türkiye’ye bakışlarını; sahip oldukları değer yargılarını karşılaştırmaya çalışıyorum. Türkiye’den gelip burada yaşayanların, buradaki soydaşlarımıza ve Almanlara bakış açılarını anlamaya çalışıyorum. Hepsinden çok da artık Türkçeyi zor konuşan yeni kuşağı dinlemeye, bunların gelecekle ilgili düşüncelerini, hayallerini, Türkiye’nin bu düşünce ve hayallerde yer alıp almadığını anlamaya çalışıyorum.

Bunlardan önemli gördüğüm bazılarını paylaşmak istiyorum. Mesela; yıllardır burada yaşayan bir arkadaşımın, buraları anlatırken kullandığı şu cümle bunlardan biri: ‘Biz burada Almanlardan değil, kendi soydaşlarımızdan sıkıntı çekiyoruz.’ ‘Neden?’ dedim, anlattı. Burada da Türkiye’de olan cemaatleri temsilen küçük topluluklar olduğunu, bunların insanlara, iyi insan olmayı yani Müslüman olmayı anlatmak yerine, yıllardır birbirleriyle nasıl uğraştıklarını uzun uzun anlattı. Onun anlattığı cemaatler arası çatışmalar, ruhumu o kadar yordu ki sonunda ona: ‘Seni dinleyince bende oluşan duygu, tüm bu insanları terk ederek bunlardan hiçbirinin bulunmadığı bir dağ başında yaşamak isteği, oldu.’ dedim. Ne yazık ki ‘Müslüman’ız’ diyenlerin İslam’ı bilmediği, Müslüman olmayan Alman toplumuna ve burada yaşayan diğer toplumlardan kişilere İslam’ı en iyi şekilde örnek olarak anlatmanın bir yolunu bulması gerekenler, sanki bir futbol takımına taraftar toplar gibi kendilerine taraftar bulmak ve artırmak için uğraş içindelermiş. Bu gruplar için bir kişi ya da topluluk, onlara yakın duruyorsa iyi, değilse kötü… Böyle bir İslam anlayışı olabilir mi?

Buradaki öğrencilerden, burada yetişip eğitim gören, şu anda üniversite son sınıfa geçmiş bir öğrencinin de bazı cümlelerini paylaşmak istiyorum. Ona bir sürü farklı soru sordum. Almanya’nın eğitimi, kendisinin yaşadığı süreç, öğretmenlerin Türk öğrencilere karşı tavırları, farklı ülke öğrencilerinde gördüğü belirgin özellikler, kendisinin gelecek düşüncesi… Onun söylediklerinden bazıları şöyle: ‘Ben Türkiye’ye gelmek istemem, Almanya’da yaşamak isterim çünkü burada bir sistem var. Siz ne yaparsanız hangi sonuca ulaşacağınızı bilebilirsiniz. Yani başkaları, ‘torpil’ kullanarak sizin önünüze geçemezler, hak etmediklerini alamazlar. Bir de Alman sistemi, vatandaşlarını sistem karşısında eşit görür. Mesela, size bir haksızlık yapılmışsa veya bazı hizmetleri almanız gerektiği halde alamıyorsanız, bu işler için oluşturulan kurumlar, sizin hakkınızı savunur ve hakkınızı almanız için size yardımcı olurlar. Ama Türkiye’de bunun yapılabileceğini düşünmüyorum.’ Ben, Türkiye’nin de çok değiştiğini, daha iyi olması için genç neslimizin ülkemize ve devletimize yönlendirici güç olarak sahip çıkması ve hizmet etmesi gerektiğini söylediğimde, bana: ‘Ben Türkiye için çalışacak olsam bile yurt dışında, mesela burada Türkiye için çalışmak isterim’ dedi. Onun özellikle Türkiye için çalışmak gibi bir düşüncesi de yoktu zaten.

Bu genç öğrencinin, konuşurken ‘Bizim burada’ ve ‘Türkiye’de’ demesi de dikkatimi çekiyordu. Türkiye’ye tatil için gittiğinde birkaç hafta sonra Almanya’yı özlediğini ama Almanya’dayken Türkiye’yi özlemediğini de söyledi. ‘Hatta ben Türkiye’deyken Almanca konuşmayı özlüyorum’ dedi. Bu cümlesinin içimi cız ettirdiğini söylemeliyim. Ben de ona, 28 Şubat darbesiyle meslekten atıldıktan sonraki yıllarda gittiğim Mekke’de ve Medine’de kaldığım bir aylık dönemde, Türkiye’yi özlediğimi ve bir süre sonra dönmek istediğimi anlatarak onu anladığımı söyledim. Oysa ben de daha önce Medine’de daha uzun bir süre kalabileceğimi hatta orada yaşayabileceğimi düşünüyordum. Ama gidince öyle olmayacağını anladım, o zulüm dolu yıllarda bile ülkemi özlemiştim. Çünkü insan her türlü koşul ve imkânların üstünde ve dışında olarak ancak duygusal bağ kurabildiği yerleri özlüyordu. Aynı duyguyu Hollanda’ya gittiğimde de hissetmiştim; kulağım hep dışarıdan gelecek bir ezan sesi bekleyip duruyordu. Son olarak bu öğrenciye, kendisini ‘Almanya’da bir Türk gibi mi, Almanya’da bir Alman gibi mi’ hissettiğini sordum. Biraz düşünüp: ‘Ben kendimi daha çok Almanya’da bir Alman gibi hissediyorum’ dedi. Türk olduğu, Almanya’da da Türkiye’de de pek aklına gelmiyormuş.

Burada doğup büyüyen Türk öğrencilerin bir kısmı üç beş cümleden başka hiç Türkçe bilmiyor, anne-babaları ve kardeşleriyle Almanca konuşuyorlarmış. Devlet, okullarda isteyen çocuklara seçmeli olarak ana dillerini öğrenebilme hakkını veriyormuş ancak Türk velilerin büyük kısmı, çocuklara geçmeleri gereken yeni bir ders yükü getireceği için çocuklarının Türkçe dersi almasını istememişler. Bu nedenle şu anda çocuklar pat-çat Türkçe konuşuyorlarmış. Çocuklarıyla Almanca konuşan Türk anne-babalar görmek beni düşündürdü.

Buradaki İslam anlayışlarından zaten Türkiye’den de bildiğim örneklerden de dinledim. Neredeyse her cemaatin/topluluğun kendine özel bir İslam anlayışı varmış. Bunların cemaatten para toplayarak apartman bodrumlarında veya katlarda açtıkları mescitlerden veya gelir daha yüksekse yaptırdıkları küçük-büyük camilerden, kendileri gibi olmayanları dışlıyor hatta onların bazı görüşlerine karşı çıkanları da buralardan açıkça kovdukları oluyormuş. Nerede Hz. Nebi’nin kendisiyle görüşmeye gelen gayrimüslimlere, kendi dinlerine göre ibadet etmeleri için Mescid-i Nebevide yer göstermesi; nerede bu grupların görüş farkı olanları kovdukları yerler. Bu yerlerin, Mescid-i Nebevinin ya da Kâbe’nin bu topraklardaki şubeleri olduğu söylenebilir mi? Buraların bir yerlerin şubeleri olduğu söylenebilir ama Hz. Nebi’nin öğrettiği İslam’ın öğretildiği bir şube olup olmadığı tartışılabilir bir durumdur.

Söz etmeye çalıştığım grupların Türkiye’den de bildiğim ‘kadın’ telakkilerini üzülerek dinledim. Demek ki yaşanılan yerin gelişmişliği ve teknolojik seviyesi, din adına kabul edilen anlayışları değiştirmekte yeterli olmuyormuş. ‘Kadın’ telakkileri konusundaki görüşümü ben de şöyle ifade ettim: Bir kadın olarak Almanya’nın (önceki) Şansölyesi ANGELA MERKEL’İ DAVET EDEMEYECEĞİNİZ HİÇBİR İLKEYİ İSLAM OLARAK ANLATMAMALISINIZ. Bu cümleyi olumlu hale getirelim: Angela Merkel’i davet edebileceğiniz ilkeleri İslam olarak anlatabilirsiniz. (İngiltere’de olsaydım İngiliz Kraliçesi’ni örnek verirdim)  Yani Hz. Süleyman’ın bir devlet başkanı olan Hz. Belkıs’ı davet ettiği, onun da dinlediğinde kabul ettiği İslam’ı. Allah’ın buyruklarını, Allah’ın her konumdaki kadın kulları da duyunca, davetin insan fıtratına uygunluğu nedeniyle: ‘Evet bu gerçekten Allah’ın dinidir’ demelidirler, tıpkı Hz. Belkıs gibi. İster bu çağda isterse sonraki yüzyıllarda mesela uzay çağında Allah’ın insanlığa çağrısını duyanlar: ‘Bu bir erkek dini’ dememelidir; ‘Olur mu öyle saçmalık’ dememelidir; ‘1400 küsur yıl önceki bedevi Arap yaşamının gelenekleri’ dememelidir. Dinleyen kişi, İslam olarak anlatılana ‘Neden?’ dediği anda, onun ‘aklını ve kalbini’ mutmain eden, insan fıtratına uygun cevaplar verilebilmelidir; uzay çağında da…

Sokakların temizliği, trafiğin düzeni ve özellikle pazar gününün sessizliği de beni şaşırttı. Çöpler ev sahipleri tarafından dört türe ayrılarak ilgili kutulara atılıyormuş, eğer karışık atılırsa çöpü alanlar derhal ağır bir ceza yazıyormuş. Kimsenin yola çöp attığını göremedim. Diğer şehirler çok daha temiz, dediler; daha çok temizliği gidince göreceğim, şimdilik bir şehir daha temiz nasıl olur, düşünemiyorum.

Trafik cezaları zaten çok çok ağırmış, bu yüzden kimse kurallara uymamaya cesaret edemiyormuş. Yayaların dahi boş yolda, kendileri için yeşil yanana kadar beklediklerini görünce takdir etmeden edemedim. Sonra öğrendim ışık yanmadan geçerlerse bu tespit ediliyor ve yine çok ağır ceza veriliyormuş. Bir de park yeri düzeni var; evde ve dışarıda. Kimse canının istediği yere aracını koyamıyormuş. Aklıma bizdeki ‘park mafyası’ geldi ama hiç söz etmedim.

Pazar günü de herkes dinleneceği için ses çıkarmak yasakmış. Pazar günü şehir içinde gezdiğimiz yerlerde, sanki bir ormanda gezer gibi kuş seslerinden başka hiçbir ses duymamak beni şaşırtmanın ötesinde mutlu da etti. Yani komşunun sevdiği şarkıları dinlemek zorunda değildi kimse. Müstakil evlerin düzenli çimlerine, çiçeklerine baktım; ‘Kendileri bakarlar bunlara’ dedi arkadaşım. Bahçeler çok güzeldi; düzenlenmiş şekilde ağaç, çiçek dolu, çimler biçilmiş. Taş, beton, demir duvarlar yoktu evlerin çevresinde; yeşil düzgünce budanmış farklı türlerden çam ve çalı türü ağaçlardandı çitler. Arkadaşım dedi ki: ‘Çayırlar ve çitler cumartesi gün biçilir.’ ‘Neden?’ dedim. ‘Pazar günü kişinin kendi bahçesinde bile ses çıkarması yasaktır. Çünkü herkesin dinleneceği gündür. Müzik de öyle’ dedi. Buraya geleli üç gün oldu, kaldığım yer yola yakın ve her gün gezmek için çıktık. Fakat henüz hiç korna sesi duymadım. Ben Ankara’da yaşayan ve yeşil ışık yandığında bir saniye geçince tüm sürücülerin; yeşil ışık yanmasa da kırmızı ışıkta geçip gitmeleri için dolmuşçu ve taksicilerin kendilerine yol verilmesi isteklerinin belirtisi olarak ya da binecek kimse var mı diye sürekli bastıkları korna sesine alışık bir kişi olarak bu durumlardan ne kadar hoşlandığımı anlatamam. Şehirde gürültü kirliliği yoktu. Düşündüm: Bizim ülkemiz de gürültü kirliliğinden tamamen arındırılsa, mesela, gürültü kirliliğinden arındırılmış cumalar olsa ne güzel olurdu.

İş gücü israfının olmadığını düşündüm. Şöyle ki: Süper market arabalarının demir parayla yerinden alınıp daha sonra yeniden getirilip yerine takıldığında paranın geri verilmesi yoluyla sağlanan düzen güzeldi. Petrol tesislerinde, araç sahiplerinin araçlarından inip yakıt olarak ne istiyorlarsa arabalarına kendileri doldurduktan sonra gidip görevliye hangi numaralı pompadan doldurduklarını söyleyerek ücreti ödemeleri de (bunu daha önce de görmüştüm) çok önemli bir iş gücü tasarrufudur. Avrupa’da bu yöntem yaygınmış. Ödemenin yapıldığı yerin kapısı, çalışan güvenliği açısından gece 11’den sonra kapatılıyor ve aracına yakıt alan kişi, ücreti, görevliye dışarı açılan küçük pencereden ödüyormuş. Eğer kişi isterse içerideki görevliye hiç uğramadan ödemeyi kendisi yapıp çekip gidebiliyormuş. Bunu daha da güzel buldum. Yani kendi kendine işleyen bir yakıt istasyonu… İnsanların kendilerinin yapabileceği işleri, kendilerine yaptırmak önemlidir. Bizde petrol tesislerinde kaç tane pompa varsa onun birkaç katı kişinin vardiyalı olarak sıcakta, soğukta, gece, gündüz bunların başında beklemesi demek ki anlamlı ve gerekli bir iş değilmiş.

Büyük kurumlarda, insanların gidecekleri yeri kolaylıkla bulabilmeleri için de yere çok farklı renklerde şeritler çekilmiş. Gideceği yeri soran kişiye ‘Mavi şeridi takip edin’ ya da ‘Kırmızı şeridi takip edin’ denilmesi yeterli oluyor. Üzerinde aralıklarla ok işareti bulunan bu şeridi takip eden kişi, bir daha kimseye sormadan gideceği yere ulaşıyor. Hastane, adliye, üniversite vb. gibi büyük kurumlarda, gideceğimiz yeri ararken yaşadığımız sıkıntılar geldi aklıma. Aslolan her durumda sorun ve sıkıntının adını koyup çözüm yolunu bulup uygulamak değil midir?

Güçlü bir devlet, iyi bir sistem oluşturabilir. Ancak bu sistemi tüm halk ya da halkın çoğunluğu uygularsa sistem başarılı olabilir. Bu nedenle en iyi sistemin dahi düzgün işleyebilmesi için iyi bir eğitim gereklidir. Toplumun genelinden hangi davranışlar isteniyorsa ‘zorunlu eğitim’ yıllarında bunların hepsinin eğitimi verilmelidir. Daha önce de önerdiğim ‘Sosyal Terbiye Dersi’ni bu vesileyle bir kez daha MEB’e öneriyorum. Toplumsal yapının değişmesi sonucu olarak değişen görev ve sorumluluklar nedeniyle MEB bu dersi müfredata koymak zorundadır çünkü ekilmeyen topraktan iyi bir hasat beklemek ancak ahmakların işidir.  

Yukarıda söz ettiğim tüm güzel eylem ve uygulamaların ülkemizde de hiç vakit geçirilmeden aynıyla hatta daha da güzeliyle uygulanmasını halkımızdan ve devletimizden talep ediyorum. (Devam edecek) 27.07. 2022

 

Yorum Ekle
Yorumlar (4)
Betül Öztürk | 28.07.2022 12:18
İzlenimleriniz ve değerlendirmeleriniz çok kıymetli. Devamının gelmesini bekliyoruz.
Yıldız Şenoğlu | 28.07.2022 12:11
Hocam bir de yazınızda geçen bir bölüme binaen bir sorum olacak. Şuraya bırakıyorum ilgilileri için . Şayet Angola Merkel’ i İslama davet edersek hangi cemaate davet edeceğiz ?
Yıldız Şenoğlu | 28.07.2022 12:05
Ayrıca yazı çok güzel olmuş . Dışardan gelen bir gözden yaşadığım yere dair gözlemleri dinlemek güzel ve heyecan verici . Devamını merakla bekliyorum . Sevgiler, selamlar
Yıldız Şenoğlu | 28.07.2022 12:03
Sosyal Terbiye dersi meselesinin altına imzamı atıyor ve Almanya’daki meslek yapma ( Ausbildung ) kavramının da bir şekilde Türk eğitim sistemine karıştırılmasını temenni ediyorum .