metrika yandex

ÇİN MÜSLÜMAN OLSA

Ayten DURMUŞ

31.05.2022

- Çin Müslüman olsa…

- Ne güzel olurdu değil mi, koca Çin!

- Milletlere özel din var mıdır hocam?

- Nasıl yani?

- Mesela Hindu dini, Çinli dini, Yahudi dini gibi.

- Esasında Allah katında milli bir din yoktur. Allah elçileri aracılığıyla insanlara gönderdiği dine kendisi bir isim vermiştir; bu dinin adı İslam’dır ve tüm insanlık içindir. Ancak aralarından elçi çıkan toplumlar, ilerleyen zamanlarda farklı nedenlerle vahyedilen dini, kendi toplumlarının gelenekleriyle harmanlayarak millileştirmişlerdir.

- Yahudiler gibi mi?

- Yahudiler de önceki ve sonraki tüm toplumlar da Allah’ın insanlığa gönderdiği, her yeni elçi aracılığıyla doğru şeklini yeniden bir daha gönderdiği İslam’a aynısını yapmışlardır. İslam evrenseldir ve her elçiye gelen vahiy de böyledir. Ancak elçilerden sonraki her toplum, kavimlerinin görüş ve yaşam tarzlarını dinlerine giydirmişler, böylece içinde vahyin öğretisinin de -en azından- bir bölümünün bulunduğu, o millete ait gelenek, kural ve ilkelerle harmanlanmış yeni bir din oluşturmuşlardır. Böylece Allah’ın tüm insanlığa gönderdiği değişmez değerlerin adı olan İslam, kavimlere özgü milli bir din haline getirilmiş olmaktadır.   

- Peki, Türk toplumu olarak İslam’ı kabulümüzde bizim durumumuz nedir? Biz geçmişte veya bugün Allah’ın dinine mi inandık veya inanıyoruz, Arap’ın dinine mi?

- Tam olarak ne demek istiyorsun anlamadım.

- Galiba ben doğru soramadım. Şöyle sorayım hocam: Şu an Çin’in dini nedir, Budizm galiba değil mi?

- Evet, çoğunluk olarak Budizm.

- Varsayalım ki dünyanın dörtte bir nüfusuna sahip, şu anda da güçlü bir yönetime sahip olan Çinliler, İslam’ı din, Kur’an’ı kitap olarak kabul etme kararı versinler. Birey, aile, toplum ve yönetim olarak yaşamlarında ne gibi bir değişim beklenmesi Kur’an’a uygun ve gereklidir? Yani beklenen değişimin ne kadarı gerçekten Kur’an’ın buyruklarıdır, ne kadarı Arap’ın veya sonraki toplumların İslam’a eklemiş gelenek-görenek, ilke ve kurallarıdır?

- Evet, anladım. Cevap vereceğini bilseydim ben de sana şu soruyu sorardım: Sen neden böyle bir soru soruyorsun?

- …

OLMAK YA DA ARAMAK- GERÇEĞİN PEŞİNDE

- Ben, doğru diye yaptığım, savunduğum, uğruna yıllarca adandığım ve yaygınlaşması için bir ömürdür çalıştığım nice görüş, düşünce ve eylemin çoğunun yanlış, anlamsız, mesnetsiz, gereksiz olduğunu gördüm ve anladım son yıllarımda. İnsan çok fazla yalan ve yanlışla donatılmış bir ortamda dünyaya geliyor. Duygu ve düşünceleri, doğduğu ortamın doğruları, ilkeleriyle biçimleniyor. Bu nedenle gerçeği aramaya, araştırma yetisine ulaştığı ilk anda başlasa bile, onayladığı ve doğru diye yaşadığı yanlışları dahi ayırt edebilmesi neredeyse yaşamı boyunca bitmiyor. İnsan, bir yaşam kılavuzu olarak nebevi öğretiye yönelmek ve ulaşmak istese bile, ona da zaman, zemin ve toplumla mukayyet kemikleşmiş yorumları aşarak ulaşması çoğu kere mümkün olmuyor. Gerçekten çabaladığında bile bu çaba Kaf dağlarını aşmak, kırk kilitli odayı açmak, tek parça kayadan dağları delmek gibi kahramanlık istiyor. Kaç Ferhat çıkabilir ki bunu yapabilecek; bir tane çıktı, o da bir yalanla öldü işte. 

Doğru bilinenlerin çoğu, güçlülerin kurgusundan ibaret. Tabii ki bununla Yaratıcıdan söz etmiyorum; toplumların kendilerine, çıkarlarına göre yeniden oluşturdukları yaratıcı ve din telakkilerinden söz ediyorum. Devletlerin, toplumların, ailelerin, insanların güçlü olanları, güçlerinin yettiği her alanı kendilerine göre düzenlemiş, bu düzeni koruyacak ilkeler hazırlamış; bu ilkelerin geçerliliği için gerektiğinde yaptırım uygulayacak yasa ve silahlı gücü de oluşturmuşlardır. İşte tüm düzenin bu şekilde oluştuğu bir ortama, zamanın bir anında insan giriyor ve çıkıyor. ‘Doğru ve yanlış, gerçek ve yalan, iyi ve kötü, zararlı ve yararlı, güzel ve çirkin’ kabulleri bakımından bir kişi, var olduğu ve hepsinin ilahî hakikatler olduğunu sandığı bu koşullarda ne kadar sorumlu olabilir ki? İnsan kendi eylemlerindeki yanlışları dahi bilinçlice uğraştığı halde bitiremezken toplumsal yalan ve yanlışlarla uğraşmaya ne kadar güç yetirebilir? Yaşam, yalanlardan sıyrılıp gerçeğe ulaşmak için yetmiyor sanki. Belki de ölüm bu yüzden gerekli, bu yüzden var. Bilmiyorum.

Ben de önce yıllarca yanlışları, ‘ilim’ diye öğrendim, ezberledim, yaşadım. Sonra bunların ‘yanlış’ olduğunu öğrendim. Ama bu yanlışları hayatımdan silmek için bile hayatımın yetmeyeceğinin farkındayım. Hatta yanlış ve mesnetsiz olduğunu anladığım bir sürü konuda, doğru söyleyebilecek kadar cesaretim var mı ondan bile emin değilim. Çünkü geçmiş tecrübelerim bana gösterdi ki toplum, kendi yanlışlarına yanlış diyenleri ‘sapkın’ diyerek cezalandırıyor. Ben Allah’ın elçilerinin bile her birine içinden çıktığı toplumların ‘sapkın’ dediğini biliyorum. Oysa ben, ne bir elçiyim ne de ‘وَاللّٰهُ يَعْصِمُكَ مِنَ النَّاسِۜ : Allah seni insanlardan koruyacaktır’ (5/67) buyruğunun muhatabıyım. Evet, benim de bir sorumluluğum var ve ben de bunun farkındayım. Bu sorumluluğun gereğini de ömrüm oldukça yerine getirmeye çalışacağım. Ancak yine de ben ‘اِنَّ اِبْرٰه۪يمَ كَانَ اُمَّةً قَانِتًا لِلّٰهِ حَن۪يفًاۜ: İbrahim, gönülden boyun eğen, Allah’ı birleyen bir ümmetti.’ (16/120) tanımının herkes için söz konusu olamayacağının da farkındayım; yani benim tek başıma bir ümmet olamayacağımın… 

- Nereden nasıl anladınız tüm bu buyrukların sizin için geçerli olmadığını? Siz onlar gibi olacak ve yaşayacaksınız ancak onlara söz verilen bu müjdeler sizin için geçerli olmayacak öyle mi? Bu durumda bu anlatımlar gerçekten de müşriklerin iddia ettiği gibi ‘أَسَاطِيرُ الأَوَّلِينَ : Esatirül evvelin/ Öncekilerin destanlaşmış öyküleri’ (16/24) olmaz mı? Siz böylece zımnen onları doğrulamış olmuyor musunuz? Sonrakiler için bir anlamı olmayan bu açıklamalar Kitapta neden var o zaman?

- …

(Bir gerçeği farklı yöntemlerle gündeme getirmek mümkündür. Buna sözün ve kalemin yani edebiyatın gücü denir. Bu ikisini doğru kullanabilmek büyük bir lütuftur. Bu lütfun kaynağı şöyle açıklanır: عَلَّمَهُ الْبَيَانَ ﴿٤﴾ : Ona konuşmayı öğretti. (Rahman 4); اَلَّذٖي عَلَّمَ بِالْقَلَمِۙ ﴿٤﴾ : Kalemle (yazmayı da) O öğretti.’ (Alak 4)  عَلَّمَ الْاِنْسَانَ مَا لَمْ يَعْلَمْۜ: (Böylece) İnsana bilmediğini öğretti.’ (Alak 5). ‘Âlemlerin Rabbine hamd olsun (Zümer 75).)

Yorum Ekle
Yorumlar
Henüz Yorum Eklenmemiş