metrika yandex
  • $19.03
  • 20.81
  • GA0

Akademisyenler, Bilgi ve Ahlak

Yusuf YAVUZYILMAZ

08.01.2023

Genel kuraldır, bilgide derinleştikçe mütevazilik artar. Peki, bizim akademisyenlerin çoğunun benliğine sinmiş olan akademik kibrin sebebi nedir? Bilginin sığlığı mı, yoksa kişilik ve ahlak sorunu mu? Sanıyorum bilgi üzerine kurdukları tekelin kırılma ihtimali onları saldırgan ve tahammülsüz yapıyor. Oysa bilgi başkalarının üzerine hegemonya kurma aracı değildir, Varlığı, ve hikmeti arama arayışıdır.

Tarih boyunda bilgi, ahlak ve insan ilişkileri üzerinde durulmuştur. Bilginin en önemli unsurlarından biri de anlamaktır. Gazali'ye göre anlamanın önündeki engeller; " Dünyevi unsurlardan kurtulmamak ve halis bir kalp ile ona yönelmemek, en önemlisi de belirli bir bakış açısının (mezhebin) ön kabulleri ve taklitçiliği ve taassubuyla okumaktır. Bunlara ilaveten sadece okuma şekillerine ve harfleri çıkarmaya kendini vermek de anlamayı zorlaştırır. Bu engelleri aşarak temiz bir kalp ile okunduğu zaman Kur'an'ın anlamları keşf olabilir ve esrarı da çözülebilir." (Mehmet Vural/ İslam Felsefesi Tenkit Donemi, Elis Yayınları)

Şatibi, ilim sahiplerinin temel sorununun bilgiden ziyade ahlak olduğunu belirlemektedir. "Şeytan, ilim sahiplerinin dili ile dalâlet ve sapıklığa davet edecektir." Muaz ibn Cebel bir gün şöyle demişti: "Sizin arkanızdan fitneler olacaktır. O zaman mal çoğalacak, Kur'an açılacak, mümin, münafık, erkek, kadın, hür, köle küçük, büyük, herkesin elinde Kur'an olacak, içlerinden biri şöyle diyecek: Ben Kur'an okuduğum halde yine de kimse bana uymuyor. Anlaşılan o ki, ben Kur'an'dan başka bir şeyi onlara uydurmadıkça bana uymayacaklar. Böyle bir kişinin uydurduklarına tabi olmaktan sakının! Zira onun ortaya attıkları dalâlet ve sapıklıktır. Ben sizi bilgili kimselerin ayaklarının sürçmesine karşı uyarıyorum. Çünkü şeytan, ilim sahiplerinin dili ile dalâlet ve sapıklığa davet edecektir. Münafık da bazen doğru söz söyleyebilir." ( İmam Şâtıbî, 'el-i'tisâm)

Bilgi ahlak ilişkisindeki en önemli sorunlardan biri de otoriter yönetimlerin baskılarıdır. Baskı, insanı gerçek davranışlarını gizlemeye ve ikiyüzlülüğe sürüklediğinden ahlaki değildir. Totaliter yönetimler, insanları baskı altına alıp amaçladıkları doğrultuda baskıladıkları için insan ontolojisine aykırıdır.

İslam inancında "dinde zorlama yoktur" ilkesi, ahlaki ve siyasi sorumluluğun temel ilkesidir. Her şeyin en doğrusunu bilen Yaratıcı bile koyduğu ilkelere insanın uyup uymamasını kendi iradesine bırakmaktadır.

Öte yandan düşünce tarihi boyunca tartışılan, herkesin mutlu olacağı bir yönetim arayışı ve bu konuda tasarlanan olumlu ütopyalar, insanın ontolojisi gereği mümkün değildir. Ancak ideal bir yönetim arayışı sürecektir.

Aslında ütopyalar öz itibarıyla insan ontolojisini değiştirmeye dönük totaliter modellerdir. Faşist, sosyalist ve dini monarşiler, özgürlük ve çoğulculuğu reddettikleri için kuşkusuz diktatörlüktür. Bu yönetimlerin meşru olmaması çoğulculuk ve özgürlüğü yok etmelerinden dolayıdır.

Özgürlük yoksa sorumluluktan söz edemeyiz. İnsanların yaptığı tercihlerinden sorumlu tutulabilmesi için tercihlerini özgürce yapabilmeleri gerekir. Bu siyaset ve ahlaki eylemler için ön koşuldur.

Demokratik yönetimleri diğer yönetim şekillerinden öne çıkaran ilke özgür tercihlere dayanmasıdır. Kuşkusuz bu tercihleri manipüle eden olgular siz konusu olabilir. Ama yine de demokrasi diktatörlüklere, tek parti yönetimlerine, askeri ve yarı askeri diktatörlüklere karşı çok daha meşrudur. Demokrasinin meşruiyeti özgürlüğe dayanmasıdır. Bir eylemi ahlaki yapan iyi ve kötü olması değil, bireyin özgürce eylemde bulunabilmesidir.

İslam dünyası, siyasi anlamda çözüm üretme yeteneğini uzun süredir kaybetmiş bulunuyor. Bu durumun temel nedenlerinden biri özgür düşünceyi engelleyen otoriter yönetimlerdir. "Haksızlık yapan dilsiz şeytandır" . “Haksızın diline, inancına, kültürüne, cemaatine, partisine bakılmaz.” Bu ilkeler muhafazakar dindarlar tarafından neredeyse ihmal ediliyor. Soru şu: Hangi maddi ve manevi kazanç ya da kazanım bu ilkeyi çiğnemeyi meşru gösterebilir?

Müslümanların en üstün tarafı ahlakları olmalıdır. Ahlaki üstünlük kaybedildiğinde dünyaya verecek hiçbir mesaj kalmaz. Bu anlamda başta Türkiye olmak üzere İslam dünyası derin bir ahlak krizinden geçiyor.

Ekonomik, hukuki, kültürel bütün sorunlar ahlak kriziyle doğrudan bağlantılıdır. Ahlaki eylemler bir yandan da özgürlük ile bağlantılıdır. İslam dünyasında büyük ölçüde özgürlük sorunu vardır.

Hilafet/ saltanat modelinin İslami alt yapısı Maverdi ve İbn Cema ile İslam dünyasına giren Fars kökenli Ardeşir itaat kültüründe, modern alt yapısı ise Hegel siyaset felsefesinde karşılığını buldu. Türkiye Cumhuriyeti bu klasik ve modern sentezin bir ürünüdür.

Müslümanların en büyük sorunu karşıtlarını merkeze koyarak içinde bulundukları olumsuz durumu açıklama gayretidir. Oysa yapılması gereken kendini merkeze koyarak açıklama biçimidir. Çünkü müslümanlar tarihin özneleri olmak durumundadır. Özne olma durumunu kaybeden nesneleşir ve başka güçlerin aparatı haline gelir. Müslümanların en büyük sorunu, dünyanın egemen güçlerinin onları sevmemesi değil, birbirlerini sevmemeleridir.

Hariciler ehli kitap diyerek Hıristiyanlara dokunmuyor, ama kendisi gibi düşünmeyen Müslümanları katletmekten çekinmiyordu. Günümüz de çoğu müslüman İslam düşmanı güçlere tek bir söz etmezken "müşrik ve tekfir" kavramsallaştırması ile sadece kendisi gibi düşünmeyen dindarları hedef almaktadır. Üstelik bu kavramsallaştırma ile Müslümanların tarihi, birikimi yok sayılmakta ve kardeşlik bilinci zedelenmektedir.

Dinin güncel yorumu konusunda en çok karşılaşılan sorunlardan biri dinin araçsallaştırılmasıdır. Araçsallaştırma, öncelikle bir ahlak sorunudur. Bir ayeti alıp kendi düşüncelerine hizmet edecek şekilde yorumlamak, dinin araçsallaştırılmasında en etkili yöntemdir. Ayetleri referans verirken çok dikkatli olmak, nüzul sebebini, tarihle buluştuğu koşulları ve diğer ayetlerle ilişkisini incelemek gerekir. Tekil ayetlerden Kuran bütünlüğüne aykırı yorumlar üretilebilir.

Hariciler "Hüküm Allah'ındır' ayetinde yola çıkarak, Hz. Ali ve taraftarlarının kafir olduğu ve katledilmeleri gerektiği sonucunu çıkarmışlardı.

Dinin en çok ilgilenmesi gereken sorunlardan biri devletin konumu ve devlet- birey ilişkileridir. Bu anlamda İslam'ın nasıl bir toplumsal düzen talep ettiği sorunu önemlidir.

Devletin en yüksek değer olduğu yerde, bu yapının denetlenmesi bir hayli zordur. Bu durumda devletin çıkarlarının adaletin önüne geçmesi yadırganmamalı. Modern devlet Hegel'in tasarımıdır ve Tanrısal olanın( ide, geist) yeryüzüne yansımasıdır. Diğer bütün inançlar bilgiler, öğretileri, felsefeler onu desteklediği ölçüde değerlidir.

Türk devlet geleneği de büyük ölçüde devletin kutsallığı üzerine oturur. Bu anlayış bütün ideolojilere sinmiştir. Zihniyet dönüşümü kolay değildir, uzun bir entelektüel süreç ve mücadele gerektirir.

İslam dünyasının en büyük sorunlarından biri de yaşanılan zamana ait olmayan metafizik sorunlar etrafında tartışma üretmesidir. “Mehdi ne zaman gelecek, Hz. Adem'in babası var mı, cennet köşklerinin yapısı nasıldır, Allah ahirette görülecek mi ?" soruları üzerine yoğunlaşmaktan çok adalet, yoksulluk, liyakat sorunları üzerine yoğunlaşmayı önemsemek gerekir. Metafizik tartışmalar, insanın önünde duran yakıcı sorunlardan uzaklaşmasına neden olabilir. Gözünün önünde adaletsizlik, yolsuzluk, gelir dağılımında haksızlık, özgürlük, otoriter yönetimler, insan hakları sorunları durduğu halde metafizik sorunlarla ilgilenmek sorunları daha da derinleştirmektedir.

Ali Şeriati'nin Ashab-ı Kehf için yaptığı çarpıcı yorum nereye odaklanmamız gerektiği hakkında fikir vericidir: "İnsanlık tarihinde yer almak üzere onlara eşlik eden bir köpeğin geride kalan hatırasına karşılık, bu yedi kişiyi tek başına bırakıp Dakyanus' un gücünün gölgesinde ve kendi hayatlarının ebedi olmayan lezzet sofrasında kalakalan bütün o insanlardan bir 'teki bile hatırda kalmamıştır. " (Muhtelif Eserler I, Ali Şeriatı, Fecr Yayınları)

Derin teorik tartışmalara gerek yok. "Yardıma muhtaç olan için ne yapıyorsun veya en son bir yetime ve yoksula yardım ettin?" gibi sorular  " Hz. Adem'in babası var mıydı?" sorusundan çok daha değerlidir. Çünkü sonuçsuz ve bitmez tükenmez teorik tartışmalar sadece insanların enerjisini boş yere tüketmiyor, aynı zamanda gündelik sorunlara yoğunlaşmayı da engelliyor. Gündelik sorunlara çözüm üretmeyen bir dinin yaşaması mümkün değildir. Bu din,  ancak tarihin ve antropolojinin konusu olabilir.

Devlet, güvenlik ve otorite merkezli Türk-İslam siyasal aklında sivil toplum örgütleri neye karşılık gelir? Hak arama aracı mı, yoksa fitne odağı mı?" Ebu Halife'nin Halife tarafından teklif edilen kadılık makamını reddetmesi, kuşkusuz sivil ulema ve devlet arasındaki ilişki ve mesafe bakımından önemlidir. Ebu Hanife'nin bu görevi hangi gerekçelerle reddettiği üzerinde önemle durulmalıdır. Öte yandan büyük hukukçu İmam Ebu Hanife öldüğünde vasiyeti müthiştir ve bu vasiyet görevi niçin kabul etmediği hakkında ipuçları vermektedir: " Beni gasp edilmemiş bir toprak parçasına gömün." Ebu Hanife'nin gasp edilmiş olarak tanımladığı topraklar neredeydi, sorusunun peşine düşersek, bu toprakların halifenin hükmettiği topraklar olduğunu görürüz.

Reel siyasetin bütün olumsuzluklarını, yaşadıkları gayri ahlaki ilişki biçimlerini hayatın gerçekleri olarak kabul ederek, ideal ve ahlaktan söz eden herkesi hayalperest olarak nitelendirenler, kendilerine ahlaki ilkelerin hatırlatılmasından son derece rahatsızdırlar. Bu tiplerin genel savunusu, hangi dünyada yaşıyoruz felsefesi üzerinden yapılmaktadır.

Elde ettikleri bürokratik makamlar ve kazançlarını sağladıkları ticarete, en yakınlarının bile üzerine bastıkları bir süreç sonunda sahip oldukları için, yaşadıkları ahlak dışı ilişkileri savunmaya çalışıyorlar.

Hayat boyu mücadele edilen ahlaki değerlerin basit bir bürokratik makam elde etmek için harcanıyor olması derin bir ahlak krizine işaret ediyor. Bu ahlak krizine direnmeleri gereken ise ilim ehlidir. Kriz ilim ehlini de vurmuş ise sorun çok daha derin ve çözülmesine bir hayli zordur.

İlim ehlinin bir önemli özelliği de kullandığı dildir. İçinde doğduğumuz andan itibaren düşüncemizi şekillendiren “dil” başkalarına karşı olan önyargılarımızı da besliyor. Ne yazık ki, zihniyet dünyasının dile yansıdığı olumsuz bir " Ermeni", "Arap" ve “Kürt” algısının varlığı açıktır. Bu yansıma "Ermeni Dölü", "Ne Şam'ın Şekeri Ne Arabın yüzü", “ Kürt ne bilir bayramı, fır fır içer ayranı”, “Kürtten evliya koyma avluya” “Gavura bakınca Kürt Müslüman görünür” gibi ifadeler dile yerleşmiş ötekileştirme örnekleridir. Kürt sorununun çözümünde yeni bir barış dili oluşturmak kadar, yerleşik dildeki aşağılayıcı ifadeleri de ayıklamak son derce önemlidir. Çünkü dil zihniyetin aynasıdır.

İlim ehli ve akademisyenler, devletin resmi sözcüleri değil, hakikatin izleyicileridir. Sahip olduğu ilmi siyasal iktidarın hizmetine sunan alim, Ebu Hanife’nin varisi olamaz. Ebu Hanife, Hz. Peygamberin “Alimler Peygamberlerin varisleridir” dediği alimlerdendi. Bundan dolayı zamanın siyasal iktidarından gelen her tür baskıya göğüs gererek hakikatin temsilciliğini yapmıştır. Siyasal iktidarın kendi ilmi otoritesi üzerinden yaptıklarını meşrulaştırmasına, resmi kadılık görevini kabul etmeyerek, izin vermemiştir.

Yorum Ekle
Yorumlar
Henüz Yorum Eklenmemiş
Çok okunan haberler
Çok okunan yazılar