metrika yandex

Neden Kadınlar Daha Fazla Boşanıyor[1]?

Ahmet Hakan ÇAKICI

28.05.2022

BBC boşanmalarda kadın boşanmalarının erkek boşanmalarına oranla çok daha fazla olmasına dikkat çekerek bir haber yapmış. Habere göre ABD'de 50 eyaletin tamamında herhangi bir neden göstermeden "canım ayrılmak istiyor" diyerek ayrılmak mümkün. Boşanmalardaki bu serbestiyet ve kolaylık kadın boşanmalarını %70'lerin üzerine çıkarmış ancak Üniversite eğitimi almış kadınlarda oran daha da yükselerek %90'ı buluyormuş. Hiçbir sebep göstermeden ayrılmanın yasal hale geldiği İngiltere ve İskoçya’daki boşanmaların da %62’sini kadınlar talep etmiş. Eğer bu rakamlardan tarafların beraberce karar verdiği anlaşmalı boşanmaları da çıkarırsak tek taraflı erkek boşanma rakamları neredeyse YOK hükmüne düşüyor.

Türkiye’de de durum farklı değil. 2020 yılı istatistiklerine göre boşanmaların %65’ini kadınlar istemiş. İki tarafın ortak boşanma davası açtığı durumlar %25, erkeğin tek taraflı açtığı boşanma davası oranı ise sadece  % 8[2]. Bu rakamdan aldatma sebepli boşanmaları da düşersek, erkeklerin genel olarak evliliği sürdürmek için kadınların aksine son ana kadar direndikleri düşünülebilir.



Peki, modern kadınlar neden boşanıyor?
Yazıda bu duruma sebep olarak düşünülenler şöyle özetlenmiş:
- Ekonomik olarak bağımsız, parası olan kadın, erkeği idare etmek istemiyor. Erkeğin idare edilmesi gerektiği yerde boşanmayı tercih ediyor.
- Eğitim alan kadın haklarını daha iyi biliyor. Dolayısı ile haklarını arayıp boşanabiliyor.
- Eğitimi ve ekonomik bağımsızlığı olan kadın, haklarını ve beklentilerini savunmak için erkekle çok daha kolay çatışmaya girebiliyor. (Dolayısı ile daha çok huzursuzluğa maruz kalıyor.)
- Boşanmada kadınlara Pozitif Ayrımcılık (aleni adaletsizlik) yapılarak çocuğun kadına verilmesi, ayrılığın bitmez nafakalarla ödüllendirilmesi, düğün takıları, mal paylaşımı vs. kadını boşanmaya karşı cesaretlendirirken erkeğin boşanmasını engelliyor.
- Kadınların evlilikten beklentileri erkeklerden çok daha yüksek olduğu için "Hamuru odundan yoğrulmuş erkekler" kadınların ruhsal ihtiyaçlarını karşılayamıyor ve kadınları hayal kırıklığına uğratıyor.
- Çalışan kadınların hem çocuk, hem ev hem de koca ile uğraşmaları onları daha stresli ve yorgun yapıyor. Dolayısı ile evliliği götüremiyorlar.
- Kadınlar daha çok arkadaşa sahip oldukları için, dertlerini daha çok kişi ile paylaşıyor ve böylece korkularını aşmakta ve boşanma için cesaretlenmede daha çok destek görüyorlar.
- Erkekler boşanınca çok ciddi bir refah düşüklüğü ve yalnızlık sorunu yaşadıkları için, boşanmada ilk dönem için durumunda ciddi bir değişiklik olmayan kadın, erkeği cezalandırmak için bu yola başvuruyor. (Ancak bu uzun vadede değişiyormuş: Özellikle yaş ilerlediği, yalnızlık çöktüğü ya da tek ebeveynliğin zorlukları çocuklu kadınların üzerine geldiği zamanlarda kadın çok daha büyük sıkıntıya maruz kalıyormuş.)

Bizim Kanaatlerimiz Farklı:

Şahsi tecrübelerimiz bize, bu tespitlerin haklılık payı olsa da çok eksik olduğunu söylüyor.
Zira bizim kanaatimize göre problemi salt materyalist sebeplere indirgeyerek meselenin bir yönünün de fıtrat kaynaklı olduğunu unutmak bir aldatma değilse bir aldanıştır. Kanaatimize göre dinlerin erkeklere boşanma hakkı verirken, kadını bu hakkı kullanmak için illa bir aracıya zorlamasının/yönlendirmesinin bir sebebi var. Hatırlatmak istiyorum: Dinler, boşanma hakkını erkeğe vermesine ve KADINLARIN boşanma taleplerini KETLEMESİNE rağmen geçmişin İslam ülkelerinde de KADINLARIN boşanma oranı erkek boşanmalarından daha fazladır. (%55'lerdedir. Wael Hallaq, İslam Hukukuna Giriş, Pınar Yayınları)

Çevremden gördüğüm, gözleyebildiğim kadarı ile;

- Genelde erkek boşanmıyor, kadın boşanıyor. Erkek, eğer aldatma yoksa ya da kadının “cinsellikle erkeği terbiye etme” çabası, erkeği zıvanadan çıkaracak boyuta erişmemişse veya kadın evi terk etmemişse boşanmıyor. İşler sarpa sardığında kolayca hâkim önüne çıkan genelde hanım efendiler oluyor.


 
- Kadınların kararları genelde ANLIK ya da dönemsel ve kararsız; değişebilir nitelikte. Eğer erkek boşanma kararı almışsa büyük bir ihtimalle geri dönüşü olmayan bir karar vardır önümüzde. Ama kadın boşanma kararı almışsa, o arada gelişen ya da kadının ruh halini etkileyen bir şey kadının kararını kolayca değiştirebiliyor.

Bu durum intihar vakalarına benzetilebilir. Kadın intihar girişimleri erkeklerden 4 ila 20 kata kadar fazla. Ancak intihar sonucu ölümlerde erkek ölümleri, 2,5 ila 4,5 kata kadar daha fazla. Kadın genelde ölmek için değil; "Bana yardım edin!" diye feryat etmek için intihar girişiminde bulunurken; boşanırken de genelde boşanmak için değil, ERKEĞİ TERBİYE etmek için dava açıyor, gibime geliyor.(Tabi ki her vaka böyle değil)
- Erkek boşanınca boşanıyor. Ancak kadın boşanınca erkeğin, terbiye olup arkasından gelmesini beklediği için boşanma çoook uzun zamana yayılabiliyor. 20-30 sene sonra bile (Eğer yeni bir evlilik kurmamışsa.) kadın, kafasının içinde adamla kavga etmeye, hesaplaşmaya devam ettiğinden, yolunu tamamen ayırmaya muktedir olamıyor.

- Toplumsal Rollerin kırılması ve geleneğin dağıtılması kadın ve erkeğin sorumluluk alanlarını da dağıttığından, çiftler, nerede ve nasıl davranacağını, kimin sorumluluğu nerede başlıyor ve nerede bitiyor, bilemiyor. Bu da İKTİDAR ve KEYFİ alanları herkesin istediği, zahmet ve sorumluluk alanlarını, diğer tarafın üstlenmesini beklediği bir modeli dayatıyor. Böylece evliliğin her alanı bir çatışma ve güç mücadelesi arenasına dönüşüyor.

Geleneğin, ‘Dış işlerini’ erkeğe, ‘İç İşlerini’ kadına sorumluluk olarak tanımladığı modelde herkes kendisinin ve karşıdakinin sorumluluk alanını bildiğinden geleneksel ailede hiçbir zaman sorun olmayacak konular, modern ailede “Kimin dediği olacak?” savaşına konu olup gündemden hiç düşmüyor.
- Kadın daha çok parça odaklı bakıyor. Tek boyutlu, çok yönlü düşünmekte zorlanan bu bakış bütünü görmekte zorlansa da parçada detayı yakalayabiliyor. Bu nedenle mesela bir eve girdiğinde evdeki vazonun yerinin değiştiğini, perdelerin yenilendiğini, yerdeki tozu, ütüsüz kumaşı, koltuktaki lekeyi hiç bir özel çaba sarf etmeden kolayca fark edebiliyor. Erkek bunların hiç birini (eğer özel bir gayreti yoksa) fark edemez. Ama bir daha gittiğinde, o evi hanımefendiden çok daha kolay bulur ya da evin içindeki huzursuzluğu fark edebilir. Erkeğin genele ve çok fonksiyonlu bakma yeteneği ayrıntıları kaçırmasına neden olsa da, aynı anda bir kaç faktörü düşünerek birleştirmesi gereken, mesela, arabayı geri geri park etme gibi işleri kolayca yapabilmesini sağlıyor. (Kadın erkeğin yaptığını yapamaz demek değil bu: Erkeğin kolayca yaptığı çok fonksiyonlu işleri, kadın yaparken çok daha fazla gayret ve dikkat sarf etmesi gerekir, demek bu. Tabi tersi yani parçada dikkati gerektiren işler de erkekler için ekstra gayret gerektirir.)
Büyük fotoğrafı görmekte zorlanması, ama parçanın detayları ile zihninde çok net olması hanım efendileri genele şamil konuları bile kendi özelleri ile karşılaştırarak anlama gayretine sevk ediyor. Bu nedenle çok sık olarak, hanım efendilerle “genel bir konuyu konuşmak” hanım efendinin özelindeki bir “olayı” konuşmakla aynı şeye dönüşebiliyor. Ya da hanım efendi, çok genel bir olay hakkında değerlendirmede bulunurken aslında kendi özelindeki bir hadiseyi konuşuyor olabilir.
Dolayısı ile kadın ile erkek kavga ettiklerinde çok nadir olarak aynı zemindedirler. Yani birçok erkek kadının niçin mahkemeye gittiğini dahi anlamamış olabilir. (Kadın da erkeğin neden huysuzlandığını anlamakta zorlanır.) Zira kadının o konuya verdiği önemi onun vermesi (Kendine özel bir zorlamada bulunmuyorsa) mümkün değildir. (Aracılar bu noktada çok önemli bir işlev görebilir.)

- Detay ve detaydaki ayrıntıları takip edebilen fıtratı nedeniyle kadın, yıllar geçse bile erkeğin hiç umurunda olmayacak, ona çok gereksiz gelen ayrıntıları takip edebilir. (Doğum günü, yaş günü, evlilik yıl dönümü, alınan hediyeler, takılan takılar, edilen laflar vs.) Erkeğin gördüğü geniş fotoğraf içinde fark edilmesi oldukça zor bu ayrıntıların, erkekte gerçek bir karşılığı yoktur. (Medyadan İyice eğitilmemişse) Ancak parçayı, parçadaki ayrıntıyı genelle özdeşleştiren, dikkatini yoğunlaştırdığı parçanın arızasını GENELİN bozukluğu olarak gören, o parça düzeldiğinde de genelin düzeldiğini kabullenen kadın için bunlar hayati meselelerdir.

Bu sebeple olsa gerek erkekler ekseriyetle, evliliği, eksiklikleri ile en baştan kabul ettiklerinden çıkan arızları ‘işin doğası’ kabul edip, idare etmeyi, sorun etmemeyi tercih edebilirken, hanım efendiler parçada gördükleri arızayı genele hamledip her şeyin bozuk gittiğini düşünebiliyorlar. -Erkeğin anlayamayacağı şeklide- O parça düzeldiğinde de her şey düzelmiş oluyor.
 
- Kadından, eğitim hayatı boyunca ve iş hayatında ama özellikle erkek yoğun ortamlarda çalışmaya başlayınca erkeklerle mücadele etmesi, onlar gibi olması, onların yaptığı her şeyi, onlar gibi başarması isteniyor. Hem medyanın hem iş dünyasının hem hâkim feminist ideolojinin dili, kadının kadınsı ve kadını erkek karşısında güzelleştiren hallerini (işve, cilve naz, edep, utanma, ar, yumuşaklık, şefkat, merhamet, ilgi, ağlayabilme vs.) zayıflık görüp, aşağılıyor ve hakir görüyor. Onu sert, güçlü, dayanıklı, acımasız olmaya davet ve teşvik ediyor. Bu süreç kadının, KADINLIĞINI alan onu ERKEKSİ, erkeğimsi olmaya zorlayan bir süreç.

Bu süreçler sonucu ortaya çıkan erkeğimsi ile erkeğin, uzun süreli birlikte olması çok zor olduğundan evliliğin dağılması da kolay oluyor. (Tabi bu sürecin tersi de işliyor: Erkek de kadına yanaşıp, kadınsılaşabiliyor. Kadının da bir kadınsı ile birlikte olması çok zor.)
Erkekteki erkeksilik doğal olduğundan riskin, tehdidin, çevredeki diğer erkeklerin tepkisini dengeleyebiliyor ve gereksiz, lüzumsuz çatışmalardan uzak durabiliyor. Ancak erkeği taklit eden erkeksi kadın, sürekli bir cedelleşme ve boğuşma haline düşüyor. Zira erkeğin güçlü ve erkek olduğunu ispat etmesi gerekmezken, güçlü kadın kendini, sürekli erkek gibi ve güçlü olduğunu ispat etmesi gereken bir psikoloji içinde buluyor. Bu çok ağır ve kaldırılması zor bir yüke ve ALIŞKANLIĞA dönüşüyor.

Kadın, KADINSILIĞINI kaybettikçe vücudunu sergileyerek ya da gittikçe daha hırçınlaşarak (erkek düşmanı kesilerek) farkı kapatmaya çalışıyor. Bir göz süzme ile erkeği ardında koşturabilecek kadının, vücudunun en dip köşelerini sergileyerek erkeğin dikkatini çekme çabasına girmesi, yitirilen kadınlıktanmış gibi bana geliyor.

- Erkek kolay unutabilirken, hatta bir önceki kavganın ne hakkında olduğunu, neden küstüklerini bile hatırlamakta zorlanırken; hanımefendiler, parça üzerindeki ayrıntılı dikkat yetenekleri ile tanıştıkları andan itibaren olumsuzluklar defteri tutmaya, gerektiğinde ortaya çıkarılmak üzere bir köşede biriktirmeye ve her çıkan yeni sorunda bunları gün yüzüne çıkarmaya ve hatırlatmaya meyillidirler[3].

Erkek, sürekli unuttuğundan SORUN da biriktiremiyor. Ancak kadın, her sorunu bir öncekinin üzerine eklediği ve unutmayı beceremediği için her canı sıkıldığında daha da büyüyen bir sorunla karşı karşıya kaldığı hissine kapılıyor. Bu durumda onu çok daha kolay mahkemeye götüren etkenlerden biri olarak anılabilir. (Boşanmak isteyen kadının bir aracıya yönlendirilmesini bu noktadan da düşünmek gerekir sanırım.)

- Erkeği cezalandırmaya odaklanmış/kilitlenmiş, geleceği görmekte zorlanan kadın genelde BOŞANMANIN ne demek olduğunu ancak 1. seneden sonra anlıyor. Geriye dönmek, düzenini yeniden kurmak istese de geçen sürede erkek yeni bir düzen kurduğundan ya da iki tarafın da kuyruk acıları çok olduğundan, düzen, yeniden kurulamıyor.
Ancak bunlar genel olarak hanım efendilerin fıtraten zaafları iken MODERN kadının başında çok daha büyük bir bela var düşüncesindeyiz.
Daha da büyük bela!
Kadın, modern kültür tarafından “tüketim nesnesine” dönüştürülmek üzere hedefe oturtulmuş bir figür olarak, medya üzerinden avlandığında, BEKLENTİLERİ, bir evliliğin ya da beraberliğin taşıyabileceğinin çok fevkinde SUNİ bir şekilde şişirilmiş oluyor. Bunun gerçek hayata uyarlanması mümkün değil. Üstelik modern hayatın, “Tüketmek için Tüketme Kölesinin” EGOSU -hem erkek hem kadın bazında- şişirilmiş ve BENCİLLİK, tapınılması gereken bir Tanrıya dönüştürülmüş olduğu için herhangi bir insani beraberliği istese de- uzun süre idare etmesi mümkün değil.
Üstelik medyaya hâkim Modern Feminist Dil, aileyi bir bütün olarak, kadınla erkeği aynı bütünün ‘farklı’ ancak ‘birbirini tamamlayan’ birer uzvu olarak görmeyi reddederken; erkeği ve kadını birbirlerine “eşit” ve “aynı” olan, birbirleri ile HAK ve GÜÇ kapma mücadelesine girmiş iki rakip olarak tanımlıyor. Güçlü kadın gücü, kocasıyla veya babasıyla gireceği mücadele için biriktiriyor. Bu yolla bu zokayı yutmuş kadını, (dolayısı ile erkeği) “kim patron olacak“ cedelleşmesinin/boğuşmasının içine itiyor.
Hâlbuki şehvetin arzu dolu günleri geçip gidip, kendi ile baş başa kaldığında fark eder ki insan, ancak hizmet edebildiğini, üzerinde emek biriktirebildiğini uzun süre sevebiliyor. Ancak hizmet etmekten keyif aldığı birine bağlanabiliyor.
Ancak sevgi de yetmez. Çünkü evliliği taşıyan kurum sevgi değil, SAYGI ve HÜRMETTİR. Birbirini sevmeyen ama saygı gösterenler, birlikteliklerini sürdürebilirler ancak birbirlerine sevseler de birbirlerine saygı göstermeyenlerin bir arada olmaları mümkün değildir. Zira insan, eşref-i mahlûkattır, Kudret’in ruhuna misafirlik eder, hayvan değildir. Kudretten ilhamını alan o ruh saygı görmediği yerde duramaz. SAYGI olmadan insanlarla değil ancak kedi, köpekle beraber olmak mümkündür.  Sanırım saygı ve hürmet etmekten aciz modern insanın kedi köpeğe mahkûm edilmiş olması bir rastlantı değildir.  

(Bu satırları okurken dahi Modern insan muhtemelen, “Heh işte! O, bana saygı göstermiyor” diye okuyabiliyor. “BEN nasıl saygı ve hürmet dolu biri olabilirim?” derdine düşemiyor. Çünkü ALMANIN ön şartının vermek olduğunu, hatta vermeyi bilmiyor.)
Sonsöz

“Sabitelerini”, yani “aşılamayacak kutsalını” kaybetmiş insanın, bırakın evliliği herhangi bir başka birlikteliği de uzun süre sürdürebilmesi mümkün değildir. Zira kutsalı kalmayan insanın, insanlarla kurabileceği tek bağ Menfaat bağıdır. Ancak MENFAAT, (Bencillik ve EGO) ancak diğerinin menfaatine, bencilliğine ve egosuna saldırarak kendini tatmin edebilir. Bu da insanı berbat bir boğuşmanın içine iter. Yani menfaat/Bencillik Tanrısına tapınan topluluklar boğuşmaya mahkûm edilmişlerdir.
İnsanların İlahi sınırlara riayet edip kendi menfaat, ego ve bencilliklerine HAD koydukları yerde ancak huzur içinde bir birlikteliğe sahip olabilmeleri[4] bu yasa nedeniyledir.
Modern insan (Kadın ve Erkek), sürekli isteyen, ama sürekli isteyen, isteyerek ve alarak mutlu olmaya çalışan, Kalplerin “Ancak Allah’ın ismi ile huzur bulacağını/Mutmain olacağını”[5] unutmuş biridir.
Allah’a borç vermek, O’nun kuluna zekât vermektir; Allah’a kurban kesmek, O’nun kuluna kurban eti dağıtmakla olur; Allah’ı doyurmak, O’nun kulunu doyurmakla olur; Allah’ı ziyaret, O’nun kulunu ziyaret ile olur[6]; Allah’a yardım, O’nun ihtiyaç sahibi kuluna yardım ile olur.
Yani Allah‘ı zikretmek, Allah’ın rızasına uygun amele dönüşür; Allah’ın rızasına uygun amel ise O’nun canlı ve cansız kullarına (İnsan, Hayvan, bitki, taş, toprak vs.) hizmete dönüşür.
Hülasa Kalpler, ancak Allah için hizmet etmekle yatışır, hizmet almakla değil. Vererek ilahi lütuftan nasiplenilir, alarak değil. Almanın zevki 3-5 dakikada geçer gider; vermenin zevki, 40 sene sonra hatırlandığında bile insana sürur verir. Buna insanın zevcinden, kocasından, karısından, büyüklerinden, çocuklarından daha layık kim vardır? 

Ancak birbirine hizmet edebilenlerin olduğu yere huzur, sükûnet/sekine gelir.
Bu, “BEN” diyen, “İSTİYORUUUUM!” diye feryat eden EGOSU şişmiş bencillere verilecek bir nimet değildir.

Bizim ilmimiz buna yetti Allah doğrusunu bilir.
Ahmet Hakan Çakıcı
1443/ ALANYA

 

[1] https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-61508597

[2] https://www.akasyam.com/bosanmayi-en-fazla-kadinlar-tercih-ediyor-175665/

[3] Aile danışmanların malumudur: Ekseriyetle hanım efendiler anlatmaya çok meraklı iken, erkekler saklamaya, susmaya çalışırlar. Nisa 34. Ayette geçen hayırlı kadınların sıfatlarından birinin “Mahremiyetini korumak”, kadınların “arıza biriktirme alışkanlıklarına atıf olabilir.

[4] Halil Oduncuya, Hacı Abi’ye ve Zeynep Hanıma tavsiye ve hatırlatmaları için teşekkür ederim.

[5] Rad Suresi 28. Ayeti Kerime “Bunlar, iman edenler ve Allah’ı zikrederek gönülleri huzura kavuşanlardır. Bilesiniz ki gönüller ancak Allah’ı zikrederek huzura kavuşur.”

[6] Ebû Hüreyre radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

“ Allah Teâlâ kıyâmet gününde şöyle buyurur:

-“Ey âdemoğlu! Hastalandım, beni ziyaret etmedin”. Âdemoğlu:

- Sen âlemlerin Rabbi iken ben seni nasıl ziyaret edebilirdim? der. Allah Teâlâ:

- “Falan kulum hastalandı, ziyaretine gitmedin. Onu ziyaret etseydin, beni onun yanında bulurdun. Bunu bilmiyor musun? Ey Âdemoğlu! Beni doyurmanı istedim, doyurmadın” buyurur. Âdemoğlu:-

- Sen âlemlerin Rabbi iken ben seni nasıl doyurabilirdim? der. Allah Teâlâ:

- “Falan kulum senden yiyecek istedi, vermedin. Eğer ona yiyecek verseydin, verdiğini benim katımda mutlaka bulacağını bilmez misin? Ey Âdem oğlu! Senden su istedim, vermedin” buyurur. Âdemoğlu:

- Ey Rabbim! Sen âlemlerin Rabbi iken ben sana nasıl su verebilirdim? der. Allah Teâlâ:

- “Falan kulum senden su istedi, vermedin. Eğer ona istediğini verseydin, verdiğinin sevâbını katımda bulurdun. Bunu bilmez misin?” buyurur.

Müslim, Birr 43

 

Yorum Ekle
Yorumlar (2)
zeynep dilek | 05.06.2022 00:21
Mevzû oldukça can sıkıcı ancak tespitleriniz ve önerilerinizle fevkalâde bir yazı olmuş. Gençlerin hiç evlenemediği, neredeyse her iki evlilikten birinin boşanmayla sonuçlandığı, boşananların yeniden evlenemediği ve AİLE denen mefhumun ciddi saldırılar altında olduğu şu dönemde üzerinde ciddiyetle durulması gereken bu mühim meseleleri sürekli gündem ettiğiniz için teşekkür ederiz.
Ali Tan | 29.05.2022 22:18
Güzel bir yazı elinize sağlık hocam...