metrika yandex

Tarihsel Seyri İçinde İslam ve Batı İlişkisi…

Abdulaziz TANTİK

23.11.2020

İnsanlık tarihi, karşılıklı etkileşimin tarihidir. Dinlerin, kültürlerin, medeniyetlerin, düşüncelerin sahada hem çatışmalarının, hem karşıtlıklarının, hem beslenmelerinin tarihi olarak öne çıkmaktadır. İnsanlar, isteklerini yerine getirme adına mevcut kültürü, düşünceyi, medeniyeti ve dini rahatlıkla yeni bir zemine taşıma istidadını gösterdiği gibi iradesini de harekete geçirmektedir. Ama sadece düşünce ve bilginin saflığını arayanlar, etkileşimde safiyeti sağlayarak tarihe aktardığı düşünce ve bilgi ile yeni sentezlerin oluşturulmasına kaynaklık etmektedirler. Düşünce tarihini bu bağlamda okumakta yarar vardır…

İslam, Batı ile ilişkilerini sürekli kendi zemininde kurma ayrıcalığına sahiptir. İslam, bir din, kültür, medeniyet ve düşünce olarak kendine has bir bakışa ve bunu kendi doğallığı içinde oluşturan yapısal özelliklere sahiptir. O yüzden ilişkiye girdiği, din, düşünce ve kültürü tashih ve yeniden yapılandırarak içeriye almayı bir ön koşul olarak belirleyerek hareket etmektedir.

İslam’ın tarihte gücünü ortaya çıkardığı ve neredeyse on yedinci yüz yıla kadar süren iktidarında ilişki bu düzeyde gelişiyordu. İslam, daha önce de Batı ile Yunan felsefesi üzerinden bir ilişkiye geçti. Bu ilişkide taraflar karşılıklı etkileşim geçirdiler. Hatta müslüman bilginler aracılığı ile bugünkü modern medeniyetin kurulmasına aracılık ettiler. Tarihte yok olmaya matuf felsefeyi, Plotinus ( Ölümü, 270) üzerinden de olsa (Yeni Eflatunculuk) batıya aktarılmasına zemin oluşturdu. İslam düşüncesi, yeni felsefi düşünce ile de kendi hesaplaşmasını yapmayı başardı. Eş’ari, Cüveyni ve Gazali ile felsefi ve irfani bilgiden neyin alınıp neyin alınmaması gerektiği konusunda bir yöntem geliştirdiler. Bu durum, İslam Düşüncesinin dinamik yapısını gösteren önemli bir yapısal gücün varlığına işarettir. İslam’ın yayılış döneminde farklı düşünce ve kültürlerle, dini yapılarla karşılaşmalar gerçekleşti. Etkileşim kaçınılmazdı. Hatta hem Hıristiyanlık hem de Yahudilik üzerine derin etkiler oluşturduğu açıktır. Ayrıca diğer kültür yapılarının da yeniden kendilerini inşa etmelerine kaynaklık etti…

Bu süreçte İslam düşüncesi, ağırlıklı olarak kendisine olan özgüveni sayesinde sahihliğine halel getirmeden ilişki kurmayı başardı. Ayrıca bu ilişkide güçlü olan taraf hep İslam düşüncesinin kendisi olması da bir ayrıcalıktı. İslam düşüncesi kendi içinde de dinamik bir yapı arz ediyor. Farklı yaklaşımları, çoğulcu bir yöntem içinde anlamlı bir bakış etrafında meşru görüyordu. Din ve dinin yorumu ile İslam ve İslam’ın tarihi etrafında net bir farklılığı yaklaşıma dönüştürüyordu. Usul-ü din etrafında net bir yaklaşım geliştiriliyordu. Epistemik unsur olarak Haber ve İcma üzerinden ortak bir aidiyet ve duygu ile düşüncenin varlığını kesinleyerek çoğulculuğu meşru bir zemine dayandırıyordu.

İslam tarihinde Moğol istilaları, Haçlı saldırıları vesaire ile zor dönemler geçirdi. Ama her seferinde Mezopotamya’nın yapısal karakteri yüzünden düşüncede karşı tarafı etkileyerek işgal eden yapının düşünsel değişimine neden oldu. Moğolların geri kalanları Müslümanlığı kabul etti. Haçlılar ise zihni değişimlerini yaşayarak bu topraklardan çıkmak zorunda kaldılar. Tarih bu değişimin tanığıdır. Yeterli bir çalışma bunun izlerini ve etkilerini rahatlıkla ortaya çıkarır.

Fakat batının modernleşme süreci ile elde ettiği iktidar; kültür, düşünce, teknoloji, siyasi ve iktisadi iktidarı ile durum değişti. Tarihsel bir gerçeklik ile Müslümanlar, ilk kez, mütegallip bir gücün; her unsuru ile galip gelenlerin baskın karakteri ile ilk kez düşüncede de geri kaldıklarını kabullenerek yeni bir ilişki biçimi oluşturdular. Özür dileyici bir psikoloji eşliğinde kendi düşüncesini, yaşanan travmaların nedeni olarak gördü ve tarihte ilk kez, yenilgi psikolojisi ile birlikte bir ilişkinin tarafı oldu.

Bu noktada iki temel durum gelişti: Birinci nokta; karşıda büyüyerek gücünü artıran bir düşünce ve siyaset erki, aynı şekilde kendi dışında kalan düşünce ve kültürleri asimile etmeyi de bir marifet addeden bir yaklaşım ve bunu dayatma; her türlü yolla etkileme imkânlarını da hayata geçirerek yapma… İkinci nokta ise; Müslümanların kendi içinde yaşadıkları buhranın düşünce ve siyasete yansıması… Mütegallibe olan gücü yanına alarak iç iktidarı devşirme arzularına sahip bir kliğin isteğini hayata geçirmesidir.

Güç, belirleyici olandır. İslam, kendi çağında belirleyici bir opsiyonu elinde tutarak girdiği ilişkide, belirleyiciliğini koruyarak değişimi sağlıyordu. Bugün ise güç batı düşüncesinde… Hem de baskın karakter olarak… O yüzden İslam’ın belirleyici özelliği daha içsel bir zemine yaslanmalıydı. Bu da iki düşünce biçiminin karakteristik yapılarında saklıydı.

Batı, kendi dışında bir gücün varlığını istemiyor. Monist yaklaşımı önceliyor, kendisini ise ‘öteki’ üzerinden kuruyordu. Bu yüzden uzlaşıyı kabul etmiyor, kendi düşünce sistematiğini kabule zorluyordu. Ama İslam, kendi oluşturduğu düşünce yapısı ile batı düşüncesinin kabulü mümkün değildi.

İşte bu imkânsızlığı ortadan kaldıracak bir vasatın inşası kaçınılmazdı. Dışarıdan İslami düşünce ve yaşama sürekli, tahkir, aşağılama, küçümseme ve işe yararsızlık ile niteleme propagandaları, içeriden ise buna cevap oluşturulurken, tarihsel geçmişini dikkate alma yerine suçlamayı tercih ederek tuzağa düşme zemini birlikte kuruluyordu. Bunun başat öğesi ise; ‘asrısaadet’ göndermesi, ‘hilafetin saltanata dönüşmesi’ ve dolayısıyla uzun bir İslam tarihini sahte ve yalan olarak yâda tahrif edilmiş bir tarihsel dilim olarak kabul ederek yokluğa tevdi edilmesi oldu. Bu da İslam düşüncesi bağlamında bir savunma mekanizmasını ciddi bir şekilde yaraladı, zaafa uğrattı hatta savunmasız bıraktı. O zaman yeni bir düşünce eşliğinde yeniden dini düşünceyi yorumlama arayışları öne çıktı. Bu konuda gelenekte var olan tecdit/yenileme ve ıslah çabalarını gündeme taşıyarak yeni bir ıslah ve yenileme arayışları sonucu tarihsel süreç içinde oluşmuş İslami bilginin yöntemini de devre dışı bırakarak yeni içtihat ve yorumların önü açıldı. İçeriden İslam düşüncesinin değişimine kapı aralandı. Son iki yüz yılın hikâyesi böyle oluştu.

Bu noktada üç temel yaklaşım belirdi…

Birincisi ve aynı zamanda tarihsel olarak ilk yaklaşım; özür dileyici, kompleksli yaklaşım öne çıktı. Dinin yeniden yorumlanması bağlamında batılı düşünce ve felsefi bakışın ilkelerine göre yeniden dinin yorumlanmasını esas kabul eden yaklaşım… Bu yaklaşımın kendi içinde farklılıklar taşıması, içe ve dışa dönük yüzleri ile farklılıklar arz ettiği bilinir. Kendisini peygamber ilan eden ile çağının en büyük müçtehidi ilan edenler hep olmuştur, oldu da…

Bu yaklaşımın temel öncülü; dini ilkeleri, emir ve yasakları, zamanın değişimi ile bir değişime uğraması kaçınılmaz ise ki öyledir, o zaman yeni bilgileri dikkate alarak yaklaşılmalı, yeni yorumlar yapılmalıdır. Modernist yaklaşım ve bakış buradan doğdu… Farklı varyantları birlikte düşünülmeli…

İkinci yaklaşım; ilk yaklaşıma tepkisel bir tavırla, sert ve radikal bir geri çekilişle, savunma hattı kurulması üzerine kuruldu. Batıdan hiçbir şeyi hiçbir şekilde almamayı önceleyen, ama kendi içinde İslam düşüncesinin zemininde kalarak, modern yaklaşımı da dışlamayan bir bakışı içerden destekle savunma arayışı…

Bu arayışın ideolojik yaklaşımı öncelemesi, keskin tutumu, onu sürekli değişim arayışında olan tarihsel ve toplumsal dinamikler ile birlikte dış müdahale şartları çerçevesinde olumsuzlanmasını sağlayarak tarih dışı kalmasına tanığız. İhvan hareketi ve cemaati İslami gibi temel yapılar, süreçle devre dışı bırakıldı. O radikal yaklaşım ise yerini teslimiyete bıraktı. Hala bu düşünceyi savunanlar olmakla birlikte şiddete meyyal hale getirilen gruplar aracılığı ile neredeyse bütün otantik yapısını kaybederek hiçliğe terk edildi. Tekil düzlemde bunu savunanlar hala etrafımızda vardır.

Üçüncü yaklaşım ise; mevcut durumun yeni bir durum olduğunu bilerek, karşıt kutuplaşmaların hakikati ortadan kaldırdığını dikkate alan yaklaşımdır. Bu yaklaşımda temel öncelik; İslam düşüncesinin sahih yapısını ve usulünü dikkate alan içerden yenileme dinamiklerini harekete geçirmek, kendi özgüveni üzerine kurulu ve muhataplarının kendi düşünsel dinamiklerini doğru bir analize tabi kılarak oradan neyin alınıp alınmaması gerektiği konusunda kendi usulünü dikkate alarak yenilenmeyi sürdürmektir. Böylece, çatışmacı, ideolojik yaklaşımı bir tarafa bırakarak, tarihsel süreklilik açısından doğru olan karşılıklı etkileşimi sahici bir zeminde tekrar yaşama çabasını açığa çıkarmak…

Bu üç tarzın son tarz içinde buluşma imkânı olduğu kadar, kendi tarzlarında diretenler de var olacaktır. Ama ağırlıklı olarak üçüncü tarzın süreç içinde baskın karaktere dönüşmesi beklenmelidir. Tarihsel seyir oraya doğru sürüklenmektedir.

Modern düşünce, ürettiği bilgi ile sürekli kavramların içeriklerini doldur boşalt yöntemi ile sürekli değişime uğratmaktadır. Modernlik, kurduğu düşünce ile iddia ettiği temel ilkelerin hiçbirini hayata geçiremedi. İnsanın mutluğu ve huzuru hep yara aldı. İnsan, huzursuz kaldı. Akli yetisinin duvara tosladığını, hala yaşayan en büyük filozof olarak kabul gören Habermas açıklamak zorunda kaldı. Artık batı düşüncesi, kendi özgüvenini kaybetmiş durumdadır. İslam düşüncesi ve dolayısıyla müslüman âlim ve entelektüeller ise özgüvenine sahip bir karaktere bürünmektedirler.

Bu daha sahici bir ilişkinin varlığını kalıcı hale getirir.

Ancak, batılı bilginin iktidar sahipleri, kendileri dışında bir bilgi iktidarını asla istemedikleri bedihidir. Bu yüzden Müslümanların sekülerleşmesini sağlayacak bir zemini kurmadan rahat edemeyecekleri açıktır. Buna içeriden verilen desteği de dikkate almak gerekli. Ama sahici bilgiye açık olanlar, yeni bir ilişkiyi kurabilecek zemini inşa edebilirler. Her şeye rağmen, insanlığın bu yüzleşmeye ihtiyacı vardır. Bütün saldırılarına rağmen, modern batılı bilgi iflas etmiştir. Öne çıkardığı iktidar biçimi, özgürleştirme yerine köleleştirmeyi zorunlu kılmaktadır. Bu temel gerçeği hem batıda, hem de İslam dünyasında gören bilgin kişiler, yeni bir düşüncenin varlığının zorunlu teminatı olacaklardır. Bu İslam düşüncesine yönelik çağdaş saldırıları yok saymayı gerektirmiyor. Bilakis, sekülerleşmenin dinin ana gövdesini yok edeceğini hesaba katarak harekete geçilmeli. Sekülerleşmeden yeni bir bakışı, kadim usul üzerinden kurmayı, sahihlik açısından zorunluluk olarak görmeliyiz.

İslam düşüncesi, iki temel gerçeklik zeminine yaslanır. Yaratıcı Tanrı’nın gerçekliği ve yaratılmış varlığın gerçekliği… Bu ikili gerçeklik batı düşüncesinde yoktur. Tekli bir gerçekliğe sahiptir. İslam ise bu ikili gerçekliği dikkate almayan bir sistemi küfür olarak kabul eder. İmtihan dünyası bu ikili gerçekliği zorunlu kılıyor. Bu yüzden İslam düşüncesi bu ikili yapısını koruyarak kendini yenileme zeminine kavuşturulmalıdır. Batının dinamik düşünce geleneği, onu ilelebet koruma imkanına sahip olmadığı gibi bilakis, onun değişiminin mihverini de oluşturacağı öngörülmelidir.

Fransa Başkanı Macron’un gündeme taşıdığı İslam’ın Rönesansı, Kuran’ın yeniden yazılması isteği, batı düşüncesinin içinde debelendiği anlamsızlık deryasının bir uzantısı olarak görülebileceği gibi, yeni uluslar arası sistem arayışlarında yeni pozisyonu gösteren bir araçsallık olarak da düşünülebilir. Müslümanlar, kendileriyle yüzleştikleri kadar, diğerleri ile de yüzleşmelidirler. Batı, doğu ve her türlü uç yaklaşımı da dikkate alarak yeni bir yolculuğu mümkün kılan bir yöntemi sadece Müslümanlar inşa edebilir. Onlar insanlığın umudu ve anlamın yeniden dirilticisi olacak potansiyeli taşıyorlar. Ya kıyametin kopuşu veya yeni bir anlamın varlığı kaçınılmaz görülüyor…

Yorum Ekle
Yorumlar
Henüz Yorum Eklenmemiş