metrika yandex

Haberler / Kültür - Sanat

Yorgunluk Toplumu/Byung Chul Han-Hazırlayan:H. Kanat

13.01.2022

Yorgunluk Toplumu

Byung Chul Han

Hazırlayan:Hasan Kanat

Hayatın hızlanması çoğumuzun zaman zaman hissettiği bir fenomendir. Caddelerde daima bir yerlere yetişmeye çalışan insanların acelesine şaşırıp kaldığımız, kendimizi bu devinimden sıyırıp tefekkür etmeye çalıştığımız zamanları yine birçoğumuz yaşamışızdır. Bu durumu son iki yüzyıldır tecrübe ettiğimiz modern zamanın doğal bir sonucu olarak açıklamak bir hayli kolay. Peki ama son zamanlarda ne değişti de hepimizin bir anda aceleyle yapması gereken bir iş ortaya çıktı? Belki, neden olarak, son yarım yüzyılda yaşamlarımızın en tenhasına kadar nüfuz eden küresel kapitalizmi, değişen üretim ilişkilerini veya teknolojiyi saymak aklımıza gelebilir. Ama bunların da arkasında yatan nihai sebeplerin üzerine düşündüğümüzde kolay cevapların pek de mümkün olmadığını görüyoruz. Bu durum aslında değişimin maruz kaldığımız dışsal, objektif koşullardan ziyade, içimizde, yani bizatihi benliğimizde gerçekleşmiş olmasından kaynaklanıyor olabilir. Yazımızda, modern bireyin içinden geçtiği bu psikolojik dönüşümü Byung-Chul Han’ın Yorgunluk Toplumu kitabını baz alarak irdelemeye çalışacağız.

Byung-Chul Han, Yorgunluk Toplumu kitabında insan öznesinin dış dünya ile kurduğu ilişki biçiminde vuku bulan değişimin izlerini sürüyor. Han’a göre, çağımız kendisini önceleyen iki yüzyıllık modernlik deneyiminden ayrıştıran çok mühim bir kırılmaya sahne oldu: zamanımızın bireyi, disiplin öznesinden performans öznesine dönüştü. Bireyi ‘şunu yapma’, ‘bu yasak’ gibi buyruklarıyla sınırlandırarak disipline etmeye çalışan otorite figürleri yerlerini, durmadan daha fazlasını yapmasını dikte eden bir figüre-kendi benliğimize- bıraktı. Farklı mecralardan aşina olduğumuz ‘Koş yoksa düşersin’, ‘Evet yapabilirsin!’(Yes you can!) gibi ifadelerde en çarpıcı temsilini gördüğümüz pozitif şiddet, sınırlayıcı otoritenin negatif şiddetinin yerini aldı. Tükenmişlik ve depresyonun bu kadar yaygınlaşması, bu şiddetin günümüzde ulaştığı boyutları ortaya koyan en bariz semptomu.

Bu yorgunluk, niteliği itibariyle, insanlık tarihinin her döneminde var olan gündelik anlamıyla yorgunluktan oldukça farklı. Sokakta delicesine top oynayan bir çocuğun yorgunluğunu düşünelim, veya gün boyunca tarlasını süren bir çiftçinin akşam yorgunluğunu… Bireyin, yalnız başına, kendi içine gömüldüğü bir yorgunluk değil bu, yapılan iş ile arkadaşça ilişki kurulan, eşyayla barışık bir yorgunluk. Fakat günümüzde gark olduğumuz yorgunluk böyle bir yorgunluk değil; dinlenmeye olanak bırakmayan, insanın kendisinden yorulduğu bir tükenmişlik. Han, yorgunluğun bu yeni biçimini, disiplin toplumundan performans toplumuna geçiş sürecinin merkezine konumlandırıyor. Bu kavramları daha iyi anlayabilmek için tarihi biraz geri sararak bunları meydana getiren tarihi kökenleri irdeleyelim.

Tarihi Arka Plan: Disiplin Toplumundan Performans Toplumuna Geçiş

Batıda aristokrasi ve dini otoritelere karşı isyan bayrağını açan modernitenin köhne addettiği eski toplumsal yapıyı değiştirme girişiminin arka planında, aydınlanma düşüncesinde neşvü nema bulan insan aklına derin inanç yatar.  Aydınlanma felsefesinin en önemli figürü Kant meşhur “Aydınlanma Nedir?” isimli makalesinde bu süreci beliğ bir ifade ile insanlığın çocukluk çağından kurtularak akletmeye cüret etmesi olarak tarif eder. Lakin Kant’ın yine aynı eserinde işaret ettiği üzere, insanlığın büluğa erişi sadece ferdi hürriyetler sahasını genişletmekle kalmadı. Bundan daha da önemlisi aynı zamanda hürriyet kavramın bir tanım dahilinde sınırlandırılarak bütünsel bir sistem inşa etme gayretini ifade etmektedir. Aklın ortaya koyduğu prensipler uyarınca ulaşılacak yeni toplumsal düzen, eskisinin yerini alacaktır. Modernite bu anlamıyla aslında kadim yapıların imhası neticesinde zihinsel ve toplumsal alanlarda ortaya çıkan muğlaklığın üstesinden gelme, kesin sınırların belirlendiği bir düzen üretme isteğidir.

20.yy’ın başı itibariyle yüzyıldan fazla bir süre merkezde Batı dünyası olmak üzere bütün dünyada aydınlanmacı anlayış zihinleri şekillendirmiş ve siyasi alanda da zemin kazanmıştı. Aydınlanmacı anlayışın elde ettiği bu kazanımlar silsilesi gerek Fransız ihtilali gibi geniş çaplı devrimlerle gerek demokrasiye yönelik atılan küçük reform hamleleriyle değişen ivmelerde devam etti. Fakat 20.yy’a gelindiğinde modern medeniyetin beşiği telakki edilen Kıta Avrupası’nda art arda patlak veren dünya savaşları, modern kültürlerdeki kurucu rolleriyle ön plana çıkan İtalya ve Almanya gibi ülkelerde halk desteğiyle başa geçen faşist ideolojiler ortaya çıkardı. Bunun yanında ana akım modernizme en etkili modern alternatifi sunan Marksizm’in başarısızlıkta Faşizmle muadil denemeleri bu iyimser tabloyu yerle yeksan ederek, modern aklın bizi muhakkak daha ileriye taşıyacağını telkin eden ilerlemeci anlayış hakkında şüpheleri gün yüzüne çıkardı. Bu anlamda Marshall Berman’ı alıntılayarak komünizmin modernitenin en son yıkılan projesi olduğunu söyleyebiliriz.1989’da Sovyetlerin yıkılması ile modernitenin hayatı katı sınırlara hapsetmeye çalışan son denemesi de sonuçsuz kaldı.

Girişte bahsettiğimiz disiplin toplumu da aslında modernitenin getirmiş olduğu sınır çizme arzusunun toplumdaki yansımasıdır. Bu dönemin ekonomik ilişkilerini daha iyi anlayabilmek için,  Charlie Chaplin’in  Modern Times filmindeki fabrika sahnesini gözümüzün önüne getirebiliriz. Her saniyesi gözetlenen, tam anlamı ile disipline edilmiş monoton bir işi yerine getiren işçiler disiplin toplumunun klasik öznelerini temsil ediyor. Günümüzde ise disiplin öznesinden daha ekonomik ve verimli (efficient) olan performans öznesinin keşfi yeni bir düzene geçmemize sebep oldu. Bu geçişin fikirsel temelleri üzerine daha çok şey söylenebilir fakat öncelikle bu değişimin iktisadi zeminini inceleyeceğiz.

(Byung Chul Han)

Performans öznesi kâr maksimizasyonu ve masraflar açısından daha verimli bir özne. Nitekim performans öznesinin dışarıdan gözetlenmeye, üretmesi veya itaat etmesi için emirlere ihtiyacı yok. Hep daha fazlasını isteme arzusunu sınırlayan emir ve yasaklar ortadan kaldırıldığında, özgür hisseden bireyler, kariyer, başarılı olmak, kendini gerçekleştirmek gibi hülyaların etkisi altında kalarak,  Han’ın tabiriyle kendi kendilerinin gönüllü sömürge reisi olmakta. Kişisel gelişim kitaplarıyla performansını zinde tutan, mesaiden arta kalan vaktinde plazaya en yakın fitness salonunda daha sağlıklıve çekici olmak için koşturan beyaz yakalılar var artık. Gözetim, denetim gibi disiplin toplumuyla özdeşleşmiş masraf kalemlerini gider sütunundan düşüren performans özneleri böylece kapitalizmin çarklarının daha kolay dönmesini sağlıyor.

Pozitif Şiddet

Pozitifliğin şiddeti kavramı, yorgunluk toplumunu anlamamız için anahtar konum arz ediyor. Fakat, pozitif şiddetin negatif şiddet gibi fiziksel tezahürleri bulunmadığı için ancak meydana getirdiği etkiler üzerinden bir resmi çizilebilir. Performans öznesinin içinde konumlandığı kapitalist sistemin fayda maksimizasyonu mantığına nasıl tâbi olduğunu belirttik. Performans öznesinin düzene eklemlenmesi ise tarihin muhtelif dönemlerinden farklı olarak öznenin kendi kendisini ikna edip, kendi kendisini cebrettiği bir süreçle gerçekleşir. Disiplin toplumunda öznelerin hapishane, tımarhane, işkencehaneler gibi mecraların tezgahından geçmesi ile sağlanan verimlilik düzeyinin ötesi günümüzde öznelerin kendi haline bırakılması ile yakalanmaktadır. Tabiri caizse, performans bireyi kendi hapishanesini, kendi işkencesini ve hatta kendi tımarhanesini bizzat kendi kafasında taşımaktadır. Bundan dolayı pozitifliğin şiddeti,  dışarıdan bir etkene ihtiyaç duymadan insanın kendi kendine uyguladığı bir şiddet türüdür.

Disiplin toplumunda hakim olan negatif şiddet ile yorgunluk toplumundaki pozitif şiddet arasındaki farkı Han’ın Şiddetin Topolojisi kitabında verdiği bir örnekle daha iyi ifade edebiliriz. Afrika kabilelerinde kadınların belirli fiziksel operasyonlara maruz bırakılması, toplumun uyguladığı negatif şiddeti temsil ediyor. Modern zamanlara geldiğimizde kadınların hür iradesi ile herhangi bir baskı altında kalmadan ‘cinsel rekabette’ rakiplerinden geride kalmamak için kozmetik veya estetik bir operasyon yapmaya karar vermesi pozitif şiddetin tipik bir örneğini teşkil ediyor. Öznenin günümüzde kendi kendisinin şiddetine maruz kalması modernitenin ortaya koyduğu temel metafizik varsayımlardaki değişimler ile mümkün oldu. Disiplin öznesinin aksine, performans öznesi için objektivite sahası kendi çaba ve eylemleriyle dilediği gibi şekillendirebileceği boş, karaktersiz bir performans sahasından ibarettir. Oysa objektivite; modernitenin anladığı biçimiyle somut, değişmez, sabit içeriği olan bir alandı.Bu değişim neticesinde öznenin perspektifinde artık bünyeye zarar verme potansiyeli taşıyan dışsal bir düşman da söz konusu değil. Bu metafizik denklemde özneye düşen ise daha çok şeye sahip olup, daha çok şey üretip, daha çok şey ortaya koyarak varlığını pekiştirmektir. Bu dürtüyü sınırlandırıp, yetinmeyi öğütleyen diğer tüm hayatı anlamlandırma biçimleri özne nezdinde inandırıcılığını yitirmiştir. Halbuki, Kant, ahlaki eylemin aldatmayacağı varsayılan yüce bir varlık tarafından ödüllendirileceğine inanmaktaydı. Disiplin toplumu öznesi için geçerli olan bu anlayış performans öznesinin sahip olduğu zihinsel şablonlarda bir yere sahip değil. Ödül ve ceza mekanizmasından mahrum olan performans öznesi eylemlerinin sonucunda ödül veya ceza karşılığını alamayınca sonu olmayan bir üretim ve kapital arttırma yarışına girmiş bulunmakta.

Diğer yandan özne ve objektif dünya arasındaki sınırların müphemleşmesi ile artık bireyler hareketin, üretim ve iletişimin aşırılığından dolayı pozitif şiddete maruz kalmakta. Bu durum, ‘hayır!’ demek gücümüzü elimizden alarak bizi ebleh ve şapşal bir hale getiriyor. Sanal içerik bombardımanına tutulan, yeni ve farklı videolara göz atmak için tıklama operatörü haline gelen zihnimiz, tefekkür etmek bir kenara, durup dinlenmeye dahi güç bulamaz halde. Yapmamanın gücünden yoksun birey için hayır diyebilme seçeneği kalmadı artık. Dilediğini yapabileceği bir özgürlük, kişiyi arzu ve istekleri karşısında yalnız bıraktı.

Çıplak Yaşam

Kısacası sınırların yani tanımların ortadan kalktığı bir dünyada artık negatif şiddet yerini pozitif şiddete bırakmış durumda. Peki bu kadarıyla bitiyor mu? Objektivite algımızdaki bu erozyon sadece pozitif şiddete sebebiyet vermekle kalmadı. Üzerinde konuşabileceğimiz, düşünebileceğimiz temel sabitelerin de ortadan kalkmasına sebep oldu diyor Byung Chul Han. Her şeyin kayganlaştığı, silikleştiği, mayhoş bir rüya görüyoruz sanki. Anlamın kaybolması bizi çıplak yaşamla (bare life) yüz yüze bıraktı. Geriye kalan tek şey, “daha çok”un peşinden koşacağımız çıplak yaşamdan ibaret. Tanımları yitiren ve yüce birisi tarafından ödüllendirilmek ya da cezalandırılmamak beklentisi olmayan birey, bu sınırsız boşlukta, dilediğince genleşebiliyor. Depresyonu tam da burada aramamız gerekiyor: salt kendi arzularına ve bu arzuların maksimum tatminine odaklanmış bir köle-efendi düzeneğine giren insanda.

Kendi kendinin sömürge ülkesi geç-modern bireyin tasvir edilecek daha çok özelliği var elbet. Bunlardan bazıları farkın, dolayısıyla anlamın kaybolduğu ilişki biçimleri olabilir. Dostluğun yerini network, nitelikli arkadaşlıkların yerini ise facebook’ta daha çok arkadaş sahibi olmak almış durumda. Sınırların, negativitenin ortadan kalkmasıyla gelen esneklik, her ortama uyabilen bir karakter(sizlik)e sahip olmak, bireyin daha verimli bir ekonomik aktör olmasını sağlıyor. 

Maneviyat

“Hayretin yerine modern-kartezyen şüphe geçmiştir”Bahsettiğimiz değişim bireyin psikolojisi ile birlikte, akli faaliyetlerini de etkiledi. İçerisinde yaşadığımız performans sahnesinin hızı sadece tefekkürün değil, görmenin ve dinlemenin de imkanını ortadan kaldırıyor. Görmek, karşımıza çıkan ve hoşumuza giden herhangi bir şeye bakmaktan farklı olarak, durmayı, odaklanmayı, kısacası yavaşlamayı gerektiriyor. Bahaeddin Özkişi’nin Sokakta romanındaki şu alıntı görmekle kastedileni daha iyi tahayyül edebilmek için yardımcı olabilir:

“… Ben ona mütefekkir ismini verdim…Bir yaprak karşısında saatler geçiren, o yaprakta gördükleriyle bir felsefî sonuca varan bir insan kültürü bu. Buysa zamanımızda çoktan unutulmuş bir kültür türü. Arkadaşınızın bugünkü toplumun el üstünde tuttuğu değerlerle pek sınırlı bir ilgisi var. O, mesela altını, satın alma gücünden çok, içinde  atomların Yaradan aşkıyla raksettiği canlı bir varlık olarak görüyor”

Uyaranlara birden cevap vermeyerek insanın kendisini kontrol edebilmesi, hayır demenin yani yapmamanın gücünü ifade ediyor. Pozitif şiddete karşı ancak böyle bir savunma mekanizması oluşturulabilir. Derinlikli görebilmek, karşımızdakini dinleyebilmek ve tefekkür edebilmek sabretmeyi gerektirir. Bunlar ortadan kalktıkça hayret edebilme yeteneğimiz de yok oluyor. Daha çok bilgi ve teknik üretmemize yarayacak her şey performans toplumunun bilgi marketinde yüksek fiyattan işlem görüyor. Hayret ve tefekkür gibi yavaşlığı gerektiren fiiller ise giderek imkanlarını yitirmekte.

Bir fiil veya birey, performans toplumunun insansızlaştırıcı çerçevesinden sıyrılabilir mi? Yazar bu konuda yürümek ve dans etmek arasındaki farkı örnek veriyor. Dans etmek, çizgisel bir yürümeden farklı olarak lüks bir davranıştır, yani performans ilkesinin gerektirdiği verimliliği dikkate almaz. Bu açıdan yazar haklı görünse dahi dans, aynılığı ortadan kaldırmayacak, yani bireyi dans ettiren arzu ve isteklerinin öte(ki)’sine çıkarmayacaktır. Bu noktada ibadet fiilini düşünelim. Bireyin, kendisine ötesinden gelen bir ödev olarak yaptığı ibadet, daha sağlıklı olmak için yapılan herhangi bir spordan farklı olarak sadece verimlilik ilkesinden sıyrılmakla kalmaz, kişinin benliğini sınırlayarak, kişiliğini kurmaya ve kendi içerisinde kurduğu özgürlük yani performans düzeneğinden çıkmasına sebep olabilir.

Sonuç Yerine

Byung Chul Han, Yorgunluk Toplumu kitabında, kendi kararlarıyla “özgürce” yaşayan geç-modern bireyin, nasıl da arzularının esiri bir performans öznesi olduğunu açıklıyor. Anlamın kaybolduğu sınırların buharlaştığı bu dünyada, yeterince hızlı koşmayı veya çıplak yaşamın absürtlüğüne gözlerini kapatmayı başaramayanlar, depresyonun ve tükenmişliğin kucağına düşüyorlar. Seküler çağın aşkın (transcendent) olanı kategorik olarak reddetmesi ve varlık düzlemini geçici olanla sınırlandırması bireyi pozitif şiddete karşı savunmasız bırakmakta. Zira yapmamanın ya da ‘hayır’ diyebilmenin gücü ancak aşkın bir zemine yaslanarak mümkün olabilir. Sınırsız arzularına hayır diyerek varlığın anlamını hayret nazarıyla seyredebilenler bu cendereden kaçabilirler belki.

Yorum Ekle
Yorumlar (1)
Ali Günindi | 14.01.2022 01:26
İnsan imajını 20'ye kadar çıkarabiliriz bir koşuşturma ve rakabet ortamı içinde yaşayan insana zamanda para da imajda misyonda yetmiyor .. her şeye sahip olmanın peşinde ki insan kendine dahi sahip olmadığının farkında değil güzel bir konu ve İyi bir yorum teşekkürler hasan kanat