metrika yandex
  • $32.12
  • 34.86
  • GA17500

Haberler / Kültür - Sanat

YAŞAMIN İKİNCİ YARISINDA ANLAM ARAYIŞI

25.05.2023

YAŞAMIN İKİNCİ YARISINDA ANLAM ARAYIŞI

Sonunda Gerçek Anlamda Nasıl Büyürüz?

James Hollis, Çev: Kerime Dalyan,

İletişim Yayıncılık

2. Baskı 2022. İstanbul     

Amerikalı psikanalist, yazar ve konuşmacı James Hollis’i tanımak, daha iyi anlamak için ünlü psikiyatrist Carl Gustav Jung’u bilmek gerek. Çünkü görüşlerinin temelini oluşturuyor. Psikolojide öne çıkan Freud, Adler, Fromm, Maslow ve Frankl vb. isimler gibi Yahudi kökenli olmayan Jung’un, İslam coğrafyasına seyahatleri; Kur’an araştırmaları düşüncelerini çok değiştirmese de etkilediği söylenebilir. Ayrıca felsefi altyapısı diğerlerinden önemli bir farkı. Takipçisi Hollis de Jung’un yolundan giderek önemli düşünceler geliştirmiştir. Kendi akademik hayatında uzun süre çalıştıktan sonra Zürih’teki Jung Enstitüsü’nde analitik psikoloji alanında eğitimini tamamlayarak Jungcu analist olan, Houston Jung Eğitim Merkezi’nde, ardından Washington Jungcu Analistler Topluluğu’nda uzun yıllar yöneticilik yapan James Hollis’in dünya çapında farklı dillere çevrilmiş on beşi aşkın kitabı bulunuyor. Türkçe’de yayımlanmış diğer kitapları şunlardır: Cennet Projesi, İyi İnsanlar Neden Kötü Şeyler Yaparlar, Ruhun Kaygan Kumları, Satürn’ün Gölgesinde.

Günümüz dünyasında, hele de içinde olduğumuz her bakımdan zorlayıcı, sınırlarımızı her gün daha fazla daraltmak zorunda kaldığımız bu dönemde, anlam arayışımız, hem kendi içimizde hem de içlerine girdiğimiz ortamlarda, yaptığımız iş ya da işlerde, sürdürdüğümüz ya da sürdürmeye çalıştığımız her türden ilişkide anlamı yakalayabilme ihtiyacımız, giderek artıyor.

James Hollis'in 'Yaşamın İkinci Yarısında Anlam Arayışı: Sonunda Gerçek Anlamda Nasıl Büyürüz?' isimli kitabı da yer yer felsefeye de uzanarak bizi, en çok da yaşamının ikinci yarısındakileri -artık kırklı yaşlarına gelenleri ve tabii kırklı yaşlarını geçmiş olanları da- insanın en temel ihtiyaçlarından olan işte bu anlam arayışı yolculuğuna çıkarıyor. Hollis, insan ruhunu psikolojik ve felsefi boyutta incelerken, hiç de kolay yanıtlar, sihirli çözümler, basite indirgenmiş güzel sözler vaat etmiyor. İnsana gerekli olanın pembe bir mutluluk tablosu değil, anlam arayışı olduğunu söylüyor.

Hollis, insanın anlam arayışında daha çok kırklı yaşlara gelip yaşamın ikinci yarısına geçildiğinde orta yaş kriziyle de birlikte rahatlıktan, güçlenmekten, ait olmaktan, düzenden, kontrolün ve güvenliğin sağlanmasından oluşan egonun gündemine değil, gerçekten kim olduğumuzu ortaya koymak, kendi gerçeğimizi kendimize ve dünyaya söylemek olan ruhun gündemine odaklanılmasının yol gösterici olacağından söz eder.

Ne var ki, ruhumuzun gündemine odaklanabilmek, yaşamımızdaki acılara, zorluklara, mücadelelere tahammül göstererek hayatlarımızdan tat alabilmek ve gerçekten içimize bakabilmek için pamuk ipliğiyle bağlı olduğumuz, zaman zaman -belki de bu aralar çoğunlukla- kaygı ve belirsizlikle baş başa kalabildiğimiz yaşamımızda, elimizden geldiği kadar ve tabii gücümüz dâhilinde, tam sorumluluk almamız ve başkalarını suçlamayı bırakmamız gerekir. Büyümek ya da olgunlaşmak da işte tam olarak buna karşılık gelir. Hollis'in “günlük hayatın en derin psikopatolojisi” olarak adlandırdığı şeyse büyümenin ya da olgunlaşmanın tam karşısında konumlanır.

Bir kitap okudum hayatım değişti.” türünden (kaldı ki modern zamanlarda artık yaşanılası bir durum olmaktan çıkmıştır bu cümle) olmasa da olaylara yaklaşımındaki standart psikolojiyi aşan, bazı ifade kalıplarıyla Anadolu sıcaklığını yansıtan, altı çizilecek çok fazla bölümü olan bir kitap çıkmış karşımıza. Kitabın bazı yerleri çeviri problemleri var gibi görünse de devrik cümle mantığıyla bir daha okunduğunda olumsuzluk gidiyor. Rahatsız eden ve kulak tırmalayan bazı ifadeler de mevcutsa da (özellikle üstadı Jung’un kitaplarında da çok kullanılan ‘tanrılar’ kelimesi gibi)  yaşamın ikinci yarısına geçmişlere çoğu yerde “işte beni anlatıyor” dedirten bir kitap. Bir kitap kritiğinden ziyade çokça altını çizdiğim yerleri sizinle paylaşmış olalım.

Yazar kitaba “Yaşamın Size Yönelttiği Sorular” başlığı altında:

• Yaşam yolculuğunuzda sizi buraya, şu ana getiren şey nedir?

• Neden her şey yolundayken bile ters giden bir şeyler var gibi geliyor?

• Neden yaşam başka bir yerde, size danışılmaksızın (veya çok az danışılarak) yazılan bir

senaryo gibi geliyor?

• Neden ruhunuzla ilgili düşünceler sizi rahatsız ediyor ve çok uzun zaman önce kaybettiğiniz

yakın bir arkadaşınız gibi geliyor?(s.11,12) gibi on bir soruyla başlıyor:

KARANLIK ORMAN başlığıyla kitaba giriş yapan yazar, “Bazen bir başkasının hayatını yaşadığımızı, seçimlerimizi onun değerlerinin yönlendirdiğini dehşet içinde fark ederiz. Sürdürdüğümüz yaşamla ilgili bize ters gelen bir şeyler olsa da, tek seçeneğimiz buymuş gibi görünür. Başkaları tarafından alkışlandığımızda bile, içten içe kendimizi sahtekâr gibi hissederiz.” (13) ifadeleriyle sıradan bir psikoloji, kişisel gelişim kitabı olmadığının ipuçlarını veriyor.

 “Ne gariptir ki, Yunanca’da ruh anlamına gelen psişe (psyche) kelimesi, psikoloji (psychology), psikiyatri, psikopatoloji, psikofarmakoloji ve psikoterapinin tam kalbinde yer almasına rağmen modern psikoloji ve psikiyatriden çoğu zaman sürgün edilmiştir.” (17) cümlesiyle takipçisi olduğu Jung gibi ruhun önemini vurgulamak adına dikkat çekici bir giriş yaparak ruhla ilgili genel bilgilere geçiyor. “Heraklitos, ruhun, sınırları ve genişliği asla tam olarak keşfedilemeyecek, uzak bir ülke olduğu sonucuna varmıştı. Ancak yine de hepimiz ruh kelimesi ile ne demek istediğimizi sezgisel olarak biliriz. Ruh, düşünmeye başladığımız ilk dönemlerden bugüne kendimizle kurduğumuz o derin sezgisel ilişkiyi tarif etmek için kullandığımız bir sözcüktür. Ruh, kendi sezgisel derinliğimiz, içsel işleyişimiz, hedefe odaklı enerjimiz, anlama duyduğumuz özlem ve sıradan bilincin kavrayabileceğinden çok daha büyük olan bir şeye bağlılığımızdır.” (18)

“Anlamı daraltan bir yaşam ruhu yaralar.” (19) çıkışını Jung ile destekliyor kitabın birçok yerinde yaptığı gibi: Anlamsızlığın yaşamı dolu dolu yaşamayı engellediği için hastalıktan farkı yoktur. (20)  Gerçekten de farmakololji acı verici semptomları azaltmaya yardımcı olurken, bazen ruhumuzla olan randevumuzu saptırabilir, hatta tümüyle rayından çıkmasına sebep olur. Bizi karanlık ormanımıza götüren şey, çoğunlukla ruha dışarıdan yönelen bir ihlal olarak yorumlanır. (21) ifadeleriyle bu sayfaya kadar anlayamadığımız “Karanlık Orman” metaforuna açıklık getirir. “Sadece ego belli bir güce ulaşınca veya daha sık karşılaşıldığı üzere, çaresizce farklı seçimler yapmaya yöneldiğinde, geçmişin sultasını devirebiliriz. Aksi takdirde, hepimiz geçmişin dağınık yatağında uyuklayıp dururuz. (25) ve “Aşkınlığa duyduğumuz özlemi, kültürümüzün sahte tanrılarına, güce materyalizme, hedonizme ve narsisizme yansıtırız, oysa bunlar biz daraltır ve eksiltir. Seçim yapmamızı gerektiren her kritik kavşakta kişi kendine şu faydalı soruyu yöneltmelidir: Bu yol beni büyütüyor mu, yoksa eksiltiyor mu?” (27) cümleleri diğer psikoloji kitaplarıyla farkını gösteriyor.

PAHALI HAYALETLER: BU NOKTAYA NASIL GELDİK? başlığını taşıyan 1. bölüm “Hayatımızı otomatik pilotta sürdürüyoruzdur. Otomatik pilot özelliğinin hız sabitleyicisi ile aynı şey olmadığını bilmek gerek.” (31) “Hepimiz belleğin dağınık yatağındaki pahalı hayaletlerle yaşıyoruz. Acının varlığı, psişenin iş başında olduğunun bir göstergesidir. (34) gibi yine çarpıcı bir girişle başlıyor. “Eğer hayatın ikinci yarısı (bugün 35-40 yaşından yaklaşık 90 yaşımıza kadar olan süre) hayatın ilk yarısına ait senaryoyu ve beklentileri tekrarlamaktan ibaret değilse, ne anlama geliyor? (36) “Kendi oyunumuzda hangi rolü oynuyoruz? Başrol oyuncusu mu, yoksa bir başkasının senaryosunda yan rolde miyiz?” (38) diyerek An’ın Özgürlüğüne vurgu yapıyor.

Boşanma süreci, eşin kaybı, çocukların evden ayrılması, hastalık, ölümden dönme gibi nedenlerle terapiye başlayan ancak üçüncü seans sonunda, sihirli bir reçete ve her şeye birden sahip olmasını sağlayacak bir strateji bulunmadığını anladığında terapiye son veren, üzüntü verici geçmişiyle randevusunu iptal eden hasta/danışanlarından (41) örnekler veren Horris, “benlik duygusu” kimlik krizi ve beraberinde buna bağlı tutumlar, davranışlar ve kişiyi iç dünyasına bakmaya iten stratejilere değinir. (43)

       “Tek başına kalmış bir insanın destek bulabileceği tek kişi bazen bir terapist olabilir.” (44) derken, hayatın geriye doğru hatırlanması ancak ileriye doğru yaşanması gerektiği paradoksunu ele alan Soren Kierkegaard’dan destek alır: “Aynı şeyi yapmaya devam edip farklı sonuçları beklemek kendini kandırmaktır.” (46)

İkinci hayat, bu dönüştürücü yangının ateşinde yanmaya hazır olan kişilere kendilerini tekrar kazanmayı denemeleri için bir şans sunar. (46)

Dışsal zorluklarla dolu oldukları zamanlarda bile, yaşamlarımızın her zaman içten yönlendiğini kavramamız gerekir (Jung’un rahatsız edici bir gözlemine göre içsel olarak göz ardı ya da inkar ettiklerimiz, büyük bir olasılıkla yazgımıza dönüşür). (49)

İlişkilerimizin, ebeveynliğimizin, yurttaşlığımızın kalitesi ve yaşam yolculuğunun kalitesi asla kişisel gelişim düzeyinden yüksek olamaz. (50)

OLDUĞUMUZU SANDIĞIMIZ KİŞİYE NASIL DÖNÜŞÜRÜZ? başlığını taşıyan 2.bölüm “Çocuğun rahimden kopmasıyla bilinç doğar ve bilinç her zaman zıtlıklara ve ayrışmaya dayanır. Yaşamın doğuşunun nevrozun da doğuşunun olduğu söylenebilir, zira o andan itibaren ikiz gündemlere hizmet etmeye başlarız: gelişmeye ve ilerlemeye yönelik biyolojik ve ruhsal dürtü ile içgüdüsel varoluşumuzun kozmik uykusuna geri dönmek için duyduğumuz o kadim özlem.” ifadeleriyle başlar.

“Bu incecik yaşam dansıyla sürüklendikçe kökü Yunancada “ev için duyulan ıstırap” anlamına gelen nostalji duyguları içinde boğuluruz. (52) Her sabah, korku ve ataletin ikiz cinleri yatak ucumuza oturup bize sırıtır. (53) Bu klasik dram her gün, her kuşakta, her kurumda ve kişisel hayatın her belirleyici anında yenilenir. Böyle bir tercihle karşı karşıya kaldığınızda her zaman endişe ve belirsizliği seçin, çünkü bunlar geliştiricidir, depresyon ise geriletici… Endişe iksirdir, depresyon ise yatıştırıcı… Endişe bizi hayatın içinde tutar, depresyon ise çocukluğumuzun uykusunda.” (54) dikkat çekici ifadeleriyle devam eder.

“40 ya da 50 yaşında olup da geçmiş yıllarda yapmış olduğu bazı tercihler karşısında dehşete düşmeyen biri ya aptaldır ya da hala bilinçsizdir. (59) Gençken doğru seçimleri yapabilmek için gerekli olan her şeyi öğrenebileceğimi hayal ederdim, bugün bunun asla mümkün olmayacağını ve her zaman bilinç dışı etkenlerin devreye girdiğini biliyorum ve bunların ancak ilerleyen zamanlarda kendini belli ettiğini ve bu durumda bile “belleğin dağınık yatağının” sandığımdan hep çok daha fazla etkili olduğunun farkındayım.” Cümleleriyle Yaşamın Trajik Anlamı Bizim İçin Neden Önemlidir? sorusunu gündeme getirir ve iki film kıyaslaması yapar: “Olgun bir kadının onca tecrübesine rağmen aynı pislikle evlenmesini ve ilk evliliğiyle aynı kötü tercihleri tekrar etmesini, dolayısıyla “belleğin dağınık yatağında” bir kez daha uyumasını anlatan ‘Peggy Sue Evlendi’ filminin yarı-komik tonu bundan ne kadar farklıdır? Keşke aynı günün tekrar tekrar yaşanmasını ve böylece daha iyi tercihlerin yapılmasını konu alan ‘Bugün Aslında Dündü’ filminin olasılıklar dünyasında yaşayabilseydik. (60)

Ezilmişlik Duygusundan Kaynaklanan Yaralarımız alt başlığında “Ezici çevre, müdahaleci ebeveynlerden, sosyoekonomik baskılardan, biyolojik bozukluklardan, dünyada olup bitenlerden vb. sorunlardan kaynaklanabilir.” der ve Refleks tepkileri 3 ana kategoride gözlemler:

1-Dünyanın daha büyük, daha güçlü olduğu mesajını aldığımızda geri çekilerek, kaçınarak, erteleyerek, saklanarak, inkâr ederek, ayrışarak bunun olası olumsuz etkilerinden kurtulmaya çalışabiliriz.

Dünyanın karşısında bu ezilmeyi derinden yaşayan ruhsal tecavüzün yarattığı tahribatı deneyimleyen çocuk için “kaçıngan kişilik” olarak adlandırılan bir kişilik bozukluğunun hüküm sürdüğü bir hayat söz konusu olabilir.

2-İkinci mantıksal tepki, durumun kontrolünü ele geçirmek için sık sık gösterdiğimiz çabalarda gözlemlenebilir. Dünya acı verici ve saldırgan. Önce sen saldırıya geçmez ve can yakmazsan başkaları san saldırı ve canını yakar.

3-Dünyanın altında fazlasıyla ezildiğimizde ortaya çıkan bir mantıksal tepki kategorisi daha vardır ve bu kuşkusuz en yaygın olanıdır: “Onlara istediklerini ver!” (65-68)

Yetersizlik Duygusundan Kaynaklanan Yaralar alt başlığında bir kısmı artık batılı doğulu demeden birçok insanın yaşadığı, bir kısmı da daha eksantrik durumlar incelenmiş.

• Gerçekten terk edilen çocuklar, genellikle “anaklitik depresyon” olarak adlandırılan bir rahatsızlık yaşarlar ve bu rahatsızlık, fırsatçı hastalıklara karşı savunmasızlık ve genellikle erken ölüm de dahil olmak üzere fizyolojik, duygusal, zihinsel ve psikolojik sorunlar olarak ortaya çıkabilir. (69)

• Ben başkalarının bana davrandığı gibiyim. (71)

• Nixon: “Yetenekli ve azimli paranoyak tahta ulaşır ve daha sonra kendini o eski berbat noktaya, yokluğun olduğu yere dönmeye mecbur eder.”

Narsisistler içsel fakirliklerinin başkaları tarafından fark edilmemesi için büyük çaba harcar. (73)

• Pearl Bailey: “Olduklarını iddia ettikleri şey değillerdir.”

• Narsisistik ebeveynin yol açtığı zarar öyle muazzamdır ki genellikle etkileri anne babalarının hayatlarındaki mutsuz gerilimlerin taşıyıcısı olan torunlarına da sirayet eder. (74)

• Eksikliklere tepki olarak üçüncü ve en sapkın model kaygılı ve saplantılı bir şekilde başkalarının onayını alma ihtiyacı olarak tezahür eder. Mantığa aykırı olsa da bu tür bir insan çoğu zaman ilişkiler açısından arızalı olan kişilere çekilir ve böylece aşina olanın sefaletinde rahatlık bulur.

• Her terapist, ilişkisinden şikayetçi olan pek çok danışanının olduğunu söyleyecektir. Kadınlar hiç iyi erkek kalmadığından bahseder, erkekler ise sorunlu gündemi olmayan kadın bulamayışlarından. (75)

• Devamlı terapist değiştirenler her seferinde “Bir önceki terapistim gibi değilsiniz, siz beni anlıyorsunuz!” der coşkuyla. Ancak sihirli bir yol olmadığını, içindeki boşluğu daha kalıcı yollarla doldurmanın onun sorumluluğu olduğunu, aksi takdirde bu acının peşini bırakmayacağını öğrendiğinde bir sonraki terapiste geçer.

• Kader yolları tayin eder. Geçmiş geleceği belirler ve Freud’un “yineleme saplantısı” olarak adlandırdığı durum hüküm sürer. Kişinin içindeki ıssızlık, terapide edindiği iç görüleri özümsemesine engel olur ve bu yüzden hiçbir şey değişmez.

• Bağımlılık yapan ümitler, en çok ilişkilerde tükenir. (76)

• Hemen hemen herkesin bağımlılık yapan bir tepki modeli vardır. Bilinçli olsun olmasın strese ve kaygıya verilen her türlü tepki bir bağımlılık biçimidir.

Bağımlılığın zulmünü kırmak, kişinin bu bağımlılığın ortadan kaldırmaya çalıştığı acıyı hissedebilmesini gerektirir.

• Paradoksal olarak bilinç, genellikle acı çekme deneyimiyle birlikte gelir. Ama ruh, asla sessiz değildir ve acı çekmek bir şeylerin dikkatimizi çekmek için yalvardığına ve iyileşmek istediğine dair ilk ipucudur.” (77)

BEN’LERİN ÇARPIŞMASI adlı üçüncü bölümde dikkat çekici tespitler devam eder:  

• Hayatımızın ilk döneminde kaderin bize getirdiklerini geçici olarak okumamız kaçınılmazdır. Dünyayı yanlış okuruz, fazlasıyla kişiselleştiririz ve aşırı genelleme hatasına düşeriz. (84)

• Günlük eyleme biçimlerimizin muhtemelen %95’i reflekstir. Dış uyaranlar ya da iç telkinler, o eski okumaları harekete geçirir ve o eski tanıdık yollarla tepki veririz. Kalıplar başka nasıl ortaya çıkabilir ki? Hiçbirimiz “Sanırım bugün geçmişte yaptığım aptalca şeyleri tekrarlayacağım” demez. Ancak yaptığımız tam olarak budur, çünkü o kadar çok şey otomatik pilottadır ki bu durum, ‘en büyük düşmanımızın kendimiz olduğu’ atasözünü kanıtlar. (85)

• Her birimizin içinde bilinçli hayatın bu iki kuvvet alanı rekabet halindedir; devamlı tekrar eden stratejileriyle ego ve bütünlüğe ulaşmayı hedefleyen Ben’imizin doğal eğilimleri. Ego konfor, güvenlik, doyum ister; ruh ise anlam, mücadele ve var olmayı. (87)

Depresyonun İyileştirici Gücü alt başlığında tanımlamalar vardır;

• Kişilerin aile geçmişlerinden zaman zaman beliren biyolojik temelli depresyon vardır.

• Bir diğer depresyon türü, tepkisel depresyondur; hayatımızda önemli bir kayıp yaşadığımızda ortaya çıkar ve kaybettiğimiz kişi ve şeye yapmış olduğumuz duygusal yatırımın yoğunluğuna göre değişir. (89)

• Sevgi, biz olmadan yaşamalarını sağlayacak şekilde onları güçlendirmektir; zaten her halükârda tek başına kalmaya mecbur kalacaklardır.

Distimik bozukluk: Kişinin hayatını yürütmesi için gerekli olan güçlü duygulanımlardan yoksun olması veya bu konuda yaşanan rahatsızlık. (90)

• Terapiye giden pek çok kişi depresyondan çıkmanın yolunun ben veya egonun ne istediğini değil, ruhun ne istediğini sormaktan geçtiğini öğrenmiştir. Depresyonu ortadan kaldıracak tek şey, bilinçli enerjilerin başka değerlerin hizmetine yönlendirilmesidir. (91)

• Şüphesiz kişinin depresyon türünü -genellikle bir terapistin yardımıyla- belirlemesi gerekir; yani depresyon biyolojik temelli midir, yaşanan bir kayba mı tepkidir, yoksa bilincine vardığımız takdirde bize hayatımızın bir sonraki aşaması için müthiş bir bilgi sunacak ruhsal bir çatışmadan mı kaynaklanmaktadır? (93)

• Freud, bir çiftin yatağında 6 kişinin bulunduğunu, çünkü her iki tarafın psikolojik olarak ebeveynlerini getirdiğini söylemiştir. (94)

Erozyona Uğrayan Yansıtmalar, Yenilgiye Uğrayan Yansıtmalar’da, “Başarısızlığa uğramış her Her birimizin ruhunda Freud’un tekrarlama saplantısı olarak adlandırdığı ve bizi gelişme, iyileşme, pekiştirme ve hatta tatmin arayışına iten bir yer vardır. (98) derken;

Rekabet Eden Gündemler’de, “Hayatın ilk yarısındaki gündem büyük ölçüde toplumsal bir çerçeveye sahiptir: dünya benden ne istiyor, taleplerini karşılamak için hangi kaynakları kullanabilirim? Ancak yaşamın ikinci yarısında gündem değişir, kişisel deneyimimizi daha büyük şeylerin çerçevesinde düzenlemeye yöneliriz ve sorular değişir: “Ruhum benden ne istiyor, burada olmamın anlamı nedir, rollerimin ve kişisel tarihimin dışında ben kimim?” (103)

Yaşamın ikinci yarısındaki sorular manevidir ve anlama dair daha büyük meselelere yöneliktir. Yaşamın ilk yarısının psikolojisi edinme fantezileri ile yönlenir. İkinci yarısı bizden vazgeçmemizi ister ve nihayetinde bunu talep eder; bu mal mülkten, rollerden, statüden, iğreti kimliklerden vazgeçiş ve iç dünyamıza yerleşmiş diğer değerlerin kucaklanması. (104)  tespitini yaparak yaşamın ilk yarısı ile ikinci yarısını kıyaslar.

DÖNÜŞÜMÜN ÖNÜNDEKİ ENGELLER adlı 4. bölümde yaşamın ikinci yarısının psikanalizine dalar:

•Kaçmayı başardığımızı düşündüğümüz ebeveynlerimizin kalıplarını yeniden yaratıyoruz. (107)

• Orta yaştan sonra gerçekten kendi başımızayızdır. Ahlaken ve psikolojik olarak bu yolculuğun sorumlusuyuzdur ve sadece dış dünya değil, kendi ruhumuz da bizi sorumlu tutar.

• Biz geçmişimizizdir, ancak aynı zamanda geçmişimizden daha fazlasıyızdır da.

• Kompleks, bilinçaltımızda yer alan geçmişteki olayların harekete geçirdiği, tekrarlarla pekişen, kişiliğimizin bir parçasını oluşturan, programlanmış tepkiler ve bir dizi içkin beklenti yaratan enerji kümesidir (hatta Jung bunları “parçalanmış kişilikler” olarak adlandırır). (109)

• Parçalanmış kişilikler gölge hükümetler gibidir, egonun güçlerine el koyar, çoğu zaman da bizi o aynı eski kişisel tarihin tutsağı ederler. (110)

• Bilincimizin özerkliğiyle övünen bizler, içimizde gölge bir iktidarın iş başında olduğunu öğrendiğimizde dehşet duyarız. (113)

• Yaşamın ikinci yarısı, ancak iç görüyle yaşandığı takdirde tarihimizin bu inatçı güçlerinin ötesine geçip gelişebilir ve seçim yapabilme kudretine sahip olabilir. Ne var ki bilinç, bilinç dışının muazzam gücünden ancak büyük acılar çektikten sonra kurtulabilir. (115)

• Korkuya karşı durmak, Yaşamın ikinci yarısını yönetebilmek ve bu dönemde ruhun gündemine sahip çıkabilmek için gerekli olan en kritik karardır. Korku hayatlarımızı olağandışı bir kurnazlıkla yönetir. Etkisi sadece yaşamlarımızda çok sık görünen kaçınma kalıplarında değil, aynı zamanda inkâr, hayatlarımızı basit anlamada sadece iyi ve kötü seçeneklere ayırma veya başkalarına yaptığımız yansıtmalarda da görülür. (116)

• Atalet, ruhumuzu uyuşturur. Ama atalet, doğamızın bir parçasıdır. Atalet, bilinçaltının muazzam soğurucu gücünün bir kanıtıdır ve bu konuda gerçek anlamda çaba göstermediğimiz takdirde bilinçli yaşamdan uzaklaşır, karanlığa düşeriz. (117)

• Büyümek kulağa kolay gelir. Acaba kaçımız gerçekten büyüyor? Eğer hayatımın sorumluluğunu alırsam bu yükü başkalarından almış olurum, ama taşımam gereken tonlarca yüküm olur; dahası hayatla ilgili kritik kararlar verirken kendimi çok yalnız hissederim. Eğer içime bakarsam başkalarını suçlamayı bırakmam ve yaşadığım bu sonuçlar, hatta beni sinirlendiren ve bilincimi rahatsız eden bu belirtiler için sorumlu olan tarafın kendim olduğunu kabul etmem gerekir. (119)

YAKIN İLİŞKİLERİN DİNAMİĞİ adını verdiği 5. bölümde yazar aşk, yalnızlık ve büyüme korkusuyla ilgili çarpıcı cümleler kurar:

• Jung’un metaforik olarak belirttiği gibi, nevroz çoğu zaman kırgın veya ihmal edilmiş bir tanrıdır. (123)

• Yaşadığımız sorunlar aşk ile heyecanın birbiriyle karıştırılmasından ortaya çıkıyor. Aşk kelimesiyle kast edilen şey, kişinin bir diğerine duyarlı bir dikkatle yönelmesi ise, ilişkinin ortaya çıktığı ortamsa ve uyanan duygu dünyasının oluşturduğu hassasiyetse aşk pekala bir ilişkiyi besleyebilir ve tazeleyebilir. Ancak çoğu zaman olduğu gibi aşk ile kast edilen şey ayakların yerden kesilmesiyse kişinin yere çakılması sadece an meselesidir. (140)

• Zamanımızın en önemli bozuklukları yalnızlık korkusu ve büyüme korkusudur. Yalnızlıktan kaçış, insanları alışveriş merkezlerinde dolanmaya, kötü ilişkileri sürdüremeye, madde kullanımına ve hepsinden kötüsü kendi benlikleriyle ilişki kurmaktan kaçınmaya iter. Kendimizle iyi bir ilişki kuramıyorsak bir başkasıyla nasıl iyi ilişki kurabiliriz ki? (141)

YAŞAMIN İKİNCİ YARISINDA AİLE adlı 6.bölümde:

• Evlilik, insan ruhunun soylu bir yatırımıdır. (148)

• Aile içinde hiç kimse bir diğerinin narsisistik ihtiyaçlarını karşılamak durumunda değildir. (158) gibi konuyla ilgili birkaç dikkat çekici cümle dışında genel geçer ifadeler yer alır.

KARİYER Mİ, YETENEKLERİMİZE DAYANAN BİR UĞRAŞI MI? adlı 7. bölümde yazarın, Freud ve Jung destekli çarpıcı tespitleri devam eder:

• Freud akıl sağlığı için iki şartın gerekli olduğunu belirtmiştir: çalışmak ve sevmek.

• Bir pazartesi sabahı ana caddede durun ve bu çılgın, amaçlı enerjiyi neyin harekete geçirdiğini gözlemleyin: sorunun cevabı ekonomidir, kültürümüze hükmeden sorgulanmamış tanrı. (164)

• Kariyerimizi seçebiliriz ancak yeteneğimizi seçemeyiz. Yetenek bizi seçer. Bizi seçeni seçebilmek özgürlüktür.

• Çoğu zaman ruhumuz çoktan yaşamın ikinci yarısının gündemine geçtiği halde biz hâlâ yaşamın ilk yarısının gündemine hizmet etmeye devam ederiz. (170)

• Yaşamın ilk yarısının istekleri ikinci yarısında da işe yarasaydı etrafımızda bu kadar çok sayıda boşanmaya ve madde bağımlılığına şahit olmazdık veya bu kadar çok antidepresan yazmak zorunda kalmazdık.

• Jung: “Yaşamın öğleden sonrasını, yaşamın sabahının programına göre yaşayamayız çünkü sabah bize muazzam gelen şeyler akşam küçük gelmeye başlayacaktır ve sabah hakikat olarak gördüğümüz şey, bir yalana dönüşecektir.” (172)

GÜNLÜK YAŞAMIN PSİKOPATOLOJİİSNDEN KAYNAKLANAN YENİ BİR MİT adlı 8. bölümde Hollis, takipçisi gibi Jung gibi ‘Mit’lerle ilgili takıntısı göze çarparken Marksizm ve materyalizme yaklaşımı diğer psikiyatrist ve psikologlardan farkını gösterir:

• Görünen o ki sadece insan bilincinde yaşanan küçük karışıklıklar değil, deliliğin kendisi de medeniyetin yaldızlı cilası ve günlük yaşamın psikopatolojisinin altında gizleniyor. (182)

• Mitolojik imgeleri sürdüren kültürler, bireylerin gizemli unsurla bağlantı kurmasını sağlar: aşkın olan (tanrılar), çevre (doğadaki yuva), kabile (sosyal doku) ve psikolojik temeller (kişisel kimlik). (183)

• Günümüzde Marksizm ve faşizm yerini sadece biraz daha örtük ve manevi olarak oldukça baştan çıkarıcı olan materyalizm, hedonizm ve narsisizm gibi ideolojilere bıraktı. Bu muzaffer üçlü, çoğu modern bireyin ruhunu harekete geçirir. Ancak sonunda ihanet eder. Çünkü insanları şifa verici ve tatmin edici güçlerle birleştiremez. Kutsal olana “dikey” bir katılım duygusu olmadan insanlık kendi saçmalıklarını tekrarlamaya ve sonunda kısır “yatay” bir varoluşla kendini imha etmeye mahkûmdur.

• Materyalizm, hedonizm ve narsizme günümüzde etkili olan diğer iki popüler ideolojiyi de eklemeliyiz: köktencilik ve heyecan kültürü. (186)

• Elbette insanlar içtenlikle inandıkları ve deneyimledikleri değerleri tasvip etme hakkına sahiptir; ancak köktencilik kaygıyı ve belirsizliği bastırmayı amaçlayan bir tür akıl hastalığıdır. (187)

• Tamamen temsili hayatlar kuran bir kültür daha ne kadar nevrotik olabilir? Gerçek ilişkiler kurma, derinlik ve anlam arayışından feragat ettiğimizde elimizde sadece heyecan kalır ve bu nedenle bu duyguya daha sık ve daha yoğun ihtiyaç duyarız. Bu olgunun daha tanıdık, sevimsiz bir adı vardır: bağımlılık. Heyecan kültürü, yalnızca bağımlılık ve kırılmış umutlar üretir. Tıpkı köktenciliğin yalnızca sertlik ve çok büyük bir karanlık (pek çok kilise skandalında gördüğümüz üzere) ürettiği gibi…

• Bağımlılığı olmayan çok az kişi vardır. Yakından baktığımızda aramızda umutları kırılmamış ve kaygı yaratan sorunları olmayan kimse yoktur. (188-9)

• Dolayısıyla bütün bağımlılıkların altında “öteki” ile bir çeşit bağlantı kurarak kaygıyı azaltma güdüsü yatar. (190)

• Çeşitli yeme bozuklukları, kültürel nevrozlar ruhun hayatı son zerresine kadar yudumlamamıza yönelik çağrısını yanlış bir biçimde hayata geçirmemiz ya da eksik yorumlamamızdır.

• Yemeğe yaptığımız yansıtmalar bizi ruhumuzdan gittikçe uzaklaştırır. (192)

• Marksizm ekonomik sistemlerimizdeki feci adaletsizlikleri gidermeye yönelik rasyonel, iyiniyetli ve insani bir çabaydı. Ancak başarısızlığa mahkûmdu, çünkü insan doğasının mantık dışı yönünü ve kişisel çıkarlara düşkünlüğünü göz ardı etti; değerlere de materyalist açıdan yaklaşarak insan varlığının aşkınlığa olan ihtiyacını azımsadı. Kısacası batıl inancı defetmek isterken bunların yerini alacak yeni batıl inançlar üreterek ideolojiye hizmet ve fedakârlık çağrısında bulundu ve insan ruhunu görmezden gelmiş olduğu gerçeğini bastırmak için totaliter baskı yöntemlerine başvurdu. Benzer şekilde modern tüketimcilik de büyük ölçüde yapay talep fantezilerine dayanarak yaratılmış ve kendini tekrarlayan döngüsel bir sistemdir. Bedenlerimize büyük bir konfor sağlayabilir; ancak bu ruh için nadiren geçerlidir ve sonunda herkesin bildiği gibi bizi sadece oyalayıp hayal kırıklığına uğratır. (197)

• Hiçbirimiz her zaman hatta çoğu zaman bilinçli olamayız. Hayatın büyük bir kısmı otomatik pilotta yaşanır ve bu bilinç kaybının bedelini ilişkilerimizin tekrar tekrar sabote edilmesiyle boğucu ve inisiyatifimizi sınırlayan bir bakış açısıyla ve kendi değerlerimizi düzenlemeleri için devamlı başkalarına yetki vererek öderiz. (200)

• Psikolojik olmak, kişinin terapi alması gerektiği anlamına gelmez; kişinin her zamankinden çok daha radikal bir şekilde yüzeyin altında neler olduğunu sorgulaması anlamına gelir.

• Psikolojik olmak altında yatan enerji kaynakları ortaya çıkana dek yüzeydekileri sorgulamaktan sorumlu olmak anlamına gelir. Modern olmak anlamdan, seçimden, davranıştan tamamen sorumlu olmak demektir. (201)

MATERYALİST BİR ÇAĞDA MANEVİYATA ULAŞMAK adlı 9. Bölüm, materyalizm, maneviyat, dindarlık, putperestlikle ilgili enfes tespitler içerir:

• Olgun bir maneviyata sahip olmak çağımızın en zor görevlerinden biridir. Bunun tek nedeni bayağılığın ve oyalanmaların bu denli fazla olması değil, aynı zamanda büyümekten ve kendi deneyimlerimizden tamamen sorumlu olmaktan kaçmamızdır. (204)

• Yaşamın ikinci yarısında iki büyük görev bizi bekler. İlki kişisel otoritenin kazanılmasıdır. Ruhumuz kişisel otoritemizi geri kazanmamızı ister ve bu günlük olarak bizi bekleyen bir görevdir. Diğeri ise kişisel maneviyatın keşfidir. Çoğu zaman bu önemli davet kişinin ait olduğu kültür ve çocukluk deneyimleri tarafından bozulur. (205-6)

• Köktencilik ve ateizm arasında oluşan uçurum bazen aptallıktan, bazen yeteri kadar anlayamamaktan ve sıklıkla psikopatolojiden doğar… Her iki görüşün savunucuları da çok önemli bir noktayı kaçırır: imgenin içerdiği derin psiko-mitolojik hakikati… (213)

• Maneviyat adına birtakım değersiz ve pespaye fikirlerin pazarlandığı çağımızda olgun bir maneviyatı geri kazanmak, belki de yeniden inşa etmek için ilk önce sadece maneviyatın ne anlama geldiğini değil, aynı zamanda nasıl oluştuğunu, bize nasıl hizmet edebileceğini ve geçmişinden neler öğrenebileceğimizi düşünmemiz gerekir. (214)

• Bilimsel yetenek (pozitivizm) geçtiğimiz yüzyılı insanlık tarihinin uzun ve içler acısı katliam listesinin en tepesine oturtmakla kalmadı… (217)

• Dindarlığın kültürel tezahürlerinin pek çoğu aslında gerçek dini deneyimi gizlice önleme çabalarıdır. (219)

• O halde sorulması gereken soru şudur: Kısır bir materyalizmin hâkim olduğu başarısız kurumlarla dolu değersiz spiritüel malların allanıp pullanıp pazarlandığı bir çağda tutarlı ve uygulanabilir bir maneviyatı nasıl yeniden yapılandırabiliriz? (221)

• Birçoğumuzun geleneklerimizin neden olduğu felç edici suçluluk duygusuyla kıvranması dini yapının (kilise) sadece nevroz üretiyor olmasına üzücü bir örnektir. (225)

• Geçmişteki bir imgeye bilinçsizce tapmak, en eski dini sapkınlıklardan biri olan putperestliğe hizmet etmek gibi düşünülebilir. Putperestlik genellikle egonun bizi rahatlatan bir olgusudur; ancak ruhun devamlı yenilenen gündeminin önünde bir engeldir.

• Bizi derinden etkileyen hayret ve merak duygusu yaratan bir şey, nereden gelirse gelsin dinseldir. (226)

BATAKLIK ZİYARETLERİ adlı 10. bölümde giriş bölümünde kullandığı “Karanlık Orman” metaforunu “Bataklık Ziyaretleri” metaforuna evirir ve bundan kurtulmanın gerekliliğini örneklerle anlatır:

• Ölümlülüğümüzü ve geçiciliğimizi inkâr etmek patolojiktir. Ne kadar doğru düşünürsek düşünelim ne kadar doğru davranırsak davranalım bataklık ziyaretlerinden kaçamayız. (233)

• Acı ve ıstırabı birbirinden ayırt etmemiz gerekir. Acı fizyolojiktir ve mümkünse hafifletilmelidir, çünkü acı ruhun canlılığını yıpratır. Istırap ise spiritüeldir, çünkü kaçınılmaz bir şekilde anlamı sorgulamamıza yol açar.

• Sadece ölülerin ayakları simetriktir. Ayaklarımız da hayatlarımız gibi hep çelişkiler ve paradokslar yaşar. (234)

• Jung: “Yalnızca inanan ama düşünmeyen insanlar kendilerini sürekli olarak en kötü düşmanlarına, şüpheye maruz bıraktıklarını unuturlar. İnancın hüküm sürdüğü her yerde şüphe arka planda pusuya yatar. Fakat düşünen insanlar şüpheyi memnuniyetle karşılar: şüphe bilgiye ulaşmalarını sağlayacak değerli bir sıçrama tahtası görevi görür.” (243)

• Dahası şüphe, demokrasinin iyi işleyebilmesi için gereklidir. Totalitarizm gücünden, doğrularından veya ilkelerinden şüphe duyulmasından dehşete kapılır. Demokrasi ise politikaların ve liderlerimizin niyetleri ile ilgili kuşkularımızı ifade ettiğimizde serpilir…  (244)

• Kesinlikler, dogmaya yol açar; dogma katılığa, katılık putperestliğe neden olur. Putperestlik her zaman gizemi uzaklaştırır ve bu nedenle spiritüel daralmaya yol açar. Şüphenin yol açtığı kaygıya katlanmak açıklığa götürür, açıklık ilham verir, ilham keşfe götürür, keşif genişletir.

• Şüphe duymak radikal bir güven şeklidir. Dünyanın bizim bildiğimizden daha zengin olduğuna dair bir güven. (245)

• Narsizmin kendini sevmek değil, kendini sevmediğinin itirafı olduğunu biliyoruz. (246)

Depresyon

• Gerçekten de psikofarmakolojinin başarısı öyle muazzam bir başarı olmuştur ki (Elizabeth Wurtzel’in kitabına verdiği isimle) “Prozac Toplumu” olarak adlandırılmaya başlandık. Bizler bir hapta mutluluğu bulacağımıza inanan insanlar haline geldik. (247)

Bağımlılıklar

• Kompulsif bir karaktere sahiplerdir, yani kontrolümüz ve farkındalığımızın dışındadırlar ve en iyi ihtimalle stresi sadece kısmi olarak yatıştırabilirler. Bu davranışımızın sonucunda bir rahatlama yaşayamadığımızda bunu sağlayacak bir diğer davranışa geçeriz; fakat bu rahatlama anlıktır, sonrasında kaygı tekrar yükselişe geçer ve söz konusu yatıştırıcı davranışın tekrar edilmesi gerekir. Ve işte tam bu noktada bağımlılık artık bize kancasını atmıştır. (252)

Kaygılar

• İskenderiyeli Philon: “Nazik olun. Karşılaştığınız herkesin büyük bir sorunu vardır.” dediği rivayet edilir. (256)

Bataklıklardan Nasıl Uzak Dururuz?

• Hayat bizden acı çekmekten kaçınmamızı talep etmez. Ona rağmen daha anlamlı yaşamamızı ister. Popüler kültürün tüm kandırmacalarına rağmen yaşamın amacı mutluluk değil, anlamdır. (257)

• Jung: “Görünüşte katlanılmaz olan bu çatışma, hayatınızın doğruluğunun kanıtıdır. İçsel çelişkinin olmadığı bir hayat ya yarım kalmış ya da ahirette yaşanan bir hayattır ki bu sadece meleklerin yazgısıdır. Ne var ki Tanrı insanları meleklerden daha çok sever.” (259)

RUHUN İYİLEŞMESİ adlı 11. ve son bölümde yaşamın ikinci yarısında artık gerçek anlamda büyümenin ipuçlarını verir:

• Hayatınızdan memnun değilseniz onu değiştirin; ama başkalarını suçlamayı bırakın. Çünkü size zarar vermiş olsalar bile sonuçta yetişkinlik döneminizde kararları veren kişi sizdiniz. Acı veren tercihler yapmış olsanız da her şeye rağmen bu seçimlerin sorumluluğunu taşıyan sizsiniz. Hayatınızın sorumluluğu her zaman size aittir, başkasına değil. (268)

• İçimizde ilerici bir enerji olduğu gibi aynı zamanda muhafazakâr bir güç de vardır ve bu güç hassasiyetimizi azaltarak büyümemizi sınırlandırmayı amaçlar. Her türlü büyüme korkularımızla yüzleşmeyi gerektirdiğinden doğal olarak bizi korkuya karşı koruyan kalıpları öğreniriz. (276)

• O halde bize düşen görev daha küçük senaryolara olan bağımlılığımızdan kurtulup bizi bütünlüğe ulaştıracak daha büyük bir projeye adanmaktır. Ancak bu değişimi yapabildiğimizde -bu gemiyi yüzdürmek yaşamın ikinci yarısının tamamını alır- kendimizi bir kez daha büyük bir enerjiyle kucaklanmış ve desteklenmiş hissedebiliriz. Bu büyük enerji ruhun bireyleşmeye yönelik iradesidir. (278)

• Yaşamdan bezdiğimizde, kasvetli derinliklere düştüğümüzde, sonra düşündüğümüzden daha yükseğe çıktığımızda, eski halimizden şimdiki halimize dönüştüğümüzde ruhun huzurundayızdır. (281)

• Hayatınızı yaşamak için hala nereden izin bekliyorsunuz? Başka birinin bu izni size vereceğini mi düşünüyorsunuz?

• Hangi noktalarda büyümeye ihtiyacınız var? Bu ne zaman olacak? Bunu başka birinin sizin için yapabileceğini mi düşünüyorsunuz? (284)

                                                                                                      Derleyen: Adnan GÜRBÜZ

Hertaraf Haber Kültür Sanat Servisi-Ankara

Yorum Ekle
Yorumlar (1)
Musa ÜLGER | 25.05.2023 15:48
Emeğinize sağlık hocam, güzel bir çalışma olmuş.