metrika yandex
  • $32.53
  • 34.82
  • GA17260

Haberler / Yorum - Analiz

Yabancılaşma ve İnternet / Hasan KANAT

24.09.2022

M.Ö. 5. Yüzyılda Atina'nın diyalektik iklimi bugünkünden farklı değildi. Demokratik temsil iradesi; mutlak hakikate ve onun adına konuştuğunu iddia eden otoritelere karşı şüphecilik; ve "Senin için doğru olan senin için  doğrudur, ''Benim için doğru olan benim için  doğrudur" anlayışından hareketle, göreceliliğe doğru genel bir eğilim ile karakterize ediliyordu. Bu ifadeleri dile getiren Protagoras, hakikatin Platon'un iddia ettiği gibi insan zihninin dışında var olan deney ötesi bir kategori değil, öznelliğin bir yanılsaması olduğunu savunan bir grup Presokratik düşünür olan sofistlerin belki de en tanınmışıydı. İnsan-merkezci göreceliliği Protagoras'ın bir başka özdeyişi ile özetlenebilir: "İnsan her şeyin ölçüsüdür."

Protagoras ve Theaetetus diyaloglarında Platon sofistlerin görüşlerini çürütür. Ünlü "geri tepme argümanı" aracılığıyla, hakikatin göreceli olduğu yönündeki pozitif iddianın doğasında var olan yanlışlığı ortaya koyar. Eğer tüm hakikat göreceli ise, o zaman görececiliğin sofist hakikat iddiasının kendisi de göreceli olmalıdır. Gerçekten de Platon -Sokrates aracılığıyla- hakikatin göreceli olduğuna inanmayan pek çok insan olduğuna işaret eder.

Görelilik görecelidir ve bu nedenle, kendi önermeleri temelinde, görelilikçi argüman pozitif olarak doğru kabul edilemez.  Bununla birlikte, Platon'un göreciliği çürütmesi, sofist argümanın Doğru, İyi ve Güzel'in varlığını altüst ettiği endişesinden kaynaklanır. Görecelilik bu nesnel gerçeklikleri inkâr ederek felsefenin özüne, yani ideallere ilişkin bilginin tespitine ihanet eder ve aynı zamanda insanları kendilerine çeken normları ve gelenekleri istikrarsızlaştırarak anarşi ve tiranlığa yol açar.

Sofistlerinki gibi göreci kanaatlerin hangi bağlamda ortaya çıktığı sorulmalıdır. Theaetetus diyaloğunun geçtiği ortamda buna dair bir ipucu bulunabilir: Atina'da kalabalık bir pazar yeri. Giderek çok kültürlü hale gelen Yunanistan'ın merkezi olan pazar yeri, farklı metaların ve yaşam "tarzlarının" değiş tokuşunu temsil eder; belki de postmodern düşünceyle ilişkilendirilen "fikirler pazarı" kavramının öncüsüdür. Giderek çoğulcu ya da çok sesli hale gelen bir kültürün belirgin farklılıklarıyla karşı karşıya kalan sofistlerin mutlak hakikatin varlığından şüphe duymaya başladıklarını varsaymak akla yatkındır. Acaba, bireyler ve kültürler arasındaki uçsuz bucaksız farklılıkları mutlak bir gerçek nasıl açıklayabilir.Sofistlerin günümüzdeki göreceli dünya görüşünün öncüsü olmaları muhtemelen bu olgunun bir sonucuydu.

Eğer metaforik pazar yerinin heterojenliği göreceliliğe zemin hazırlıyorsa, o zaman bunun tam tersi koşulların -geniş anlamda daha homojen bir doğaya sahip olanların- mutlaklara daha açık bir sosyal iklim oluşturduğu düşünülebilir. Geleneğin sürdürülmesi bunun merkezinde yer almaktadır. Gelenek, diğer şeylerin yanı sıra, insanları bir dizi ortak ideal etrafında bir araya getirir. Dolayısıyla hakikate ilişkin olumlu anlayışları destekler. Belirli bir topluluğun inanç ve davranışlarını düzenleyen gelenek, Hakikat, İyilik ve Güzelliğin gerçekleşmesini sağlarken, biraz da paradoksal bir şekilde, bunu o topluluğa özgü yollarla yapar. Bu görüş, Müslüman Filozof Fârâbî gibi Neoplatonik düşünürlerin siyaset felsefelerinde zengin bir şekilde ifade edilmiş olarak bulunabilir. Fârâbî'ye göre gelenekler -özellikle didaktik türde olanlar (yani folklor ve hikâye anlatıcılığı) içerdikleri ebedi ilkelerin algılanabilir hale gelmesi için bir dereceye kadar göreceliliğe ihtiyaç duyar.

Fârâbî'ye göre bunun nedeni, her verili topluluğun geleneğin (ve aslında dinin) uyması gereken bir dil ve estetik eğilimin olmasıdır. Bu şeyler," diyor, Farabi "her bir grup ya da ulus için kendileri tarafından en iyi bilinen konular üzerinden taklit edilmelidir ve biri için en iyi bilinen şey diğeri için en iyi bilinen şey olmayabilir."  İşte tam da bu temelde Fârâbî, "Siyasi Rejim" ve "Mektuplar Kitabı" adlı risalelerinde pazar yeri benzeri ortamlara, yani kültürel ve ideolojik farklılıkların birbiriyle çatışır gibi göründüğü ortamlara karşı dikkatli olunması gerektiğini ima eder. Ancak, bu hakikati temsil eden deyimler ve görünümler yan yana bulunduklarında, yüzeysel farklılıklarına gereksiz dikkat gösterilebilir ve bu da aralarında hiçbir şeyin paylaşılmadığı izlenimini verebilir.

Dil bu noktanın iyi bir örneğidir. Örneğin Arapça ve Türkçe'de "elma" için kullanılan sözcükler birbirlerine fonetik olarak hiç benzemezler ama yine de aynı nesnel göndergeyi paylaşırlar. Her iki dilden birine aşina olmayanlar "elma" ve "tufâh" kelimelerinin birbiriyle ilgisiz olduğunu ve dolayısıyla belki de kendi kültürlerinin tamamen farklı gerçeklik paradigmaları (ki bunun mantıksal sonucu göreceliliktir) içinde işlemesi gerektiğini varsayacaktır. Fârâbî, bu örnekten yola çıkarak şunu söylemektedir:

Uçlarda bulunanların, diğer milletlerden komşularıyla karışmaları ve bu sebeple dillerinin onların dilleriyle ka­rışması ve komşularının hatasını tahayyül etmeleri daha muhtemeldir. Çünkü onlar, komşularıyla ilişkiye girdiklerinde komşuları kendi dille­rine yabancı bir dili konuşma ihtiyacı  duyacaklar, ama çoğu  harfte onlara boyun eğmeyecekler ve kolaylarına  geleni ifade edecekler ve zorlandıklarını terk edeceklerdir.

Farabi Burada, iki ya da daha fazla farklı "dilin" yan yana geldiği, hatta melezleştiği durumlarda, ilettikleri şeyin anlamını yitireceğini söylüyor. Bu nedenle, sınırların aksine “toprağın ortasında” yaşamak, belirli bir topluluğun anlayış netliğini sağlar. Farklı topluluklar ve onların kendi gelenekleri yan yana getirildiğinde, hakikat ve anlamı iletme kabiliyetleri gücünü kaybeder. Dolayısıyla, mutlakların kavranmasını kolaylaştırmak için uygun şekilde göreceleştirilmiş gelenek biçimlerine ihtiyaç vardır. Bu tikellikler olmaksızın hakikat anlaşılmazdır; bu tikelliklerin diğerleri karşısında altüst olduğu yerde, hakikat ilkesinin kendisi de anlaşılmaz hale gelir.

Fârâbî'nin hipotezleri hem Atina'nın çok sesli pazaryeri hem de postmodern "fikir pazaryeri" açısından geçerli görünmektedir. İnternet, diğer şeylerin yanı sıra, "sınırlardaki" nihai topraktır. Zygmunt Bauman, "akışkan modernite"nin habercisi olarak teknolojiye ilişkin yorumlarında, internetin, insan yazılımlarının sınırlarına meydan okuyan iletişim hızlarıyla toplumlar arasındaki tüm doğal sınırları erittiğinden bahseder. Modern teknolojinin yansıttığı alan," diyor, Bauman "radikal biçimde farklıdır: mühendislik ürünüdür, Tanrı vergisi değildir; yapaydır, doğal değildir; donanım tarafından dolayımlanır, rasyonelleştirilmiştir, toplumsallaştırılmamıştır; ulusaldır, yerel değildir." O halde internetin, sosyolog Paul Heelas'ın "kültürel meta-anlatıların otoriter ya da 'kutsal' özelliklerinin altını oyan süreçler" olarak tanımladığı gelenekselleşmeden arındırma olgusuna da elverişli olması şaşırtıcı değildir. Sosyal medyanın doğası, organik toplumsal bağların tamamen çözülmesini temsil ederek, Heelas'ın da yazdığı gibi, "kafa karıştırmaya hizmet eden çok sesli bir kültür oluşturmaktadır. Farklılaşma, daha önce homojen olanın dışlayıcı iddialarını ve inandırıcılığını zayıflatmaya hizmet eder."

Bu çok sesli kültür, Fârâbî'nin Sokrates öncesi Atina'nın koşullarını hatırlatan "karmakarışık" diller ve çatışan deyimler, estetik ve anlamsal paradigmaların sınır bölgelerine karşılık gelir. Bununla birlikte, internet ve özellikle sosyal medya - ki bunlar bir kez daha Heelas'tan alıntı yapacak olursak, "parçalara ayrılmış, alacalı bir inanç ve değer yelpazesi sunar. Kullanıcıyı bölük pörçük imgeler ve ideolojiler telaşına boğarak, çok seslilikten ziyade kakofoni olarak tanımlanabilecek bir kaos duygusu yaratırlar. Bunu yaparken, kültürel olarak göreceli gelenekleri ve aynı zamanda mutlak hakikate ilişkin kolektif kanaatleri zayıflatır ve sonunda silerler. Bu durum, hakikati temsil ettiğini iddia eden anlatılara yönelik genel bir şüphecilik olarak postmoderniteyle el ele gider ki bu da yine modernitenin ve onun meta-anlatılarının Baumancı "akışkanlığın" bir sonucu olarak görülebilir. Her ne kadar bu süreçler sanayi devrimi ve küreselleşmenin başlangıcından bu yana tartışmasız bir şekilde gelişiyor olsa da, teknoloji daha önce benzeri görülmemiş bir şekilde artan bir farklılık bilinci ve akabinde nesnel hakikate yönelik daha önce benzeri görülmemiş bir şekilde artan şüpheler yaratmıştır. Yine de, şimdi bir değişime tanıklık ediyor olabilir miyiz? İdeolojilerin teknolojik olarak şiddetlenen çok sesliliğinin (ya da aslında kakofonisinin) ve geleneksel postmodernizmi bile aşan "üst anlatılara karşı güvensizliğin" ortasında, sosyal medyadaki az sayıda parçalanmış öznenin bir kez daha ebedi değerlere giderek daha fazla yöneldiği görülüyor. Hatta belki de postmodern düşünce ile internet teknolojisinin sentezi öyle bir belirsizlik ortamı oluşturdu ki, metafizik mutlakları ve onlar adına konuşan otoriteleri yeniden canlandırma özlemine istemeden de olsa ilham verdi. Ne de olsa Platon'un bizzat kendi düşünce ekolü de göreci fikir ikliminden doğmuştur.

Bunun ışığında, "yeniden gelenekselleşme" olasılığı üzerinde düşünebiliriz. Platon'un "geri tepme argümanını" biraz yaratıcı bir şekilde genişletecek olursak, eğer her şey göreceliyse ve her birey kendi göreceliğini gerçekleştirmekte özgürse, o zaman mutlak hakikati arzulayan bireyler bu özgürlüğü hakikatin yeniden canlanmasını savunmak için kullanabilirler. Pazar yeri ya da dijital "sınır bölgeleri" gibi nesnel hakikate karşıt ve ayrıştırıcı bir alanda bile "geleneğe" geri dönülebilir.

 

Yorum Ekle
Yorumlar
Henüz Yorum Eklenmemiş