metrika yandex

Haberler / Yorum - Analiz

Uluslararası Örgütlerin Zaafları, Yumuşak Güç Anlayışı ve Diplomasi / Hüsnü Aktaş

16.09.2022

Dünya üzerinde ABD’nin siyasi emellerine hizmet eden Atlantik Paktı (NATO) ülkeleri ile Avrasya Harekâtı’na liderlik eden Rusya arasında yaşanan siyasi rekabet, halen devam eden asimetrik savaşa yeni bir boyut kazandırmıştır. Başta Birleşmiş Milletler teşkilatı (BM) olmak üzere, uluslararası örgütlerin zaafları gizlenemez hale gelmiştir.  Soğuk Savaş’ın sona ermesinden sonra uluslararası örgütlerin yapıları ve işlevleri daha açık bir şekilde sorgulanmaya başlanmıştır. Türkiye’nin bu süreçte izlediği rol, mevcut sorunlara yönelik inisiyatif kullanmayan ya da gerçekçi çözüm öneriler üretemeyen uluslararası örgütlerin yarattığı boşluğun doldurulmasına da yardımcı olmaktır. Batılı devletlerin aksine Türkiye, doğrudan kendisine yönelik bir çıkar beklentisine girmeden tarafları aynı masada toplayabilmektedir. Kronik bir hâle geldiği düşünülen pek çok tartışmalı konunun tarafsız bir gözlemcinin arabuluculuğunda müzakere edilmesinin tarafları çözüme bir adım daha yaklaştıracağını söylemek mümkündür. 

 

Sabah yazarı: NATO, BM ve AB üçlü çetesi 'trexit' ile ağır darbe yiyecek!

 

DÜNYA üzerinde ABD’nin siyasi emellerine hizmet eden Atlantik Paktı (NATO) ülkeleri ile Avrasya Harekâtı’na liderlik eden Rusya arasında yaşanan siyasi rekabet, halen devam eden asimetrik savaşa yeni bir boyut kazandırmıştır. Başta Birleşmiş Milletler teşkilatı (BM) olmak üzere, uluslararası örgütlerin zaafları gizlenemez hale gelmiştir.  Bilindiği gibi  BM Teşkilatı’nın kurulmasının sonra bu çatı altında değişik hizmet alanlarına yönelik alt örgütler oluşturulmuştur. Uluslararası güvenlik sorunlarının yanı sıra spordan gençliğe, kültürden sağlığa kadar pek çok başlık altında, ülkelerin birlikte hareket etmeleri ve sorunlara ortak çözüm önerileri getirmeleri gibi bir anlayış benimsenmiştir. Aynı dönemde, dünyanın iki kutba ayrılmasıyla birlikte küresel iddiaya sahip oluşumların yanına her blokun kendi ideolojisi doğrultusunda hizmet eden çok uluslu örgütler eklenmiştir. Mesela: Doğu Bloku ülkeleri COMECON yapısında ekonomik işbirliği imkânlarını artırmaya çalışırken Batı’da bu iş, IMF, NAFTA, Dünya Bankası ve Avrupa Ekonomik Topluluğu gibi oluşumlara havale edilmiştir. Bu dönemde, dış politikanın temel parametreleri, blokların karşılıklı düşmanlıklarına dönük bir algıyla göre şekillendiğinden bu kuruluşların başarılı olup-olamadıkları anlaşılamamıştır.

Soğuk Savaş’ın sona ermesinden sonra uluslararası örgütlerin yapıları ve işlevleri daha açık bir şekilde sorgulanmaya başlanmıştır. Özellikle BM üzerinde yoğunlaşan bu eleştirilerin odak noktasında Bosna, Ruanda ve Kosova örneklerinde somutlaştığı üzere, dünyanın farklı yerlerinde yaşanan katliam ve savaşlarda BM’nin oldukça etkisiz kalması bulunmaktadır. BM Güvenlik Konseyinin beş daimi üyesinin veto haklarını sorumsuzca kullanmaları, bütün barış girişimlerini yıllarca engellemiştir. Bu engellemeleri aşabilmek için ABD, NATO’yu bir müdahale aracı olarak kullanmaya başlamıştır. Ancak bu durum da iki ayrı problemin ortaya çıkmasına vesile olmuştur.  Birinci problem, gerçekleştirilen müdahalelerin uluslararası hukuk yönünün, dolayısıyla meşruluğunun tartışılmasıdır. İkinci problem ise bu tür mekanizmaların baskın bir gücün politikaları doğrultusunda işleyebileceğinin ve onun hegemonyasına hizmet edebileceğinin görülmesidir. Bir bakıma, yağmurdan kaçarken doluya tutulma riskinin ortaya çıkması, söz konusu kuruluşlara yönelik tartışmaların artmasına vesile olmuştur. Gerçekten de uzun yıllar boyunca yaşanan farklı tecrübeler, uluslararası örgütlerin ABD ve Avrupa ülkelerinin çıkarları doğrultusunda çalıştıklarını ve pek çok konuda çifte standart kullandıklarını göstermiştir.

 

Dünya 5'ten büyüktür' şarkı oldu

 

Türkiye’nin son yıllarda uluslararası örgütlerin yapısında ciddi bir değişikliğe gidilmesi yönünde bir yaklaşım sergilediği malûmdur. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Dünya beşten büyüktür” ifadesiyle özetlediği bu bakış açısı, söz konusu oluşumların yapısının yalnızca belirli ülkeleri değil, bütün dünyayı temsil edici bir mahiyet kazanması anlayışına dayanıyor. Bu bakımdan, demokratik yönetim modelinden hayli uzakta olan uluslararası örgütlerin karşı karşıya bulundukları temel sorunun temsil kabiliyeti olduğu açıktır. Mesela BM Güvenlik Konseyinin beş daimi üyesinin yalnızca biri bile Genel Kurulda alınan herhangi bir kararın uygulanmasını imkânsız hâle getirebimektedir. IMF, Dünya Bankası gibi kuruluşlar açısından durum daha da vahimdir. ABD başta olmak üzere güçlü ekonomik güce sahip devletler, bu örgütlerin karar alma süreçlerini doğrudan yönlendirme etkisine sahiptir. Dolayısıyla buradan söz konusu ülkelerin çıkarlarına aykırı veya bütün dünyanın hayrına olacak bir kararın çıkması, kelimenin tam anlamıyla bir hayaldir.

Son üç yıldır yaşanan Covid-19 pandemisi, bu kuruluşlara yönelik zaten giderek aşınan güven duygusunu tamamen ortadan kaldırmıştır. Salgının başladığı dönemde gıda ve sağlık alanlarında faaliyet gösterenler başta olmak üzere uluslararası örgütlerin çoğu adeta iflas etmiştir. Hatta uluslararası sıfatını da aşıp “ulusüstü” nitelemesiyle anılan Avrupa Birliği bile üyeleri arasında kuramadığı yardım hatları nedeniyle krize girmiştir. Bu süreçte, temel sağlık, gıda ve ihtiyaç maddelerinin dışarıdan tedarikinde yaşanan sorunlar, küresel ölçekte faaliyet gösteren örgütlenmelerin mevcut yapılarıyla ne ölçüde ayakta kalabilecekleri iyiden iyiye sorgulanır hâle getirmiştir. Başka bir ifadeyle, bu oluşumların statükocu bir tutumla varlıklarını sürdüremeyecekleri tescillenmiştir. Herkesin üzerinde mutabık olduğu konu, bu kuruluşların insanlığın maslahatına uygun şekilde yeniden yapılandırılmasıdır. Ancak bunun sanıldığından çok daha zor olduğu görülmektedir. Zira örgütlerin kontrollerini açık veya zımnî şekilde elinde tutan büyük güçler kendi rızaları dışında gerçekleşecek bir değişime sürekli engel olmaktadırlar. Bu durum, farklı devletler arasında yaşanacak ihtilafların adilane bir şekilde çözülmesini imkânsız hale getirmektedir Ancak tüm kapıların kapandığının düşünüldüğü bir dönemde Türkiye’nin dış politika alanındaki hamleleri yeni bir yolun denenmesi gerektiğini ortaya koymaktadır.

Yumuşak Güç Anlayışı

Joseph S. Nye Kitapları ve Tüm Eserleri | idefixBilindiği gibi Amerikalı siyaset bilimci Joseph Nye tarafından geçtiğimiz yüzyılın sonlarında, dış politika literatürüne ‘yumuşak güç’ (soft power) olarak ifade edilen bir kavram sokulmuştur. Bu kavramı, askeri gücü kullanmanın ötesinde “yapılması gerekenleri yapmak ve başkalarını kontrol etmek için kullanılabilecek güç” şeklinde ifade eden Joseph Nye ABD merkezli tek kutuplu dünya düzeni teorisyenlerini etkilemiştir. ABD’nin Soğuk Savaş sonrası ilk cumhurbaşkanı olan Bill Clinton’a ulusal güvenlik danışmanı olarak hizmet veren Anthony Lake’in de belirttiği üzere, Amerika’nın yumuşak gücü ve gelecekteki refahı “yurt dışında demokrasiyi ve liberal değerleri teşvik etmeye” dayanıyordu. Joseph Nye ifade ettiğine göre realiteden kopan ABD kendi yumuşak gücünün meşruiyetine duyulan güveni ortadan kaldırmış ve müttefiklerini çıkmaza sokmuştur.

Uluslararası örgütlerin yapısında dönüşümün kısa sürede gerçekleşmeyeceğinin anlaşılması, Türkiye’nin farklı ülkeleri ilgilendiren sorunlar karşısında giderek daha fazla inisiyatif almasını beraberinde getiriyor. Son yıllarda Libya’dan Ukrayna’ya, Afganistan’dan Balkan coğrafyasına pek çok uluslararası çatışma ve sorunda Türkiye devreye girerek taraflar arasındaki sorunların çözümü açısından arabuluculuk rolü izledi. Geçmişte oldukça sınırlı bir ilişkinin kurulduğu Afrika’da ise Sudan ve Güney Sudan, Somali ve Somaliland, Etiyopya ve komşu ülkeleriyle ilgili ihtilaflı meselelerin hepsinde taraflar arasında arabulucu rolü oynadı. Benzer bir durum Venezuela ve Brezilya gibi Güney Amerika ülkelerinin Batı dünyasıyla yaşadıkları sorunlu ilişkilerin rehabilitasyonu açısından da yaşandı. İnsanî diplomasi çerçevesinde sergilenen bu etkin dış politika, ülkenin uzunca süreler ihmal edilen köklü tarihsel mirasının potansiyelini günün şartlarında yeniden değerlendirme anlayışına dayanıyor. Mart ayında düzenlenen II. Antalya Diplomasi Forumuna yoğun katılım Türkiye'nin üstlendiği bu misyonun yerli yerine oturduğunun görülmesini sağlamıştır. Hatta denilebilir ki o tarihten sonra diplomasi Türkiye'nin yumuşak gücünün en önemli unsurlarından birisi hâline gelmiştir. Uluslararası diplomaside gösterdiği çaba, mevcut sorunlara yönelik inisiyatif kullanmayan ya da gerçekçi çözüm önerileri üretemeyen uluslararası örgütlerin yarattığı boşluğun doldurulmasına yardımcı olmaktadır. Diplomatik arabuluculuk faaliyetleri, Türkiye’nin bölgesel siyasi aktör olarak konumunu güçlendirmektedir.

Türkiye’nin bu süreçte izlediği rol, mevcut sorunlara yönelik inisiyatif kullanmayan ya da gerçekçi çözüm önerileri üretemeyen uluslararası örgütlerin yarattığı boşluğun doldurulmasına da yardımcı olmaktır. Batılı devletlerin aksine Türkiye, doğrudan kendisine yönelik bir çıkar beklentisine girmeden tarafları aynı masada toplayabilmektedir. Kronik bir hâle geldiği düşünülen pek çok tartışmalı konunun tarafsız bir gözlemcinin arabuluculuğunda müzakere edilmesinin tarafları çözüme bir adım daha yaklaştıracağını söylemek mümkündür.  Üstelik bu vesileyle çözülen sorunlar dünyanın başka yerlerinde yaşanan benzer mevzular açısından da örnek teşkil etmektedir. Dışarıdan bakıldığında devasa yapıları bulunan, ancak performansları aynı düzeyde olmayan uluslararası örgütlerin neden olduğu boşluğu bu tür çabalar doldurmaktadır. Söz konusu diplomatik faaliyetler, Türkiye’nin uluslararası zemindeki gücünü ve itibarını giderek artırmaktadır. Son olarak Fransız Le Figaro Gazetesi’nde “Türkiye’nin Rusya-Ukrayna savaşındaki arabulucu rolü: Erdoğan’ın diplomasisi Türkiye’yi nasıl uluslararası sahnede vazgeçilmez konuma getirdi?” başlıklı bir yazı yayınlanmıştır. Rusya-Ukrayna meselesindeki ‘arabulucu’ rolü üstlenebilen tek ülke olan Türkiye’ye ilişkin, “Bu gerçek diplomatik başarı, dünyada 6. en geniş büyükelçilikler ağına sahip olan ve her şeyden önce daha barışçıl ve çok aktif bir Türk dış politikasını ortaya koymaktadır” denilen yazıda, Cumhurbaşkanı için “Erdoğan, bugün kendisini bir barış yapıcı ve herkesle diyalog kuran biri olarak sunuyor” ifadesi kullanılmış. Yakın zamana kadar Batı dünyasınca yapılan eleştiriler de hatırlatılarak.  Le Figaro’nun, bir zamanlar “Neo-Osmanlıcı hayaller kuruyor” dediği Cumhurbaşkanı Erdoğan için “Çok kutupluluk virtüözü” ifadesini kullanmasının bir değil, birden fazla sebebi vardır.  CNNTürk Paris Temsilcisi, Le Figaro’nun tutumunu çok güzel özetlemiş ve şu tesbitte bulunmuştur: “Türkiye aleyhine yayınlarıyla bilinen merkez sağ bir gazete. Uzun süredir, özellikle de Doğu Akdeniz krizi sırasında doğrudan Türkiye karşıtı bir tavır aldı. Fakat son zamanlarda oldukça farklı. Manşetlere, analizlere yer vermeye başladı. Bu da zincirin son halkası diyebiliriz.”

Yorum Ekle
Yorumlar (1)
Yusuf izzettin karakan | 16.09.2022 21:28
ELEŞTİRİ...degerli alim .yazar.kanaatonderi.hüsnu hoca efendi .40 yildir bu camiaya .islama.davaya. imamlik onderlik yapiyorsun.sokaklaracik bu ilami bu davaya hizmet etmis olsaydiniz.budava .islambuhale gelmezdi.sizler nerede yanlisyapdinizda islam buhale geldi .ben artik ALLAHI.in huzuruna bir avam olarak cikmaya utanorum sizlerse hala yazmaya bir alim olarak devam ediyorsunuz.