metrika yandex
  • $32.12
  • 34.83
  • GA17500

Haberler / Yazı Dizisi

Türk Modernleşmesi Üzerine Düşünceler-8/Yusuf Yavuzyılmaz

05.11.2023

Türk Modernleşmesi Üzerine Düşünceler-8

 

Yazarımız Yusuf Yavuzyılmaz'ın hazırladığı "Türk Modernleşmesi Üzerine Düşünceler" konulu yeni yazı dizisinin 

8. bölümünü ilginize sunuyoruz..

Hertaraf Haber

 

Türk modernleşmesine ilişkin bir eleştirel değerlendirme de Aliya İzzetbegoviç’ten gelmiştir: “Ondan sonra iki ülkede de bilinen reformlar gerçekleşti. Başkasının değil, kendi hayatını yaşamak için Japonya ilerleme yi ve geleneği birleştirmeye çalıştı. Türkiye ile alakalı olarak, onun modernistler tam tersi bir yolu seçmişlerdi. Bugün Türkiye üçüncü sınıf bir ülke, Japonya ise dünya milletlerinin zirvesine çıkmıştır. (Aliya İzzetbegoviç, İslami Deklarasyon, s: 25) "Yazı, bir milletin tarihteki devamını sağlar ve akılda tutma şeklidir. Arap harflerinin kaldırılmasıyla Türkiye için, yazıda korunan geçmişin bütün nimeti kaybolmuş oldu. Birçok diğer paralel reformlarla beraber, yeni Türk nesli kendini manevi dayanaktan yoksun ve adeta bir nevi manevi boşluk ( vakum) içinde buldu. Türkiye kendi hafızasını, geçmişini kaybetti. Bu durum kime gerekli idi?"(Aliya İzzetbegoviç, İslami Deklarasyon, s; 26)

“Özellikle de Erich Auerbach İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi öğretim üyesi olarak İstanbul'dan Walter Benjamın'e yazdığı bir mektupta "Aslında her şey kötü bir biçimde modernleştirilmiş ve barbarlaştırılmış durumda ve bu eğilim giderek artıyor. Genelde çok akıllı ve becerikli olan yönetim ve bu modern barbarlaşma sürecini hızlandırmaktan başka bir şey yapamıyor... Dindarlığa karşı mücadele ediliyor ve Arap kültürünün başka yerlere sızması olarak değerlendirildiği için İslam kültürünü de küçük görüyorlar. Hem modern hem de saf Türk olma isteği söz konusu... Eski edebiyatı okuyacak tek bir genç bulamazsınız; düşünsel alanda son derece tehlikeli bir yönsüzlük söz konusu"(Erich Auerbach'tan aktaran Kader Konuk, Doğu Batı Mimesis,s:110) yazdığında diyecek söz bulamayabiliriz. Ama aklı başında bir Batılı meseleye tam da böyle bakıyor!" (Poetik ve Politik/ Bir Kültürel Çalışmalar Ansiklopedisi, Besim F.Dellaloğlu, Timaş yayınları, s: 203)

"Yeryüzünde bir tek medeniyet gösterilemez ki, orada gençler kazara milli kütüphanelerine girerlerse,bir tek eser okuyamadan çıkıp gitsinler. Böyle bir katliam hiçbir memlekette ve hiçbir memleketin tarihinde yoktur."

( Peyami Safa'dan aktaran Beşir Ayvazoğlu, Peyami, Ötüken, İstanbul, 1999, s: 106)

Türk siyasal aklı;

1-Orta Asya pagan Türk anlayışından gelen siyasal kültür.

2- Emevi siyasetinden alınan siyasal kültür.

3- Selçuklu ve Osmanlı tecrübesinden alınan kültür.

4- Cumhuriyet modernleşmesinin Atatürk önderliğinde oluşan siyasal kültürün etkisi altında şekillenmiştir.

Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşundan itibaren siyaset üstü etkili bir akım olan milliyetçilik, devletin kurucu iradesi olan Kemalizm’in de batıcılıkla birlikte en belirleyici ilkelerinden biri olmuştur. Bundan dolayı Batıcılık ve Milliyetçilik devlet tarafından onanan siyasal yaklaşımlar olarak İslamcılık ve Yeni Osmanlıcılık akımları karşısında avantajlı bir konuma sahip olmuşlardır. Kemalizm ve milliyetçilik tarihsel süreç göz önüne alındığında çoğu kez iç içe geçmiş ideolojiler olarak karşımıza çıkmaktadır. Bundan dolayı Kemalizm’in yaslandığı  milliyetçilik Türkiye’de resmi ideolojinin en önemli ayağını oluşturmuştur.

Türk milliyetçiliğinin kurucu düşünürleri arasında öne çıkan, aynı zamanda Cumhuriyet dönemindeki uygulamaları da derinden etkileyen iki düşünür Yusuf Akçura ve Ziya Gökalp’tir. Resmi çevrelerde daha çok kabul gören Yusuf Akçura olmasına karşın, Ziya Gökalp’ında Türk milliyetçiliğinin oluşumunda derin etkisi vardır. Yusuf Akçura’nın daha çok kabul görmesinin arka planında savunduğu radikal batılılaşma anlayışı yatmaktadır.

Ziya Gökalp’in Milliyetçilik anlayışını sistemleştirdiği eserleri “Türkleşmek İslamlaşmak ve Muasırlaşmak” ve“Türkçülüğün Esasları adlı eserleridir. “Türkçülüğün Esasları” adlı çalışmasında Gökalp, “Türkleşmek İslamlaşmak ve Muasırlaşmak” adlı çalışmasında ileri sürdüğü görüşleri hem olgunlaştırmış ve sistemli bir hale getirmiş, hem de Cumhuriyet döneminde Türkçülük konusunda bazı görüşlerinin değişikliğine açıklık getirmiştir. Gökalp, Osmanlının çöküş dönemine damgasını vuran düşünce akımları arasında bir ortaklık kurmak niyetindedir.

“Harf inkılâbı yüzlerce yıllık milli kültürle bağları kopardıktan sonra dilin değişmesi üniversite gençliğini, ortaokul çocuklarının hizasına indirdi.”(Nurettin TOPÇU, Türkiye'nin Maarif Davası, Dergah yayınları)

Cumhuriyet modernleşmecilerinin din algısı, kültür politikalarında yönlendirici faktörlerden biri olmuştur. Bu konudaki en büyük zorluk, yüzyıllardır dinin toplumsal kültür içine sinmiş ve insanların davranışlarını etkileyen zihniyet dünyası idi. Din kültür ilişkilerinin sağlıklı bir şekilde analiz edilmesi gerektiği açıktır. Daha doğrusu her kültürel öbek içinde İslami ve İslami olmayan ögeler vardır. Anadolu Türk kültürü içinde de çok sayıda pagan inanışlar vardır. Anadolu'daki evliya kültü, nazar gibi inançlar, devlet öncelikli otoriter siyasal gelenek, devlet için kardeş katlinin cevazı, Orta Asya pagan inançları, geleneklerin pek çoğu İslam inancına aykırıdır. Geleneğin içinde dini anlamda çok sayıda sorun alanı olduğu konusunda Kemalist modernleşmeciler ile İslamcılar büyük ölçüde örtüşürler. Farklılık şurada ki, sorunun çözümünde gerek içerik gerek yöntem bakımından Kemalist modernleşmeciler ile İslamcı yenilikçiler birbirlerinden ayrılırlar. Kemalist modernleşmeciler, dini devlet ve toplum üzerinde etkili bir faktör olmaktan çıkarmak isterken, İslamcı yenilikçiler, öze dönüşü öne çıkarmışlardır.

“Dilimizde Arapça kelimelerin çokluğu Arap Hegemonyasını mı, yoksa Müslümanlaşmaya mı işaret eder?” Bu durum bir taraftan doğası gereği çok etnisiteli olan ve temel referansı İslam olan imparatorluk geçmişine ait mirastan kaynaklanmaktadır. Türklerin Müslüman olması ve bunu izleyen tarihsel süreçte, Kur'an üzerinden Arapça kelimeler Türkçeye girmiş, gündelik hayat üzerinde belirleyici olmuştur. Bu durumun doğal sonucu olarak sanat, edebiyat ve müzik gibi alanlarda Arapça ve Farsça etkili olmuştur.

Öte yandan dil devrimi Türk milliyetçiliği açısından belirleyici öneme sahiptir. Ancak milliyetçilik, tarihsel miras dikkate alındığında, soruna kaynaklık eden bir ideolojik yaklaşımı beslediği görülecektir.  Milliyetçiliğin bu topraklarda neden birleştirici bir fonksiyon üretemeyeceğini yabancı kelime karşıtı dil anlayışı ortaya koyar. Burada yabancı kelime karşıtlığı özellikle Arapça ve kısmen Farsça üzerinden yürütülür. Oysa Arapça ve Türkçe karışımı aslında Müslümanlaşmanın doğal bir sonucudur.

Şair İsmet Özel Arapça ve Farsça kelimelerinden Türkçenin arındırılması konusunda şu ifadeleri kullanır: "Dilimizi Arapça ve Farsçadan arındırırsak "hiçbir şey" diyemeyiz. Çünkü "hiç" Farsça, "şey" Arapça.

Cumhuriyet tarihi boyunca hiç gündemden düşmeyen din-devlet-laiklik tartışmalarını ve bu konuda ileri sürülen bazı tezleri bu bağlamda değerlendirebiliriz. Özellikle “Hakimiyet Allah’ındır” ayeti üzerinden yürütülen tartışmalar, savunanlar ve karşı çıkanlar açısından bakıldığında, konuya ne kadar yüzeysel yaklaştıkları hakkında zengin bir literatür verecektir. Bilindiği gibi Hariciler, bu ayeti temel alarak geliştirdikleri siyasi tavırla binlerce insanın ölümüne yol açacak süreci başlatmışlardı. Demek ki, ifadenin kendi başına alındığında doğru olması, doğru kullanılacağı anlamına gelmiyor. O ifadenin nasıl anlaşılıp yorumlandığı taşıdığı anlamdan daha belirleyici hale gelebiliyor. Bu yüzden Hz. Ali, ifadeyi doğru tavrı yanlış olarak belirlerken, doğru bir ifadenin çeşitli şekillerde yanlış yorumlanarak nasıl çarpıtıldığına vurgu yapar. Ancak şunu da belirtmek gerekir ki, tarih boyunca doğru yorumdan ayrılmamaya çalışan ve karşılaştığı tepkilere aldırmadan ölümüne gerçeğin peşinden koşan nice alimler vardır. Öyle anlaşılıyor ki, siyasal rejimlerin kendi meşruiyetlerini sağlamak için dini metinlere duydukları ihtiyaç çoğu kez, dini metinlerin siyasi rejimler temel alınarak yorumlama tehlikesini doğurmuştur. Demokratik İslam, sosyalist İslam veya liberal İslam tartışmaları genellikle İslam’ı temel alarak değil, bağlı olunan sisteme dini bir meşruiyet sağlama kaygısıdır.

Türkiye, her konuda olduğu gibi tarihsel olaylar konusunda da bölünmüş ideolojik yaklaşımların olduğu bir ülke. Hemen her konu bu nedenle kolaylıkla tartışma konusu yapılabiliyor. Bu durum, tarihin ideolojiler için son derece uygun veriler sunmasından dolayıdır. Çünkü her ideoloji kendini tarihsel veriler üzerinden meşrulaştırmaya çalışır. Tarih, sadece geçmişle değil, bugün ve yarını inşa eden bir işleve sahiptir.

Türkiye Osmanlı/ İslam geçmişi konusunda da bölünmüş bir ülke. Aslında Türk modernistlerinin, özellikle seküler olanların, Osmanlı karşıtlığının altında İslam karşıtlığı da yatıyor. Bu yüzden muhafazakar dindarlar, karşıt oldukları bu tarihsel okumaya karşı bir başka uça savruluyor ve Osmanlı toplumunu bütünüyle yüceltiyorlar. Oysa İslam açısından bakıldığında Osmanlı toplumunda da çok sayıda sorunlu uygulama var. Osmanlı’yı tümüyle savunmak gibi muhafazakar bir tavra savrulmamak gerekir.

Türkiye'de herkes gerçek yaşanan tarihten ürküyor. Bu sahip olduğu anlatının yıkılmasının getirdiği korkudan besleniyor. Galiba herkes kendi idealleştirdiği ve kuşkusuz yanlışları daha fazla olan bir ideolojik/ epik anlatının ardına sığınmayı güvenli bir liman olarak görüyor. Aslına bakılırsa gerçekle yüzleşmek kimsenin işine gelmiyor. Gerçeği aramaktansa sahip olduğu anlayışa sıkı sıkı sarılıyor.

Tarih karşısındaki tutumumuz, yıllardır kendisinden gizlenen bir gerçekle yüzleşen birinin yaşadığı şaşkınlığa benziyor. Bundan dolayı genel anlatımdan farklı tarih anlatılarına karşı şaşkınlık duyuyoruz. İhsan Süreyya Sırma, Mehmet Azimli gibi isimlerin İslam tarihi okumaları bizi şaşırtıyor. Aynı durum Cumhuriyet tarihi için de fazlasıyla geçerli, İdris Küçükömer, Fikret Başkaya, Cemil Koçak gibi tarihçilerin ve bir romancı olmasına karşın Kemal Tahir'in okumaları bu yüzden önemlidir.

İdeolojik tarih okumalarının en büyük kurbanlarından biri de kuşkusuz İstiklal Marşının yazarı olan Mehmet Akif’tir. Mehmet Akif dönemin iktidarı tarafından öyle bir yalnızlaşmaya itildi ki, çok sevdiği dostları bile bundan etkilendiler. Mithat Cemal Kuntay, 1939 yılında şu ifadeleri kullanıyor. "Gün oldu ki, Akif'i sevmek bile cesaretti. Dostları bile bazen onu gizli sevdiler." (Muharrem Coşkun, Vatanında 'Cüda' İstiklal şairi, Kod Adı: İrtica-906,Forart Yayınevi)

Devam Edecek

Yorum Ekle
Yorumlar
Henüz Yorum Eklenmemiş