metrika yandex
  • $32.53
  • 34.82
  • GA17260

Haberler / Yazı Dizisi

Türk Modernleşmesi Üzerine Düşünceler-7/Yusuf Yavuzyılmaz

29.10.2023

Türk Modernleşmesi Üzerine Düşünceler-7

Yazarımız Yusuf Yavuzyılmaz'ın hazırladığı "Türk Modernleşmesi Üzerine Düşünceler" konulu yeni yazı dizisinin 

7. bölümünü ilginize sunuyoruz..

Hertaraf Haber

 

İslami uyanışın başlangıcında yer alan iki düşünür olan C. Afgani ve Muhammed Abduh’un ayrışma noktalarından biri etrafında şekillendi. Bu şekillenme, çağdaş İslami hareketlerin devlet karşısındaki tutumu etrafında oluştu. Afgani, devleti ele geçirerek, İslamlaşma projesini benimserken, Abduh toplumu bilinçlendirecek eğitim faaliyetlerini öne çıkardı. Türkiye’de İslamcı siyasette önemli bir yer tutan Erbakan, Afgani’ye yakınken Said Nursi Abduh’a yakındır.

Türkiye’de 1980’li yıllardan itibaren giderek artan siyasal krizin kökeninde,Cumhuriyet modernleşmesinin uyguladığı laiklik ve milliyetçilik politikalarıyla siyasal merkezin dışına ittiği ve önünü tıkadığı kimliklerin merkeze yürümesinin yarattığı gerilim yatmıştır. Kuşkusuz, tüm askeri darbeler ve muhtıralar, merkezi oluşturan değerleri çevrenin dinamiğine karşı korumak için yapılmıştır. Bu durumda merkezi oluşturan siyasal anlayışın toplumu yönlendirme ihtimalinin ne olduğu üzerinde düşünülebilir. Öyle görülüyor ki, merkezi elde tutan modernleştirici ulusalcı elit, toplumu kucaklayacak ve çevre ile mutabakat sağlayacak dilden yoksundu.

Cumhuriyetin kurucu siyasal aklı, toplumsal çevrenin sosyal ve kültürel yaşamını yönlendiren ve temelinde İslami değerlerin yer aldığı sosyolojik katmanla anlaşmak ve ortak bir dil kurmak şöyle dursun, onu Türkiye’nin geri kalmasının sorumlusu olarak görmüştür. Bir anlamda Türk modernleşme paradigması, çerçevesini İslami değerlerin çizdiği paradigmayı geri kalmanın sorumlusu olarak nitelendiriyordu. Bilimin ilerlemesi ile dinin toplumsal zemini etkileyen bir güç olmaktan çıkacağına dönük pozitivist paradigma, değişmez evrensel ilke gibi sahipleniliyordu elitler tarafından.

Bu arada gerçekleşen 15 temmuz darbe girişimi, uzun yıllar iktidarlar tarafından korunan bir dini yapılanmanın gerçekleştirdiği bir kalkışma olarak iktidar üzerinde büyük travma yarattı. Bu travma hem siyasal hem de toplumsal anlamda büyük sonuçlara gebedir kuşkusuz. Cemaat, hem kendisini koruyan iktidara karşı, hem de himmet paralarıyla yardımcı olan halkın duygularını istismar ederek alçakça bir darbe girişiminde bulundu. Bu durum devlet bürokrasisinde bir cemaatin egemenliğinin nasıl bir tehlike üreteceği hakkında da yeteri derecede bilgi vericidir. Cemaate bağlı polis ve yargı mensupları, Ak parti iktidarını vesayet mücadelesinde yanında durarak iktidarın güvenini kazanmış, iktidarda sağladığı güvene dayanarak, ileride yapacağı darbenin alt yapısını oluşturmaya çabalamış ve bunu büyük ölçüde gerçekleştirmiştir. Türkiye’de Ak Parti iktidarına karşı olan iç ve dış vesayet odaklarıyla işbirliğine giden cemaat, Ak Partiden rahatsız olan bazı ulusalcı subaylarla da kol kola girmiştir. Darbe sürecinde Erdoğan’ı öldürmeye çalışan ancak başaramayınca, Cumhurbaşkanının halkı sokağa çağırmasıyla darbe kalkışması çökmüştür. Kuşkusuz Cemaatin siyasal aklı, bundan önceki darbelere bakarak halkın sokağa çıkıp direnişte bulunmayacağını hesap etmişlerdi. Ancak bu konuda toplumsal alandaki devasa dönüşümü hesap edemediler.

Cumhuriyet modernleşmesi batılılaşma ve Türkçülük akımlarının sentezini yaparak korporatist bir sistemle yoluna devam etmeye çalıştı. Dini devlet hayatından tümden, toplum hayatından da olabildiğince uzak tutmaya çalışan pozitivist, ilerlemeci, rasyonalizmi öne çıkaran milliyetçi bir mantıkla hareket etti. Bu nedenle rejimin iki vazgeçilmez temeli laiklik ve Türk milliyetçiliği olarak belirlendi.

“Andımız” adlı metin etrafında dönen tartışma arka planda sorunlu bir siyasal anlayışa yaslanmaktadır. Düz bir mantıkla bile bakıldığında metin, çok etnisiteli bir toplum için sorunlu bir noktada durmaktadır. Bunun en temel göstergesi, ne kadar aksi savunulursa savunulsun, Türk kavramının temelde etnik bir kavram olmasıdır. Bundan dolayı Andımız, farklılıkları tehlike olarak gören bir total toplum projesinin ifadesidir. Amaç Türkiye’deki etnik çeşitliliği ortadan kaldırarak devletin meşru olarak tanımladığı bir kimlik altında toplamaktır.

Türklüğün bir kavim değil de medeniyet tasarımı olarak ele alınması 1990'ların başına doğrudur. Cumhuriyetin başından itibaren Kürtler Türk içinde eritilme projesi başarısız olunca, yükselen Kürt kimliği talepleri karşısında Türk siyasal aklı, Türklüğü bir ırk değil de bir medeniyet tasarımı olarak tanımlamaya başlamıştır. Bunun yakın zamandaki en rafine örneği İsmet Özel'dir. İsmet Özel bu anlayışını Cumhuriyetin ilk yıllarında uygulanan Türkçülük anlayışına karşı inşa ettiğini de özellikle belirler.

"Hangi Batı" sorunu sadece Atilla İlhan'a ait değildi kuşkusuz. Mehmet Akif ve Tevfik Fikret arasındaki polemiğin nedeni de batı idi. Aslında ikisi de batıcıydı bir anlamda. Mehmet Akif batının ilim ve tekniği ile İslam irfanını uzlaştırmaya çalışırken, Tevfik Fikret İslam’ı terk etmeden Batılılaşamayacağımızı söylüyordu. Sahiden iki batı mı vardı? Yoksa batı tekti de biz onu iki farklı şekilde mi algılıyorduk. Daha açıkçası batının felsefesini almadan ilmini almak mümkün müdür? Ya da batının ilim ve tekniği felsefi düşüncesinden bağımsız mıdır?

Batı modernleşmesinin temelinde aydınlanma düşüncesi vardır. Aydınlanma insan merkezli bir düşünme biçimidir. Bir anlamda Tanrı’nın yerine bireyi koyar. İslam ise aşkın olana bağlıdır. Batı epistemolojisi rasyonalizme, insan aklını hakikatin merkezine koyan bir anlayıştan beslenir.

Batı düşmanlığının temelinde geleneksel İslam düşüncesinden çok modern siyasal ideolojiler yer alır. Batı, sosyalist, İslamcı ve milliyetçi düşüncelerde çeşitli nedenlerle ötekileştirilmiştir. Milliyetçiler Türk ve İslam düşmanlığı, sosyalistler emperyalizm, İslamcılar ise İslam karşıtlığı ve emperyalizm üzerinden batıyı eleştirmiştir.

Türkiye'nin Batıya yönelmesi gerektiği tezi üzerinde düşünülmelidir. Hiç kuşkusuz Tanzimat döneminden beri tartışma konusudur, nereye ait olmamız gerektiği konusu. İslamcılık, Osmanlıcılık, Türkçülük ve Batıcılık akımlarının temel sorunu da budur. Bu akımlar içerisinde Batı'ya hiçbir çekincesi olmadan onay veren tek akım Batıcılık akımıdır.

Batılılaşma konusunda sosyolojik temelli bakan Sait Halim Paşa ise daha sağlıklı değerlendirmeler yapmaktadır:  “Batı toplumuyla Doğu İslam toplumu arasında çok temel bir ayrım vardır. Orada toplum gruplaşmaları ve toplumun ayrışma parametreleri sınıflardır. Batı, sınıflı bir toplumdur, demokrasi ve anayasa hareketleri sınıf çatışmalarının sonucunda ortaya çıkmıştır. Bütün siyasi partiler ve siyasi ideolojiler bir sınıfı iktidara getirmek üzere ortaya çıkmışlardır. Fakat bizde din temelinde bir ayrışma, bir gruplaşma vardır. Dolayısıyla Batı’nın demokrasisini, siyasi kurumlarını, siyaset bilimini olduğu gibi alıp kendi toplumumuza, İslam’a uygulayamayız.”( Said Halim Paşa, Buhranlarımız, Bir yayınları.)

Batı değerlendirmeleri konusunda duygusal açıklamalara karşı Aliya İzzetbegoviç şu değerlendirmeyi yapmaktadır:  “Açık konuştuğum için beni bağışlayın. Güzel yalanların bize faydası olmaz; ama acı gerçekler ilaç olabilir… Batı çürümüş değil; güçlü, örgütlü ve eğitimli. Okulları bizimkilerden iyi, kentleri bizimkilerden temiz. İnsan hakları düzeyi yüksek ve sosyal yardım konusunda daha örgütlü. Batılılar çoğunlukla sorumlu ve dakik kişiler. Bunlar, Batılılardan edindiğim tecrübelerim. Batılıların ilerlemelerinin karanlık yönünü de biliyorum ve bunun gözümden kaçmasına izin vermiyorum. Hakikat, İslam en iyisi! Ama biz en iyisi değiliz. Batı’dan nefret etmek yerine onunla rekabet etmeliyiz. Kur’an bize bunu emretmiyor mu: Hayırlı işlerde yarışın. (5/48)”( Aliya’nın 1997’de Tahran’da İKÖ toplantısı)

Cumhuriyetin kurucu elitleri, sahip oldukları modernleşme anlayışını yerleştirmek için, buna uygun bir dil oluşturmak zorundaydılar. Kuşkusuz Osmanlıdan tevarüs ettikleri dili kullanamazlardı. Sadece Arapçaya karşı çıkmıyorlardı, Türkçeye girmiş olan Arapça ve Farsça kelimeleri de elemek gerekirdi. 

Türk ulusal kimliği, asıl krizi 1980 sonrası bastırılmış kimliklerin geri dönüşü sırasında yaşadı. Cumhuriyetin Türkçülük ve laiklik politikalarıyla baskıladığı kesimler olan Dindarlar, Aleviler ve Kürtler kendi kimlik tanımlamalarıyla geri döndüler. Bugün yaşadığımız gerilimin temelinde geri dönen kimlikler ile merkezin kimlik tanımı arasındaki gerilim yatmaktadır. Aslında Ak Parti döneminde yaşanan açılım politikaları devletin düştüğü kimlik krizine bir cevap arayışıydı. Ancak merkezi kontrol eden güçlerin etkisi, Erdoğan'ın 15 Temmuz ve Hendek dolayısıyla yaşadığı hayal kırıklığı ve paradigma değişimi sonucu güvenlik politikalarına geri dönmesi, Ak Parti MHP ortaklığı açılım politikalarının konuşulmasının bile zor olduğu bir siyasal ortam doğurdu. Türk siyasal kültürü güvenlik söz konusu olduğunda özgürlük ve adaletin kolayca ihmal edilebileceği bir zihniyet dünyasına sahip. Bu yüzden özgürlüğü ve adaleti feda etmeyen bir güvenlik anlayışının izini sürmek gerekir.

Cumhuriyet modernleşmesi bir kimlik bölünmesine sebep olmuştur. Son dönemlerdeki siyasal kamplaşmanın bir nedeni de budur. Ancak kamplaşmanın bazı farklı kimlikleri bir araya getirmesi ümit verici olsa da bunun bir siyasal hesaplaşmanın dışında kalıcı bir zihniyet dönüşümüne yol açıp açmadığı konusu hala yeterince açık değildir.

Hiç kuşku yok ki, bir yönetim modeli olarak Cumhuriyet ve halkın rızasına dayalı bir iktidar belirleme yöntemi olan demokrasi, saltanat, krallık gibi yöntemlerden çok daha ileri bir yönetim modeli ve tekniğidir.

Diğer önemli bir nokta, cumhuriyet yönetiminin zorunlu olarak demokrasiyi içermediğidir. Bunun tarihsel çok sayıda uygulaması vardır. Tek Parti diktatörlüklerinin olduğu çok sayıda cumhuriyet deneyimi vardır.

Kuşku yok ki, cumhuriyet, demokrasi insan hakları, hukuk devleti ile anlam kazanır.

Devam Edecek...

Yorum Ekle
Yorumlar
Henüz Yorum Eklenmemiş