metrika yandex

Haberler / Yazı Dizisi

Türkı̇ye Düşünce Platformu’nun Kadem Başkanına Sorulara Verilen Cevaplara Karşı Açıklamalar -6- / Muharrem BALCI

20.06.2020

İSTANBUL SÖZLEŞMESİ VE TOPLUMSAL CİNSİYET EŞİTLİĞİ HAKKINDA KADEM’İN AÇIKLAMALARINA KARŞI BEYANLAR

Türkı̇ye Düşünce Platformu’nun Kadem Başkanına Sorulara Verilen Cevaplara Karşı Açıklamalar -6-

Muharrem BALCI

20 Haziran 2020

Sayın Okuyucu;

Bu çalışma, Türkiye Düşünce Platformu(TDP) adında bir grup duyarlı insanın KADEM (Kadın ve Demokrasi Derneği) Başkanı Sayın Dr. Saliha OKUR GÜMRÜKÇÜOĞLU’na İstanbul Sözleşmesi, Toplumsal Cinsiyet Eşitliği ve 6284 sayılı Kanun hakkında sordukları sorulara Sayın Okur tarafından verilen cevaplar, cevapların içinde ve bitimlerinde tarafımızdan değerlendirilmiş olup, konuya duyarlı halkımızın bilgisine sunmak için hazırlanmış bir metindir.
Bu çalışmanın amacı, KADEM ile bir polemiğe girmek değil, İstanbul Sözleşmesi ve Toplumsal Cinsiyet Eşitliği projesinin, tarafımızdan nasıl anlaşıldığı ve kısmen farklı bakışımız hakkında Kadın Hakları Savunucusu dernek olan KADEM’i ve kamuoyunu bilgilendirme isteğimizdir. KADEM’in TDP’nin sorularına verdiği cevaplara düştüğümüz bu şerhleri KADEM’e bizzat göndermememizin nedeni, KADEM’in bu cevaplarını web sayfalarından kaldırmasının, bu konuda farklı görüşlerle polemiğe girmemek olduğu düşüncemizdendir.

Not: Metin içinde sonu M. Balcı ile biten parantez içindeki renkli kısımlar bize aittir.

M. BALCI

……………….

14. Sözleşmedeki rahatsız edici kritik maddelere mesela (4, 6, 12, 42) gibi, çekince konamayacağı belirtiliyor. Bu maddeleri belki siz de tenkit ediyorsunuz, ama sözleşme tamamen iptal edilmeden bu maddelerden kurtulmak mümkün olmadığına göre nasıl bir çözüm öneriyorsunuz

OKUR: KADEM olarak farklı cinsel yönelimlerin meşrulaştırılmasını ve kültürel değerlerimizin ortadan kaldırılmasını asla kabul etmediğimizi birçok kez ifade ettik. Bu konudaki tavrımız nettir. Ancak sözleşmenin bahsi geçen maddelerindeki ifadeler üçüncü cinsin teşviki, değerlerimizin yok edilmesi, kadın-erkek rollerinin değişmesi ve aile birliğinin yıkılması gibi anlamlara gelmemektedir. Sözleşmenin amacı açık ve net olarak ifade edilmiş olup: kadınları her türlü şiddete karşı korumak ve kadına karşı şiddeti ve aile içi şiddeti önlemek, kovuşturmak ve ortadan kaldırmaktır. Hal böyleyken kelimeleri bağlamından kopararak farklı niyet okumaları yapmak bizi esas mıücadelemiz olan şiddetten uzaklaştırır.

Ayrıca sakıncalı olduğu ifade edilen ibarelerin hiç birisi iç hukukumuzda yer bulmamıştır. Dolayısıyla sözleşmeden çekilmek yerine iç hukuk uygulamalarımızı suiistimallerin önüne geçecek şekilde şiddetle mücadelede daha etkin hale getirebiliriz. (Yukarıda ETCEP bahsinde yapılan açıklamalara bakalım. İstanbul Sözleşmesi öncesinde başlatılan, Sözleşme ile de güvenceye alınan Toplumsal Cinsiyet Eşitliği İfsad Projesinin gerçekleştirilmesi için uygulanan ETCEP hakkında KADEM’in çekinceleri ile İstanbul Sözleşmesinin ve Sözleşme içindeki kavramsallaştırmaların bir ilgisi yok demek mi istiyor Sayın Okur? Sakıncalı bulduğunuz ifadelerin iç hukukumuzda yer almaması nasıl mümkün olabilir? Hukuk hayatın kendisidir. ETCEP gibi cinsiyetsizleştirme projesinin doğuracağı sonuçlar hukuki değildir mi demek isteniyor? Az bir hukuk bilgisi, hayatta her olayın hukuki sonuç doğuracağını bilir.
İkinci bir husus, “sözleşmeden çekilmek yerine iç hukuk uygulamalarımızı suiistimallerin önüne geçecek şekilde şiddetle mücadelede daha etkin hale gelmek” ifadesi. Sayın Okur, Sözleşmenin denetim mekanizması GREVİO’dan habersiz gibi cevaplamış. Grevio’nun denetim raporları Avrupa Komisyonuna gitmektedir. Dolayısıyla Sözleşmenin gereği gibi uygulanmamasının getireceği aykırılıklar HUKUKİ SONUÇ üreteceği gibi SİYASİ YAPTIRIM SONUÇLARI’nı da beraberinde getirebilecektir. Sormazlar mı, uygulamayacağınız sözleşmeyi neden imzalayıp onayladınız.
Nitekim Diyanet İşleri Başkanı’nın çok konuşulan Hutbesindeki ifadeler aleyhine açıklama yapan baroların dayanağı İstanbul Sözleşmesi olmuştur. M. Balcı)


    15. Yine sözleşmede Kavramların tanımlarında, “ayırımcılık nedenleri” ortaya konulurken, kullanılan “toplum”, “din”, “kültür”, “örf”, “âdet”, “gelenek”, “görenek”, “töre”, “namus”, “edep”, “ahlâk” ve “aile” gibi kavramların tartışmaya açılması ve bunların değersizleştirilmesi de önemli bir eleştiri konusudur. Bu kavramların cinayet, şiddet ve eşitsizliğin kökeni olarak gösterilmesi samimi bir çaba olarak algılanmak yerine toplumu köklerinden koparma girişimi olarak görülmektedir. Ayrıca “töre cinayeti”, “namus cinayeti” gibi kavramsallaştırmaların da iyi niyetli olmaktan çok toplumu ayakta tutan değerlerin itibarını azalttığı düşünülmektedir. (Prof. Dr. Ahmet Akın)

OKUR: Bu kavramlar sözleşmenin “Önleme” bölümünde “Genel Yükümlülükler” başlığındaki 12. maddesinde geçmekte olup madde ile düzenlenen, bahsedilen kavramların şiddetin gerekçesi olarak sunulmasının engellenmesidir. Kadını aşağılayan, onu ikinci sınıf olarak gören töreler, gelenekler, kalıp ön yargılar ile buna benzer diğer tüm uygulamalar kaldırılmak istenmektedir. Bizim dinimizde, örfümüzde ve kadim geleneğimizde yemek tuzlu olduğu için, markete gittiği için, çocuk ağladığı için ve bunun gibi daha pek çok sebep yüzünden bir kadının şiddete maruz kalması zaten kabul edilemez bir durumdur. Esas tehlike dinde ya da kültürümüzde böyle bir uygulama varmışçasına bu kavramların şiddet gerekçesi olarak sunulmasıdır. (İlginç! Şiddeti hep ‘bizim kültürümüzde’ gören bir kabul. Şiddet tüm dünyanın sorunu. Üstelik sadece kadına değil ve sadece cins ayrımcılıklı da değil. Hemcinsler arasındaki şiddet, kadına karşı şiddetten daha fazladır. Her konuşmanın/söyleşinin içinde kendi kültürünü azarlayan, dünyanın hiçbir yerinde yokmuş gibi hüküm ferma eden bir eziklik bu. M. Balcı)

“Toplum”, “Din”, “Kültür”, “Örf”, “Âdet”, “Gelenek”, “Görenek”, “Töre”, “Namus”, “Edep”, “Ahlâk” Ve “Aile” gibi kavramlar sözleşme ile tartışmaya açılmamakta dolayısıyla değersizleştirilmemektedir. “Töre Cinayeti”, “Namus Cinayeti” gibi kavramların toplumu ayakta tutan değerler olduğunu ileri sürmek zaten imkânsız olup, bilakis toplumsal barışı ve huzuru zedeleyen, yaşam hakkını hiçe sayan uygulamalardır. (Sözleşmede ayrımcılık nedenleri olarak gösterilen ve ‘kökü kazınacak’ olan değerler hangileridir? Din, örf, adet, gelenek, toplum, namus (hem de sözde), edep, ahlak çok net olarak tartışmaya açılmakta, üstelik kökü kazınmaktadır. Sayın Okur, Türk Medeni Kanunundan ve Ceza Kanunundan bu kavramların çıkarılmasını nasıl değerlendiriyor. İstanbul Sözleşmesinin yolu, Brüksel’de Conrat Otel’de yapılan görüşmeler sırasında AB’ye girme aşkına atılmadı mı? Zina 2004’te bu görüşmeler uyarınca suç olmaktan çıkarılmadı mı? Sayın Cumhurbaşkanı 2018’de bir soru üzerine zinanın suç olmaktan çıkarılmasını bir hata olarak değerlendirmesi1 boşuna mı? Zinanın suç olarak kabulünden sonra yukarıda sayılan değerler kanunlarımızdan çıkarıldı. İstanbul Sözleşmesine zemin hazırlandı. Birazcık tarih bilgisi ve siyasal bilinç birçok konuyu aydınlığa kavuşturur. M. Balcı) Dolayısıyla, inancımıza, adalete, insanlığa aykırı ama gelenekte zamanla yer etmiş veya dinimizde olmadığı halde dinin gereği gibi gösterilen yanlış uygulamaları engellersek, bu aynı zamanda değerlerimizi korumaktır. (13. Soruda yaptığımız açıklamalara ve videoya bakınız. M. Balcı)

16. Kadem bu konuda eleştirildiğinde hep, "bu konu bizi bağlamaz. Biz sözleşmeden sonra kurulduk"  demektedir. Ben bu ifadeyi doğru gibi görünse de mantık itibariyle tutarsız buluyorum. NEDEN? Zira KADEM, Mor Çatı Kadın Sığınağı ile birlikte Mecliste İst. Söleşmesinin takipçisi olarak bulunuyor. Şimdi düşünelim. Bugün bir dernek kursam, zina kanunu benden önce çıkmış diyerek savunucusu ve takipçisi olabilir miyim? Faiz kanunu, içki kanunu benden önce çıkmış deyip savunmam hak mıdır? Burada KADEM, İstanbul sözleşmesinin yanında mı karşısında mı onu belirtmeli... Karşısında ise Mecliste takipçisi olmamalı. Zira Sayın C.başkanımızın kızı da orada bulunuyor. Bu durumda ister istemez oklar oraya dönüyor... Türkiye’yi geziyorum ve bu durumu görüyorum. Hem ülkeye ve hem de Sayın Cumhurbaşkanımıza yazık oluyor... Şayet Saliha Hanım sözleşmenin yanındayız diyorsa sözüm yok...(Prof. Dr. Ahmet Şimşirgil )

OKUR: KADEM ısrarlı bir şekilde sözleşmenin imzacısı olmakla itham edildiği ve bu bilgi kirliliğine son vermek bir zaruret haline geldiği için sözleşmenin imzalanmasından sonra kurulduğunu ifade etmiştir. Malum olduğu üzere uluslararası sözleşmeler ancak devlet yetkilileri tarafından imzalanır. (Doğru. İmzayı devlet atar. KADEM’i de devletin en üst makamının yönlendirdiği, Başkan’ın ve eşinin himayelerinde kurulduğu kesindir. Genel Merkez binasının başka türlü mülkiyet olarak edinilmesinin imkânsızlığını, ülkedeki sivil toplum kuruluşlarının maddi yapılarından anlamak mümkündür. Dolayısıyla KADEM’i bir devlet kuruluşu olarak görmek abesle iştigal değildir. Devletin imzaladığı Sözleşmeyi desteklemek, halka kabul ettirmek gibi bir görevi olduğunu söylemek de abesle iştigal sayılamaz. Hem bu söyleşide İstanbul Sözleşmesinin KADEM üyesi Fatma Şahin tarafından imzalandığı neden söylenmiyor? Bu bize göre ihanetle eşdeğer ancak KADEM için iftihar vesilesi değil mi? Dönemin tüm üst düzey yetkilileri bu Sözleşmeyi iftiharla savunurken KADEM neden çekimser gibi davranıyor? Bir takıye ile mi karşı karşıyayız? M. Balcı)

Tüm dünyada ve ülkemizde vahim boyutlara ulaşmış bir şiddet gerçeği bulunmaktadır. KADEM, İstanbul Sözleşmesini, kadına karşı şiddetin önlenmesinde 6284 sayılı kanun ile hukuki bağlayıcılığı bulunan ilk uluslararası belge olması bakımından ele almaktadır. Cinsel yönelim ya da kültürel değerlerimizle ilgili hususlarda konuyla ilgili kanaatini ilgili mecralarda dile getirmiştir. Ancak Sözleşmenin uygulama kanunu olan 6284 sayılı Kanunda tartışma konusu olan ifadeler yer almamaktadır. Başka bir ifade ile sözkonusu sözleşmenin Türkiye’de şiddetle mücadele enstrümanı olması dışında başka bir fonksiyonu yok iken, birtakım iddialar ve varsayımlara dayanarak, bir Mïslüman olarak bu şiddet gerçeğini - istismar edilen evlatları, şiddet sebebiyle kimi zaman hayatını kaybeden yüzlerce kadını- görmezden gelemez, gözümüzü kapatamayız. (Biraz insaf sahibi ve olan biteni gözlemleyenler bilir ki, tüm özel ve tüzel feminist ve eşcinsel hareket mensupları İstanbul Sözleşmesini kendilerine dayanak almışlardır. Bu dayanak sadece şiddete karşı olmak anlamında değil, görünür olmak, çoğalmak, etkilemek ve yönlendirmek şeklinde faaliyetlere de racidir. Nitekim KAOS GL vb. yapılanmaların amaçları sadece eşcinsellere karşı uygulanan şiddete karşı olmak değil, afişe olmak, çoğalmak ve yaygınlaş/tır/mak, herkesin kendileri gibi olmasını sağlamaktır. KADEM mensuplarının bu konuda karşı duyarlılıkları olabilir, ancak açığa çıkan iradelerinden bahsetmek mümkün değildir. Hâlbuki bu ifsad hareketlerine karşı çıkmak insani bir görevdir.)

KADEM’in bugüne kadar Mor Çatı Vakfı ile ortaklaşa yaptığı hiçbir çalışması olmamıştır. Bir sivil toplum kuruluşu olarak TBMM’de de herhangi bir konuda temsilcilik yapmamız mümkün değildir. Ancak kendi çalışma alanlarımızla ilgili olarak zaman zaman oturumlar yaptık. Derneğimizin Bakanlık ya da benzeri bir kamu kurumu tarafından kadın çalışmaları yapan diğer derneklerle aynı etkinliğin davetlileri olmaları, bir işbirliği faaliyeti olarak yorumlanamaz. Malumunuzdur ki bu tür etkinlikler zaten farklı görüşteki sivil toplum kuruluşlarının katılımıyla, her birinin görüş ve önerisinin alınması için tertip edilir. Bahsi geçen TBMM’deki toplantıya davet edilmemiz sözleşmenin takipçisi/savunucusu olmamızdan değil, kadına şiddetle mücadelede alanında faaliyet gösteren bir kurum oluşumuzdandır. (TBMM’deki toplantıya davet edilmemiz sözleşmenin takipçisi/savunucusu olmamızdan değil… ifadesi, buraya kadar anlattıklarıyla çelişki arzediyor. Baştan bu yana Sözleşmeyi savunurken, TBMM’deki katılımlarını Sözleşmeyi savunduklarından olmadığını söylemek bir çelişkidir. TBMM’deki toplantılarda Sözleşmeyi savunmayanlar da yer almış mı? Mümkün mü? Yukarıda alıntıladığımız Ali Rıza Demircan’ın makalesi bu konuda bir fikir verebilir. M. Balcı)

KADEM de bu minvalde katıldığı toplantı ve etkinliklerde kendi görüş ve önerilerini ileri sürmüştür. KADEM’in raporları, işbirlikleri de web sitesi ve sosyal medya hesaplarından şeffaflık politikası gereği paylaşılmakta olup, ilgililer detaylarına bakabilirler.

17. İstanbul Sözleşmesine ailenin yatak odasına kadar iç işlerine karışıp “kocaları tecavüzcü” ilan ettiği için karşıyız.

OKUR: Evlendiklerinde eşler birbirlerinin himayesinde sevgi ve güven içerisinde yaşayacaklarını düşünürler ki bu tam olarak böyle olmalıdır. “Koca tecavüzü” dediğiniz durum normal, sağlıklı bir ilişkinin değil, insan onuruna da İslam değer yargılarına da ters biçimde yaşanan zorbalıklardır.
Nitekim Uzman Jinekologlardan aldığımız bilgiye göre Cinsel Şiddet:

  • - Kadının kendini iyi hissetmeyecek ölçüde hasta (enfeksiyon veya her türlü ağrılı hastalıklar) olduğu halde veya aylık döngüler esnasında (ki İslam dininde haram kılınmıştır) istemediği halde birlikteliğe zorlanması.
  • - Erkeğin cinsel yolla bulaşan hastalıkları (taşıdığını veya taşıma ihtimalini bildiği halde, bunu eşinden gizleyerek) eşine bulaştırması ve bu bulaşı neticesinde kadında bulaşıcı hastalık, doku-organ hatta hayat kaybına neden olacak kanser gibi hastalıklara sebebiyet vermesi
  • - Kadının haram kılınmış yolla birlikteliğe zorlanmasıyla kadın sağlığında kalıcı etkiler (gaita inkontinansı, anal kanser vs.) bırakması olarak tanımlanır. Ayrıca HIV, HPV gibi viral enfeksiyonlar da sıklıkla anal temasla bulaşmakta olan cinsel hastalıklardır.

Toplumsal hayatta ne yazık ki karşılığı olan bu durumlar karşısında sessiz kalmanın hiçbir yaraya merhem olmayacağı gibi kadınların sindirilmesi ve yaşadıkları acıların sürdürülmesine sebebiyet vereceği de ortadadır. (Koca tecavüzü anlamında cinsel şiddette sadece KADEM’in saydığı olasılıklar sayılmıyor. Her türlü “istememek” iradesine aykırı ve toplumda bilinen ve ironik biçimde örneklenen “baş ağrısı” durumlarında da cinsel şiddet, koca tecavüzü söz konusu. Karı-Koca arasında cinselliğe, aile içine devletin bu derece sokulmuş olması, aile mahremiyetinin “kamuya açılması” anlamına gelir. Elbette ki, KADEM’in sıraladığı hususlar “sınır”, “hudut” konulardır. Ancak yasa sadece bu hudut aşımlarını değil, het tür istemezlikleri içeriyor. Uygulama da bu yönde ilerliyor. M. Balcı)

18. Kanunların, kadınların eline erkeklere karşı canları istedikleri şekilde sallayacakları bir sopa olarak verilmesine karşıyız. Karı-koca anlaşmazlıklarında eğitimle hallolacak pek çok evlilik problemlerinin çözümü için adım atılmayıp onarmak değil, dağıtmak için çalışmalar yapılmasına karşıyız.

(Soruların bazılar amiyane sorular. KADEM’in de istediği gibi karşıtlarını aşağılayıcı cevaplar verebileceği sorular. Allah’dan KADEM insaflı(!) davranmış. Yoksa bu soruları da KADEM mi hazırlamış? M. Balcı)

OKUR: Kanunlar bir ülkede yaşayan tüm vatandaşların haklarını koruyup güvence altına almak üzere yapılır. Kanunların uygulanması noktasında da her vatandaş eşit konuma sahiptir. Kadınlar, kadın olmaları hasebiyle hukuk önünde kanunları diledikleri gibi kullanabilecek yetkiye ve güce sahip değildirler. Hukuk böylesi bir gücü ve yetkiyi hiç kimseye tanımamıştır, tanımaz da. Dolayısıyla hukuki hakların kullanılmasından endişe duymaya gerek yoktur. Hiçbir kanunun bilhassa cinsiyet temelli olarak birini diğerine ezdirdiğini iddia etmek bu ülkenin hukukuna yapılacak en büyük haksızlıktır. (Cevapların bir hukukçu tarafından yazılmadığı veya mevcut hukuk sistemine kayıtsız şartsız biat eden biri tarafından yazıldığı anlaşılıyor. Bu iddiaya verilecek karşı örnekler hukuk tarihimizin neredeyse yarısını oluşturur. 11.2.2020 tarihli haber yayınlarına bakıldığında görülecektir ki, iki küçük çocuğunu elinde silahla tehdit eden bir anne(!)nin, bu eylemini videoya çekerek kocasına yollaması, kocanın da mahkemeye müracaatla çocukların kendi yanında kalmasını talep etmesi karşısında, mahkeme çocukları bu cani ruhlu anneye vermiştir.2 Kadim hukukla birlikte evrensel hukuk, ilahi hukuk ve beşeri hukukun değişmez sabitesi masumiyet karinesini ortadan kaldıran “kadının beyanı esastır” kuralı(!), bizzat kadınlar ve mahkemeler tarafından istismar edilmektedir. Böylesine istismar edilebilecek bir yasa yasa değildir. Bunun neresi savunulabilir? M. Balcı)

Eğitim seviyesinin artmasıyla anlaşmazlıkların çözülme imkânının arttığı bir gerçektir. Biz KADEM olarak en başından beri bu sebeple toplumsal bir dönüşüme ihtiyaç olduğunu ifade ediyor ve bunu sağlamak için çeşitli eğitimler düzenliyoruz. (Aile kadın ve erkekten oluşuyor. KADEM, erkeklere de eğitim uyguluyor mu? Tek taraflı eğitim istenen neticeyi sağlamadığı gibi, birlikte alınmayan eğitim, eğitim alan tarafın(cinsin) kendini üstün konumda görmesine bile sebep olabilir. Kaldı ki, şiddet uygulayan erkekleri de anneler doğuruyor ve eğitiyor. M. Balcı) Ülkemizde ailenin korunmasına yönelik çalışan çok sayıda STK da bulunmaktadır. KADEM olarak, bu çalışmaları da izliyor, katılıyor ve destekliyoruz. Devlet kurumları da aynı şekilde birçok eğitim veriyor. Ailelerin dağılması, mutlu evliliklerin sonlanması kimsenin isteyeceği bir durum değil, ancak ilişkilerin sürdürülebilmesi, eğitimin yanı sıra iki taraflı sağlıklı iletişime, sevgi ve saygıya bağlıdır.

Bu iletişimi, sevgi saygı göstermeyip şiddete başvurup bir tarafa zulmedilen bir ilişkide artık “aile”den bahsedemeyiz. Bilimsel çalışmalar ve uzun yıllara dayalı tecrübeler gösteriyor ki, şiddet gösteren biri ezici çoğunlukta şiddetini sürdürmeye devam ediyor. İmkân olan durumlarda şiddet failinin rehabilitasyona tabi tutulmasını elbette destekliyoruz. Fakat can güvenliğinden korkan veya gördüğü şiddet dolayısıyla artık ruh sağlığını yitiren bir insana “belki iyi olur, biraz dayan” demek zulmü sürdürmek ve şiddet failini cesaretlendirmekten başka bir şey değildir. (KADEM, karşıtlarından birçoğunun savunmadığı şiddet türlerini savunuyorlarmış gibi konuya açıklık getiriyor. Burada bir  “medeniyet tasavvuru”nun ipuçlarını göremiyoruz. Hâlbuki İstanbul Sözleşmesi “bizim” ürettiğimiz bir metin değilse (ki Kadem de öyle söylüyor) başka bir medeniyetin kabul ettirdiği metin. Buna karşı hiçbir rezervimiz olmayacak mı? Önceki Aile Bakanları Selma Aliye Kavaf ve Sama Ramazanoğlu Bakan hanımlar da bu hükümetin bakanlarıydı. Sözleşmenin hazırlık toplantılarında bazı kavramlara, karşı çıkmışlardı. Bakan Kavaf, Haziran 2009’da Viyana`da düzenlenen konferansın bildirge metninde yer alan ‘Farklı aile formları’ tanımına itiraz ederek3, Avrupa Konseyi`ne gönderdiği yazıda; ‘Biz ülke olarak eşcinsel evliliği kabul etmediğimiz gibi eşcinsel aile, ebeveynlik kurumunu da kabul etmediğimizi belirtmek isteriz’4 tarzında bir tavır ortaya koymuştur. Bu bakanlar KADEM kadar şiddetin ne olduğunu, sevgi saygıyı, şiddet gösteren birinin şiddetini sürdürmeye devam etmesini tasvip etmemek gerektiğini biliyorlardı. Fakat herkes biliyor ki konu/sorun şiddet değildi. Konu şiddet maskesiyle toplumsal cinsiyet eşitliği ifsad projesini yudum yudum tattırmak ve uygulatmaktı. Bunda da başarılı oldular. Bu bakanlar azledildi, yerine KADEM üyesi Fatma Şahin getirildi. Bu bakanlar arasındaki fark, işte bu “medeniyet tasavvuru” farkı değil miydi? Kadem’e sormak lazım: Bu Sözleşme hazırlanırken bu coğrafyanın, Ümmetin, Milletin inanç değerlerine müracaat edilmiş midir? Cevabı verelim, müracaat edilmemişti. Aradan geçen kısa zaman içinde bu değerlere atıf yapılarak İstanbul Sözleşmesine ve toplumsal cinsiyet eşitliğine meşruiyet kazandırma ameliyesi ile karşı karşıyayız. M. Balcı)

19.a. Hukukun en temel prensibi, iddia sahibinin iddiasını ispat etme mecburiyetidir. Kadının beyanı esas denilerek hukukun en temel prensibi çiğnenmesine doğru buluyor musunuz?(A. Kadir Nurzade)
b. Sözleşmede diğer bir madde olan “kadının beyanı esas” alınması da önemli oranda tepkilere yol açmıştır. Buna bağlı olarak hukuki birçok mağduriyet yaşanmıştır. Dini bir kesim de, sadece kadının beyanı esas olması durumunda Hz. Yusuf’un Kuranı Kerimde geçen kıssasını örnek göstererek peygamberin suçlu olması gerektiğini öne sürmektedir. Hâlbuki bu kıssanın sonucunda Hz. Yusuf’un masum olduğu anlaşılmıştır. Detaylarına girmeden bu maddenin ciddi arızalara neden olduğu ve şiddeti azaltma yerine artırmaya yol açacağına yönelik kaygılar gözlemlenmektedir. İstanbul sözleşmesiyle ilgili pek çok şey eklenebilir ancak bu iki madde bile oldukça tepkiye ve karşı tarafın kolay istismarına yol açmıştır.(Prof. Dr. Ahmet Akın)
c. İnsanların şeref ve haysiyetleri güvence altında olmadığı için karşıyız. Cinsel istismar konusunda kadın beyanı esas olduğu için, iftiralar karşısında erkeklerin ve ailelerinin haysiyetleri güvence altında değil. Kanundan sonra birilerine düşmanlık besleyen bazı kadınlar cinsel istismar iftirası atarak öç almaya başladılar. Bu iftiralarla erkekler hem hürriyetlerinden oluyor hem de toplum nezdinde aşağılamaya maruz kalıyorlar. Cinsel istismar iftiraları ile binlerce erkek masum olduğuna dair açık delilleri olduğu halde, ağır cezalarla zindanlara atıldığı için karşıyız.

OKUR: Toplumda “Kadının beyanı” olarak sıklıkla ifade edilen konu, gerçekte şiddet mağdurunun beyanıdır. Şiddet mağduru kadın olabileceği gibi erkek de olabilir. Ayrıca bu kısım İstanbul Sözleşmesinde değil 6284 sayılı kanunda geçmektedir. (6284 sayılı Kanunun dayanak maddesi olan 2/a maddesinde Kanunun dayanağı olarak, “Türkiye Cumhuriyeti Anayasası ile Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası sözleşmeler, özellikle Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi / İstanbul Sözleşmesi ve yürürlükteki diğer kanuni düzenlemeler” gösterilmiştir. M. Balcı) Mağdurun beyanının esas alınması 6284 Sayılı kanun gereğince yalnızca, mağduru ölüm ve şiddet tehdidinden (İlginçtir, şiddet kavramını mutlak surette “ölüm” kavramıyla birlikte telaffuz ediyorlar. Hâlbuki şiddet tek bir tür (ölüm) değil, mahiyeti belirsiz fiziksel, psikolojik ve ekonomik türleri de vardır. M. Balcı) koruma amacıyla geçici olarak verilen tedbir kararlarında geçerlidir. (AYM, 20/6/2019 tarih ve 2016/6038 Karar sayılı bireysel başvuru kararında,5 “6284 sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanuun 5. maddesinde ‘şiddet uygulayan’ kavramı kullanılmış ise de bu tabirin her olayda uygulayıcılar tarafından kullanılmasını zorunlu kılan bir hüküm bulunmamaktadır. Mahkeme ve ilgili makamlar tarafından verilen tedbir kararlarında ‘şiddet uygulayan’ yerine başka uygun tabirlerin kullanıldığı da görülmektedir. Zira uygulama açısından genel anlamda ‘şiddet uygulayan’ ibaresinin kişinin suç konusunu doğurabilecek eylemleri işlediği izlenimini oluşturan, sorunlu bir tabir olduğu anlaşılmaktadır… kararda geçen ifadelerle başvurucunun tedbire konu eylemleri işlediği veya suçlu olduğu inancının yansıtıldığı sonucuna ulaşılmıştır” diyerek, başvurucu lehine ihlal kararı vermiştir. Benzer şekilde şiddet mağduru ifadesi de AYM’ye götürüldüğünde benzer bir karar verecektir. Zira henüz şiddete uğradığı sadece bir iddiadan ibaret şikâyetçiye şiddet mağduru şeklinde genel bir kavramsallaştırma, her şikâyetçinin gerçekten mağdur edildiği, dolayısıyla kolaylıkla ve örneklerde de görüldüğü şekilde bunun suiistimal edilebileceği anlamına gelecektir ki, bu da toplumda algı oluşturmak için önemli bir fırsat olarak değerlendirilebilir. KADEM’in hukukçuları böylesi hassas bir konuda hassas davranmaları, algı operasyonlarından etkilenmemeleri gerekir. M. Balcı)

Ceza muhakemesi hukukunda mağdur beyanının sanık beyanından bir üstünlüğü bulunmamaktadır. Mahkemeler tarafından yapılan yargılamada kadın, erkek, mağdur, sanık ayırımı yapılmadan iddia edenin iddiasını somut, kesin ve inandırıcı delillerle ispatlanması aranmakta ve çıkan sonuca göre hakkaniyete uygun bir karar verilmektedir. (Yukarıda, elinde silahla çocukların tehdit eden anneye çocukların teslimine bkz) Bu nedenlerle, mağdur beyanının tek başına mahkûmiyet kararına esas alınması şüpheden sanık yararlanır ilkesine de açıkça aykırı olacaktır. Yargıtay kararlarında da açıkça belirtildiği üzere varsayımlara (sadece beyana) dayanarak hâkim karara varamaz. (Kadın beyanının esas alınması, birçok hâkim kararına gerekçesiz ve dayanaksız olarak yansımaktadır. Kadem bu örnekleri bilmiyor olabilir. Medyada çıkan örneklerin de çetelesini tutmuyor olabilir. Delile dayanmanın bazı gecikmelere ve istenmeyen şiddete sebep olacağı endişesiyle verilen kararlar mağduriyet oluşturuyor. Tepki hukuku ve yargılaması, sosyal medyadan etkilenerek verilen kararlar, şiddet örnekleri kadar vicdanları yaralamaktadır. Bu kararlar sadece tedbir kararları değil, yargılama sonucunda verilen kararlar da olabilmektedir. İster tedbir ister yargı kararı olsun, delilsiz tedbir kararları şiddeti artırmıştır. KADEM’in elinde 6284 sayılı Kanununun uygulamasından sonra şiddet oranlarına ilişkin bir rapor olup olmadığını, dolayısıyla 6284’ün ne derece ilaç olduğunu ifade edecek bir bilgiye sahip olmadığını bilmiyoruz. Böyle bir sonuç bildiren araştırma yoksa 6284’ün mahkûm edilmesi normal değil mi? Bir başka husus da şiddetin aile (ev) içi bireylerden geldiği şeklindedir. Yapılan bir araştırma sonucu aşağıdadır. Orada da görüleceği gibi çocuğa şiddet en çok da kadınlar tarafından uygulanmaktadır. Yoksa çocuk aile bireyi sayılmıyor mu? Anne karnında ve doğduktan sonra anneleri tarafından öldürülen çocukların durumu da sözünü ettikleri şiddet içinde neden değerlendirilmiyor? KADEM’in, kürtaja ve doğduktan sonra anneleri tarafından öldürülen çocuklara ilişkin bir çalışması var mı? Konumuz sadece kadına şiddet değil de her türlü şiddet ise, çocuğa şiddet kadına şiddetten daha az önemli değildir. M. Balcı)

Tedbir kararları şiddet mağdurunu koruma amaçlı olarak acil durumlarda ve sınırlı süreyle verilmektedir. Ayrıca verilen tedbir kararları karşı tarafa tebliğ edilmekte ve bu karara karşı itiraz etme hakkı olduğu belirtilmektedir. Karara itiraz edilmez ya da itiraz haklı bulunmazsa tedbir kararı uygulanmaktadır. Bu karara aykırı davranılması halinde şiddet mağduru durumu kolluk kuvvetlerine haber vermekte ve aykırı davranışta bulunan kişi, delil veya şahit gösterilerek zorlama (tazyik) hapsine tabi tutulmaktadır. Başka bir ifade ile hapis cezası yalnızca beyanla mümkün olmamaktadır. (Uygulama hiç de öyle değil. Kadın mahalle baskısı yargıyı etkiliyor. En çok da sosyal medya eliyle… Son örneği Kadir Şeker olayıdır. Kadına şiddet uyguluyor diye, kadının arkadaşını öldüren Kadir Şeker sosyal medyada feministlerin algı operasyonuyla neredeyse melek olarak gösteriliyor. Kadına şiddete karşı çıkarak katil olan bir melek. Üstelik yanında İtalyan yapımı sustalı bıçak taşıyan bir melek. Bu adamın şiddetini şiddetten saymayan, meşru müdafaa da silahların denkliğini göz ardı eden kadın dayanışması, KADEM hukukçularının Kadir Şeker lehine açıklama yapması.6 M. Balcı)

Söz konusu hapis cezası, kişinin siciline ve sabıkasına işlemeyen, şiddet mağdurunu şiddetten korumaya yönelik bir cezadır. (Bu cevapları hazırlayanlar arasında hukukçular olduğu da malumumuzdur. KADEM’in hukukçuları Tanzimat’tan bu yana hukuk dışı fişlemenin devam ettiğini, sabıka ve olay kayıtlarının silinmediğini, yıllar sonra ilgilinin karşısına çıktığını, fezlekelerin yanı sıra C. Savcılıklarına dosya dışı bilgilerin rapor edildiğini bilmeyebilirler. Safiyane, fişlemenin Turgut Özal döneminde uygulamadan çıkarıldığına inanabilirler. Fakat bu hukuk dışılıkların 50 yıldır tanığı olan hukukçulardan ders almalarında, düşünce ve ifade özgürlüğü bağlamında siyasi davaların dosyalarını incelemelerinde, kaçağı oldukları hukuk derslerini yinelemelerinde yarar vardır. M. Balcı) Ayrıca tazyik hapsiyle bir kimsenin yıllarca hapis cezası alması da mümkün değildir. Tedbirin ihlali halinde uygulanacak hapsin süresi, üç günden on güne kadar hâkim kararıyla belirlenecektir. Tedbir kararına aykırılığın her tekrarında, yine ihlal edilen tedbirin niteliğine ve aykırılığına göre zorlama hapsinin süresi on beş günden otuz güne kadar artırılabilecektir. Ancak zorlama hapsinin toplam süresi her durumda altı ayı geçemeyecektir.

Tedbir kararının etkinliğini anlamak için, bir tarafta öldürülme veya şiddete maruz kalma ihtimali bulunan bir kadın, diğer tarafta evden uzaklaştırılan veya kısa süreliğine tazyik hapsi uygulanan kişi var. Sonuçları bakımından değerlendirince hangi tarafın ödeyeceği bedel daha ağır? (Hukuk faraziyelerle değil, sosyal bilimlerin bulgularıyla, evrensel hukuk kurallarıyla ve toplumun örf, adet, geleneklerinin toplamıyla üretilir. Bedel, kişiden kişiye etkisi değişen bir sonuçtur. Herkese uygun bir bedel bulmak mümkün değildir. Olay bazında değerlendirilerek ödül veya ceza sistemi uygulanır. M. Balcı) Özel mülkiyetle ilgili dahi tedbir kararı alınabilen bir hukuk siteminde insanın canını korumaya yönelik uygulamaların da yadırganmaması gerekiyor. (Kadem, burada sadece sonuçları bakımından uzaklaştırma tedbiri ile şiddet karşılaştırmasından tedbirin önemine vurgu yapıyor. Uzaklaştırma tedbir kararlarının ayrıca şiddete davetiye çıkarabileceğini düşünmüyorlar. Hâlbuki şiddetin kahir ekseriyeti, uzaklaştırma tedbir kararlarından sonra işleniyor. Yani tedbirler istenen sonucu değil, çoğunlukla istenmeyen sonuçları doğuruyor. O halde başka formüller, tedbirler, çalışmalar denenmeli değil mi? Aileyi güçlendirecek çalışmalara imza atmak gerekmez mi? Kadın sığınma evleri gibi erkek sığınma evleri de düşünülemez mi? Teklifleri çoğaltmak mümkün. Şiddeti önleme amacıyla İstanbul Sözleşmesi ve 6284 sayılı Kanun savunucularının üzerine düşen sorumluluk bu. M. Balcı)

20.a. Eğer bu “nas değil” ise o zaman kaldırılmasını isteyelim çünkü nas olmadığını ifade ettiklerine göre o halde lütfen bir an evvel bu nassın(!) kaldırılması için bir kampanya başlatıp bunu yürürlükten kaldırmalarını talep edelim (Prof. Dr. Ahmet Ağırakça)

(Akıllıca bir soru değil. Diğer şıkları da sanki KADEM’e ceza sahası içinde gollük pas veriyor. Ağırakça’ya kaldıysa bu iş, ört ki ölem… Sorunun içinde Sayın Başkan’a masumiyet atfı var. Sanki Başkan, İstanbul Sözleşmesinden vazgeçebilirmiş imajı. 1 Haziran 2019’da Haliç Kongre Merkezinde Başkan’ın düzenlediği toplantıda İstanbul Sözleşmesi ve KADEM’e yapılan ağır eleştiriler üzerine orada bulunan Milli İrade Platformu mensuplarının ağzına bir parmak bal çalma eyleminden çıkarılan safiyane sonuç. Yeri gelmişken söylemeden geçmeyelim. 1 Haziran’da Sayın Cumhurbaşkanının riyasetinde Milli İrade Platformu temsilcileri ile yapılan toplantıda, Cumhurbaşkanının himayelerindeki KADEM’e yapılan eleştirileri ve KADEM temsilcisinin konuşturulmamasını, Türkiye’de bazı şeylerin değişebileceğinin işareti saymak gibi bir yeşillik de bize nasip olsun. Benzer bir yeşilliği de Bilim ve Sanat Vakfı’na kayyum tayininde göstermişlerdi bazı STK’larımız. Hani, Şehir Üniversitesinde gösteremedikleri delikanlılığı, sıranın kendilerine geldiğini anladıklarında… M. Balcı)
b.     Yani olumlu bir yönü olmadığı gibi son derece sakıncalı neticelere yol açan bir sözleşme olduğu aşikardır...!
c.     Dolayısıyla yazılabilecek tek şey bulabiliyorum o da sözleşmenin ne zaman iptal edileceğidir...?

Sözleşmenin imzacısı ve tarafı devlet olduğundan sözleşmeden çekilme de aynı mercii tarafından alınacak bir kararla mümkün olabilir. Bu sorunun muhatabı KADEM değildir. Ancak KADEM olarak, kadına yönelik şiddetle mücadeleye ilişkin esaslı düzenlemelere bilinç geliştirilmesine, tutum ve davranış iyileştirmelerine ihtiyaç bulunduğuna inandığımızı belirtmek isterim.

Devam Edecek..

Yazı dizisinin 1. bölümü için aşağıdaki link'i tıklayınız:

https://www.hertaraf.com/haber-tu-rki-ye-du-s-u-nce-platformu-nun-kadem-baskanina-sorulara-verilen-cevaplara-karsi-aciklamalar-1-muharrem-balci-4372

Yazı dizisinin 2. bölümü için aşağıdaki link'i tıklayınız:

https://www.hertaraf.com/haber-turkiye-dusunce-platformu-nun-kadem-baskanina-sorulara-verilen-cevaplara-karsi-aciklamalar-2-muharrem-balci-4407

Yazı dizisinin 3. bölümü için aşağıdaki link'i tıklayınız:

https://www.hertaraf.com/haber-turkiye-dusunce-platformu-nun-kadem-baskanina-sorulara-verilen-cevaplara-karsi-aciklamalar-3-muharrem-balci-4454

Yazı dizisinin 4. bölümü için aşağıdaki link'i tıklayınız:

https://www.hertaraf.com/haber-turkiye-dusunce-platformu-nun-kadem-baskanina-sorulara-verilen-cevaplara-karsi-aciklamalar-4-muharrem-balci-4501

Yazı dizisinin 5. bölümü için aşağıdaki link'i tıklayınız:

https://www.hertaraf.com/haber-turkiye-dusunce-platformu-nun-kadem-baskanina-sorulara-verilen-cevaplara-karsi-aciklamalar-5-muharrem-balci-4572

Yorum Ekle
Yorumlar
Henüz Yorum Eklenmemiş