metrika yandex
  • $44.73
  • 51.42
  • GA51500

Haberler / Kültür - Sanat

Tahrifin Tashihi Ne Kadar Mümkün? - Yusuf Turan Günaydın

14.07.2022

Tahrifin Tashihi Ne Kadar Mümkün?

Yusuf Turan Günaydın yorumluyor…

Tahrif, tashih edilebilir mi? Edilebilir desek bile her tahrifin bünyede bir yara izi bıraktığı da kolayca gözlenebilir.. Yine de zararın neresinden dönülürse kârdır elbette…

Prof. Dr. Hayri Kaplan’ın Tahrif ve Tashih: 13. Yüzyıl Anadolu Türk-İslâm Düşüncesi Üzerine İncelemeler (Ankara Kalem Neşriyat, 1. bs., Ankara 2021, II+669 s.) adlı eseri nihayet geniş okuyucu kitlesine ulaşacak şekilde kitaplaştı. Bu alanda daha önce bir Ahilik sempozyumuna ilgiyle dinlenen bir bildiri sunmuş, makaleler yazmış ve Ahi Evran Kitap Yazdı mı? (Adana 2011) adlı bir eser yayımlamıştı.

Tahrif ve Tashih’te -özetle- başta Ahi Evran olmak üzere, Sadreddin-i Konevî, Mecdüddin İshak, İbn-i Arabî, Mevlânâ ve Şems-i Tebrizî gibi zevat hakkında Prof. Dr. Mikâil Bayram’ın bugüne kadar ortaya attığı bütün iddia ve yorumları tek tek ele almış, eser ve makalelerinin dipnotlarına kadar elekten geçirerek yayınladığı her metnin kılcal damarlarına kadar inmiştir.

Mevlânâ Karşıtlığı Doğuran…

 Prof. Dr. Mikâil Bayram yıllardır Mevlânâ’ya ve Ahiliğe dair düşünceleriyle belli bir kamuoyu oluşturmuş bir akademisyendir. Onun bu alanlarda yazdığı makale ve kitaplarını okuyarak Mevlânâ’ya karşı olumsuz kanaatlere kapılan çok kimse olmuştur. Bazı tarihî tartışma noktalarını kurgulayarak oluşturduğu Mevlevîler-Ahiler / Mevlânâ-Ahi Evran çatışması eksenli düşünceleri sebebiyle Türkiye’de Mevlânâ karşıtlığının görece yaygınlaştığı su götürmez bir gerçektir.

Buna göre kaba hatlarıyla “Mevlânâ, bir Moğol yanlısı ve “casus”udur. Ahi Evran ile Mevlânâ iki can hasmıdır.” cümleleriyle ifade edebileceğimiz düşünceleri aracılığıyla Prof. Bayram bilhassa tasavvuf karşıtı çevrelerde tartışılmaz bir otorite konumuna yükseltilmiştir. Mevlânâ’dan önce o yüzyılın -başta hükümdarları/sultanları olmak üzereSelçuklu devlet adamlarının Moğol yanlısı olup olmadığına pek de kafa yorulmamış, sürekli, tavrı dönemin Selçuklu devlet adamlarıyla uyumlu gözüken Mevlânâ suçlanmıştır. Böylece Selçuklu hükümdarlarının Moğol kağanı tarafından belirlenir hâle geldiği ‘muhataralı’ bir çağda “Moğol yanlılığı” hatta casusluğu Mevlânâ ve çevresinin omuzlarına yükletilmiştir. Güneş gibi ortada parlayan bir simanın nasıl casusluk yapmış olabileceği sorusu bir yana, Selçuklu idarecileriyle her zaman iyi ilişkiler içinde bulunan Mevlânâ’ya yüklenen bu “suç”ların ondan önce devlet adamlarına ait olup olmadığı üzerinde detaylı bir biçimde düşünülmemiştir.

O karanlık dönemde devlet adamları Moğol baskısı altında ne yapabilirlerdi, neler yaptılar veya yapamadılar? Kanaatimce konunun anahtarı konumundaki bu soruya en ihatalı cevap Mükrimin Halil Yinanç’ın Selçuklular Devri adlı iki ciltlik eserindedir. Bu eser Anadolu’da Moğol hâkimiyetinin başlangıcından tavsayışına kadar Selçuklu ümerasının durumunu -tek tek hükümdarlara ayırdığı bölümler aracılığıyla âdeta birer fotoğraf gibi kaydeder ve tatlı bir anlatımla okuyucusuna sunar. Yani umumî Selçuklu tarihini tam olarak bilmeden Mevlânâ’yı da, Ahi Evran’ı da, Yunus Emre, Nasreddin Hoca ve Hacı Bektaş’ı da tam olarak yerine oturtamayız.

Çelişkiler

Bayram’ın eserlerini çıktıkça aldım ve okudum. Daha önceki baskısı var diye sonraki baskıları almazlık etmeyip edinmeyi âdet hâline getirdiğim için karşılaştırmalı okuma imkânım da oluyor. İlk fark ettiğim şey, bilhassa birkaç baskıya ulaşan eserlerinde Bayram’ın daha önce söylediklerini bizzat kendisinin nakzediyor oluşuydu. Elbette bir ilim adamı, yeni kaynaklara, belgelere ulaştıkça önceki görüş ve kanaatlerinde değişiklik ve tashihlere gidebilir. Fakat bunu, okuyucusuna açıklamalıdır ve bir tür kendini eleştirme/yenileme usulü takip etmelidir. Bayram’ın eserlerinde bu tür bir tavra pek de tanık olamıyoruz. Ayrıca eserlerini okurken ikna edici olmaktan uzak bulduğumuz fikirleri için hangi kaynaklara başvurduğuna baktığımızda bu kaynakların biraz zorlama kaynaklar olduğu kanaatine de ulaşabiliyoruz.

Prof. Bayram’ın bu tavrının en çarpıcı örneği, Fatma Bacı’nın kimliğiyle ilgili bazı ayrıntıların ilk eserlerinden, konuyla ilgili diğer eserlerine veya eski eserlerinin ‘yenilenmiş’ diğer baskılarına doğru farklılıklar içermesidir. Özellikle Mevlânâ’nın bir ‘Ahi Evran düşmanı’ olduğu yönünde yaydığı kanaat için verdiği dipnotlarda kullandığı ana kaynağı Mesnevî’deki debbağ hikâyeleridir ki, bunların Ahi Evran’la ilişkisi oldukça zorlama görünmektedir. Bu zorlamalığı ortadan kaldırmak içinse, ‘Mevlânâ Mesnevî’yi ilk önce bölüm bölüm (kürrâse) yazıyordu, o nüshalarda düşman bir figür olarak Ahi Evran’ın adı açıkça geçiyordu; Mesnevî’yi bir kitap hâline getiren oğlu Sultan Veled bunlardaki özel isimleri çıkartıp, metni ortaya söylenmiş bir metin hâline getirdi.’ şeklinde özetlenebilecek bir yaklaşımla ortaya koymuştur. Oysa bu ‘açıklayış’ tarzı ikna edici olmaktan uzaktır.

Çeşitli video konuşmalarında Arapça mesnevî kelimesinin “mişnâ”dan geldiğini iddia etmiş, “ikilik” (beyit) anlamındaki Arapça mesnevî kelimesinin eski edebiyatımızdaki anlamını görmezden gelmiştir. Mikail Bayram'ın iyi derecede Arapça biliyor olmasına rağmen bir ara internette dolaşan ve Süleymaniye Vakfı’nda verdiği konferansa ait bir videosunda özbeöz Arapça bir kelime olan Mesnevî'nin adını dahi, Hintçedeki (diğer bir videosunda ise İbranice!) "mişna" (altılı) kelimesiyle aynı kökten gelmekle itham ettiğini ve buna delil olarak da Mesnevî'nin altı cilt oluşunu ileri sürdüğünü kulaklarıyla duymuş biri olarak hep merak etmişimdir; Arapçayı iyi derecede bilen Bayram, nasıl olur da Mesnevî'nin Arapça "isnâ" (iki) kelimesinden geldiğini, 'ikili' manasına geldiğini ve terim olarak da iki dizeden oluşan beyitleri imlediğini bilmez?

Üstelik Mevlânâ, kitabının başında Mesnevî’nin Kur'ân'dan daha değerli olduğunu söylemiş… Yukarıda andığımız Nasreddin Hoca ve Ahi Evran adlı kitabında yazdığı gibi Mevlânâ Mesnevî'yi oturup bir kitap olarak telif etmemişse, Ahilere düşmanlık dolu hikâyelerle birer propaganda kitapçığı hâlinde yazmışsa ve oğlu Sultan Veled Mesnevî'yi bir kitap olarak düzenlemişse, Mevlânâ eserine nasıl bir mukaddime yazmış ve orada Mesnevî’nin vahiy ürünü olduğunu iddia etmiş olabilir ki? Elbette Mesnevî hakkında farklı görüşler olacaktır. Nitekim tasavvufa yaklaşımının Prof. Bayram’la yakınlık arz ettiğini düşünebileceğimiz bir çevrenin yayımladığı Fecre Doğru dergisi yazarlarından Osman Kayaer, bu bapta ondan farklı düşünmekte; aslında Mevlânâ’ya olumsuz yaklaşan bir çevreye mensup olduğunu ve bu sebeple yıllarca hiç okumadığı Mesnevî’yi okuyunca Kur’ân hakikatlerini açıklayan bir kitap olarak gördüğünü vurgulamaktadır.

 

 

İkna edici olmayan görüşlerinden bir diğeri ise XIII. yüzyılda yaşamış ve adı Nasreddin olan tüm ünlüleri (Nâsirüddîn-i Tûsî ve Nasreddin Hoca) Nasirüddin Ahi Evran olarak kabul etmesidir.

İşte bu şekilde bazı ayrıntılarından söz edebileceğimiz Mikâil Bayram’a ait görüşleri, öncelikle “bilimsel güvenilirlik: atıflar ve alıntılar” bakımından sıkı bir incelemeye alan Prof. Kaplan, başta Ahi Evran’la Nasreddin Hoca’nın aynı kişiler olduğuna dair görüşleri olmak üzere bu zatla ilgili diğer görüşlerinin yazma eser ve arşiv belgesi türünden kaynaklarının asıllarına ulaşmış ve -eserinin adına da yansıttığı üzere- “tahrif” boyutlarında hatalara denk gelmiştir.

Kaplan’ın eserinde Mikâil Bayram’a ait görüşler tek tek ele alınmış, kaynaklarına inilmiştir. Ele alınan görüşleri ana hatlarıyla şöyle sıralayabiliriz: Ahi Evran’ın hem Caca Bey tarafından öldürüldüğü, hem de bir savaş sırasında kim vurduya gittiği, Ahi Evran’ın kesin ölüm tarihi, Mevlânâ’nın Ahi Evran hakkında sarf ettiği iddia edilen hakaretamiz ifadeleri, Konevî’nin eserleri ve görüşleri, Mevlânâ’nın Konevî’yi küçümsemesi hatta tekfiri, Mesnevî’yi telif tarzı ve eserini vahiy ürünü addettiği, Şems-i Tebrizî’yle birlikte Hulûliyye mensubu oldukları, Şems’in 15 yaşındaki eşi Kimya Hatun’u öldürdüğü (!), Mevlânâ ve çevresinin en nefret edilen ahlâksızlıklarla dolu bir yaşantı sürdükleri ilh..

Prof. Bayram, bu görüşleri hangi kaynaklara dayandırıyor? Prof. Kaplan, çoğu ilk anda okuyucuda ikna edici bir izlenim uyandırmayan bu görüşler için verilen kaynakları tek tek görmüş ve asıllarıyla karşılaştırmıştır. Hatta yurt dışı kütüphanelerde bulunan bazı yazma eser nüshalarının bir kopyasını da -herhâlde pek de kolay olmayan bir çabayla- edinmiştir. İşte büyük bir sabır gerektiren bu işlem, Kaplan’ın eserinin adında yer alan “Tashih” işlemine yöneliktir.

Tahrif ve Tashih’in ilk ve en ayrıntılı bölümünde işte bu hususlarda birtakım ‘iddia’lar ortaya koyan Prof. Bayram’ın görüşleri eleştirilmiştir. Prof. Kaplan’ın eleştiri çabası sadece görüşlere/ iddialara değil, haklı olarak Prof. Bayram’ın sergilediği araştırma usulüne de yöneliktir. Gerçi Kaplan’ın ortaya koyduğu müdellel veriler karşısında bir “usul”den çok bir usulsüzlükten ancak söz edilebilecektir.

Eserin ikinci bölümü “Ahi Evran’a Ait Gösterilen Üç Ana Eser” başlığını taşıyor. el-Menâhicü’s-Seyfiyye, Metâliu’l Îmân, Tabsıratü’l-Mübtedî adlı üç eserin Ahi Evran’a ait olduğunu iddia eden Prof. Bayram’a karşılık Prof. Kaplan bu eserlerin neredeyse bütün yazma nüshalarını görerek müdakkikane bir tavırla ve olağanüstü bir çabayla karşılaştırma çalışmasına girişmiş ve Bayram’ın bu alandaki görüşlerini de mercek altına alıp eleştirmiş ve “bu eserlerin Ahi Evran’a ait olmadığı” sonucuna varmıştır.

Zamir: Tasavvuf Karşıtlığı

Prof. Bayram’ın video konuşmalarında da yansıtmaktan çekinmediği üzere asıl itibariyle “tasavvuf karşıtı” bir tavır içinde olduğu görülüyor. Mevlânâ’ya ve etrafındaki sufilere yönelttiği -eleştiri demeyelim artık- ağır suçlamaların zamirinin tasavvuf karşıtlığı olduğu anlaşılıyor. O, ‘en zayıf halka’ olarak gördüğü Mevlânâ üzerinden bu karşıtlığa hizmet etmekten başka bir şey yapmamış görünüyor. Prof. Kaplan’ın çabası ise Prof Bayram’ın bu alandaki çabasında rastlanan kimi zaman çelişkili, kimi zaman karalamaya varan ifade ve iddiaların izini sürmek yönündedir.

Prof. Kaplan’ın bu iz sürme çabasını sergilerken son derece ilmî soğukkanlılığa sahip ve nezaket dairesi içinde güzel bir üslup sergilemesi ise elbette takdire şayandır. Onun tespit ettiği çelişki ve hatalar için kullandığı olumsuz kavramlar ise tamamen ilmî sınırlar içinde kalıyor.

Velev ki Prof. Bayram’ın söyledikleri doğru olsun… artık sel gitmiş kum kalmıştır: XIII. Yüzyıldan günümüze ulaşan Mevlânâ, Şems-i Tebrizî ve Ahi Evran portreleri toplumumuz için yüzyıllardır olumlu birer işleve sahip portrelerdendir. Sosyolojik olarak bu böyledir. Hatta bilhassa Mevlânâ portresi bütün dünya tarafından tanınıyor ve seviliyor. Prof. Bayram’ın konuyla ilgili eserleri -bazı çevreler ‘ezber bozucu’ bulsa da- Prof. Kaplan’ın eleştirilerinden sonra daha net bir şekilde görüleceği üzere, yıkıcı ve yeni ezberler türetici hususlarla mâlâmâl görünüyor. Maalesef Prof. Bayram’ın yaptığı şey zayıf ilintilerle büyük iddialar ortaya atmaktan ibarettir.

Kısacası Prof. Kaplan’ın ‘tahrifi tashih’ etmeye yönelik eseri, Destursuz Bağdan Üzüm Yiyenler (Kömen Yayınları, Konya 2000) adlı bir kitabı da bulunan Prof. Bayram’ın -kendi adlandırmasıyla- yıllardır destursuz bağlarda üzüm yemiş olduğunu delilleriyle ortaya koyan bir çalışmadır.

 

Not: Bu Makale Aynı Zamanda ASBÜ Kitap & Kütüphane'de yayımlanmıştır. Katkılarından Dolayı Yazarımız Osman Kayaer'e teşekkür ederiz.
 
Yayına Hazırlayan: Ömer Budak - Hertaraf Haber -Kültür Sanat Servisi

Yorum Ekle
Yorumlar
Henüz Yorum Eklenmemiş