metrika yandex

Haberler / Yazı Dizisi

SURİYE OLAYLARININ TASAVVURLARDA OLUŞTURDUĞU TAHRİBAT- (2)- Adnan GÜRBÜZ

09.01.2020

2.Bölüm

Arkadaşımız  Eğitimci Adnan Gürbüz’ün hazırladığı  Suriye olaylarını analiz eden“SURİYE  OLAYLARININ TASAVVURLARDA OLUŞTURDUĞU TAHRİBAT”  konulu yazı dizisinin 2. bölümü  ile sizleri baş başa bırakıyoruz..

Suriye Olaylarına Giriş

"Arap Baharı" olarak adlandırılan Tunus’ta başlayıp ardından Libya, Mısır, Bahreyn derken, iki Suriyeli Müslüman kadın doktorun “Diktatörlerin gidiyor oluşu ve darısının kendi ülkelerinde olmasını” temenni ettikleri telefon konuşmaları, dinlemeye takılır. Evlerinden alınarak saçları kazıtılıp günlerce işkence edilir. Ancak güçlü bir aşiretin devreye girmesiyle zindandan çıkartılıp bir köşeye atıldığı gün yani 15 Mart 2011'de Dera kentinde bir grup öğrencinin okul duvarına, Beşşar Esat'a (حافظ بشارالأسد ) [1] hitaben, "Ey Doktor şimdi sıra sende" yazmasıyla, Suriye'deki halk ayaklanmasının fitili ateşlendi. Bu çocuklardan birkaçı öldürülünce ertesi gün cenazeye katılanlardan on-on beş kişi, sonraki günler onların cenaze törenlerinde daha fazla kişi öldürüldü ve her cenaze töreni toplu gösteriye dönüştü. Sonrasında rejim, silahsız ve tamamı sivil olan savunmasız göstericilerden yüzlercesini öldürdü. Rejim karşıtı gösterilere katılan binlerce erkek, kadın ve çocuk rejimin kolluk kuvvetleri tarafından alıkonularak bilinmeyen yerlere götürüldü. İlerleyen dönemlerde, alıkonulan bu kişilerin işkence merkezlerine götürülerek sistematik tecavüzlere ve ağır insan hakları ihlallerine maruz bırakıldığı ortaya çıkacaktı. İşsizlik, yolsuzluk, azınlık Nusayrilerin tahakkümü, Müslümanlara en ağır baskı ve şiddetten şikâyetçi siviller, gösterileri ülke geneline taşımış, yarım asırdır ülkeyi tek parti ile yöneten Baas, reform taleplerine kulak tıkayarak gidişatın iç savaşa evrilmesine yol açmıştı. Rejimin silah ve güç kullanarak şiddetle bastırmaya çalıştığı gösterilerde binlerce sivilin ölmesi, barışçıl olarak reform talebinde bulunan göstericileri, 5 ay sonra Ağustos ortalarında kendilerini savunmak amacıyla silahlı bir yöntem izlemeye sevk etti. Sonraki süreçte ise bu savunma yerini silahlı bir devrim hareketine bırakacaktı. Suriye’yi yakından bilenlerin ülke ile ilgili akla gelen en belirgin söyledikleri şey, üç kişinin bir araya gelip bir şeyler konuştuğunda ertesi gün kendilerini nezarethanede/işkencede görmeleridir. Muhaberatın sorgusundan geçmeyen kalmamıştır nerdeyse. Bu savaş öncesinin durumu. Bir de mücadele başlayınca neler olduğu aşağıda:

Birleşmiş Milletler yetkililerinin, kimyasal silah kullanma, halkı açlığa sürükleme, tehcir etme, ablukaya alma, keyfi tutuklama ve işkence etme gibi savaş suçlarının işlendiğine dikkati çektiği iç savaşta Mart 2018 itibariyle Suriye İnsan Hakları Gözlemevi'ne göre 7 yılda 511 bin insan öldü. Gözlemevi bunun yüzde 85'inin Esat rejimi ve müttefikleri tarafından öldürülen siviller olduğunu duyurdu. (Sahadan gelen rakamlar Aralık 2019 itibariyle milyonu bulduğu şeklinde.) 2 milyonu geçkin yaralı. Bunun 1,5 milyonu kalıcı engellerle yaşamaya mahkûm oldu. Bunlara uzuvlarını kaybeden 86 bin kişi de dâhil. Suriye'de hâlihazırda 13 milyon 100 bin sivil yardıma muhtaç hale geldi. En az 6,1 milyon Suriyeli ülke içinde evlerinden oldu, 5,6 milyon kişi de ülke dışına kaçarak zorla yerinden edildi. BM Mülteciler Yüksek Komiserliğine göre, bu kişilerin 3 milyon 696 binine Türkiye tek başına ev sahipliği yapıyor. (Türk yardım kuruluşlarına göre bu sayı kaydı yapılamayanlar ve doğumlarla 4 milyonun üstünde. Aralık 2019) Suriye içinde neredeyse 3,5 milyon kişi kuşatma altında ya da ulaşılması zor yerlerde yaşıyor. Yardım örgütlerinin ihtiyaç sahiplerine ulaşması engellenerek sorun daha da kötüleşiyor. Ülkenin büyük çoğunluğunda binaların yüzde 70 ila 90’ının yıkıldığı tespit edildi. Rejim en az (yani tespit edilen) 216 kez kimyasal silah kullandı. Yerleşim yerlerinin üzerine beyaz fosfor ve varil bombaları bırakması defalarca görüntülendi. En az 14 bin kişi işkenceyle öldürüldü. Resmi rakamlara göre 128 bin kişi zindanlarda. (Bölgeden gelen haberler bu sayının 500 bin civarında olduğunu söylüyor) [2]

Savaş Ahlakı / Ahlaklı Savaş - Manipülasyon

Sadece muhaliflerin gözünden olmasın diye tarafsız gözlemcilerin verdiği sayılar ifade edilmesine rağmen tüm bu bilgiler taraflı olarak lanse edilip ajitasyon aracı olarak kullanıldığı iddia edilebilir Esat severler tarafından. Suriye rejimi bu konuya nasıl bakıyor? İran’ın ve medyasının zaviyesinden duruma böyle mi bakılıyor? Elbette onlara göre Suriye rejimine karşı savaşanlar terörist. Yalnız Ypg/Pkk da Suriye topraklarından kendine kattı ama onlar terörist değil. Hatta bazı yerleri kendi elleriyle verdiler Ypg’ye. İran medyasında muhaliflerin hunharca katlettiği asker/sivil görüntüleri dolaşıyor. Bu görüntüler manipülasyon maksatlı olabileceği gibi bir kısmı gerçek de olabilir. Rus-Çeçen savaşında Rus askerlerinin öldürülme görüntüleri, ölü ele geçirilenlerin üzerine şarjör boşaltmalar, kesici aletlerle uzuv kesme görüntüleri de paylaşılmıştı.

Kesinlikle savunulamayacak bu davranışlara dışardan bizim gibi tuzu kuru, başlarına bunun yüzde biri bile gelmemiş kişiler için kabul edilemeyecek gelir. Ancak bir de içerden baktığınızda; yaşadıkları yerler gasp edilmiş/yakılmış/yıkılmış, yakınları, silah arkadaşları gözlerinin önünde hunharca katledilmiş, anaları, kız kardeşleri, eşlerine tecavüz edilmiş kişiler gözüyle bakılırsa durum farklı görülebilir. Ayrıca askerliğini doğuda yapmış yakınlarınız/arkadaşlarınız varsa onlardan da duyabilirsiniz ölü veya diri yakaladıkları teröristlere yaptıkları benzer şeyleri. Olayın etkisinde kalıp anlık takınılan psikolojik durumlar. Belirttiğim gibi savunulamaz görüntüler. Aslında görüntülerin büyük çoğunluğu IŞİD’in yaptıkları ama bunu tüm muhaliflere hasretmekten de çekinmiyorlar. İşlerine böylesi geliyor, onlara göre zaten bir sünni ile selefi arasında fark yok. Kaldı ki Esat’ın adamlarının/şebbihaların yaptıkları yanında devede kulak bile değil.

Esat İle Anlaşmak Ne Anlama Geliyor, Kimler İstiyor

Peki gelinen son noktada rejimle anlaşmak mı gerekiyor? Bu söylem neyin nesi? Tabi Erdoğan’ı bu duruma iten biraz da genel bir yaygara olan “Artık Esat ile anlaşmak bir zorunluluk” zırvası. Zaten onun adına Rusya ve İran ile görüşülüyor. İşin garibi bu görüşme/anlaşma talebini dün üzerine füze yağdırdığı ABD de istiyor hatta zorluyor. Evet Türkiye’nin Suriye’de zor bir denklemin içinde olduğu açık. ABD’si ile Rusya’sı ile emperyal güçlerin düşmanca tutumları karşısında hareket alanı bulmak kolay değil ama yine de mecbur kalıp ortaya çıkan durumu kabul etmek ile dolaylı biçimde de olsa katil, işkenceci bir rejimin varlığını kabullenmek farklı şeyler.

Ülkedeki Suriyeli mültecilerden rahatsızlık duydukları, onların gitmeleri için de rejimle anlaşılmasını isteyen avamla ilgili olan kısma çok girmek istemiyorum ama bir örnekle geçiştireyim. 2016 başlarında Ankara Kızılay çevresinde birkaç defa üst üste bombalar patladı. Dört beş ay boyunca kimseler gitmez oldu. Kalabalığı ile meşhur Kızılay’da in cin top oynuyordu o günlerde. Bu durumu çabuk unutup her gün başlarına bomba yağan milyonlarca ölü ve yaralı bırakan Suriyelileri korkaklık ile suçlamaları oldukça komikti. Onları geçtik eli kalem tutan, ağzı laf yapanlara gelince bunların çoğunun süreç içinde tavır değişikliğine gitmesinin ardında iki belirleyici etken oldu gibi. Suriye muhalefetinin İslami kimliğinin netleşmesi ve Erdoğan düşmanlığı. Suriye'de olayların başladığı 2011 yılında 'vicdan ve insan hakları' ekseninde kurulan söylemler, zaman geçtikçe daha farklı dinamiklere doğru evrildi. Bugün Esat ile anlaşılmasını savunan tartışma programlarının vazgeçilmez gladyatörlerinin, o günlerdeki sosyal medya paylaşımlarına bakmak yeterli.  Eğer bu süreçte Erdoğan, rejimden yana tavır almış olsaydı bunların hepsi şimdi Türkiye'yi katil bir rejimle işbirliği yapmakla suçlayacaklardı. Türkiye’nin tavrını bugün eleştiriyor birçok kesim. Bunların bir kısmı başından beri yapıyor. Suriye halkına Esat/Baas rejiminden başkasını layık görmeyen hatta 50 yıldır mecbur ve mahkûm edildiği Baas cuntasına en az bir 50 yıl daha şartsız koşulsuz mecbur ve mahkûm edilmesini dayatan Rus yanlısı ulusalcılar, Esat Alevi-Nusayri olduğu için destekleyen bazı Aleviler, Ak Parti karşıtlığından mülhem Saadetçiler, lâ diniler, bir de aralarının bozulmasıyla Fetö’yü (Daha önce bozulmuştu, bu meselede 2013 sonrası) sayabiliriz bunlara. Bir de şartların değişmesiyle fikirlerini değiştirenler var. İşler istenildiği gibi gitmeyince satanlar. Suriye halkının iradesini hesaba katılmaya değer bulmayan, vekâlet savaşının bir parçası derecesinde önemsiz ve değersiz bir unsur mesabesinde gören Amerika, Avrupa ve Körfez ülkelerinin küresel planlarının basit bir piyonu olarak görenler. Onların yaptıkları üst düzey siyasal analiz, jeo-politik strateji(!) ne de olsa. Asıl üzücü olan bazı İslami çevrelerin de bu yaygaraya kapılmaları. Sebepleri farklı olmakla beraber üçe ayırabiliriz:

1- Bir kısmı (İransever düşünceden) zaten olayların başından beri bu düşüncede olduğundan onlara gün doğdu. Kendilerince komplo teorileri üretip ‘Fransa’nın (O günlerde ABD gündemde yoktu) Suriye’yi ele geçirme planının bir parçası imiş de bunu anlamayanlar muhalifleri destekleyip Esat’a karşı olmakla saflık yapıyorlarmış, emperyalistlerin ekmeğine yağ sürüyorlarmış’ vb. söylemlerle Baas’ın yarım asırdır savaştan önce de sonra da yaptıklarını görmezden gelmemizi bekliyorlardı o zamanki tartışmalarımızda. Maalesef kitaplarını severek okuduğumuz, düşüncelerinden istifade ettiğimiz düşünürler de bu koraya katılacaklardı. Hem de sağlarında sollarında Rusçu, solcu, Ak parti muhalifliğini en büyük ibadet/devrimcilik zanneden kişilerle birlikte fotoğraf vermekten çekinmeyerek. Bazıları programlarında içeriği Kudüs olan sloganları atarken, İran’ın Kudüs Ordusu’nun, Irak ve Suriye’de oluk oluk kan döktüklerinden bahsetmeyeceklerdi. Amerika ve İsrail’in nasıl büyük ve tehlikeli şeytanlar olduğundan başlayacak nutuklar ve İran’ın Rusya ve Esat’la beraber emperyalizme karşı nasıl bir direniş cephesi örgütlediğine dair klişe propagandalarla sürecekti. Bir zamanlar bizim de katıldığımız, katılmaktan büyük onur duyduğumuz ‘Kudüs Günü’ etkinliklerinde Halep’te, Şam’da, Hama’da, Dera’da döktükleri kanları, aldıkları canları, harabeye çevirdikleri şehirleri konuşacak değiller elbette. ‘Aşura’ günlerinde Bağdat’ı, Basra’yı, Musul’u bir baştan diğerine Irak’ı yıkıp yağmalarken detay vermezler. IŞİD ile mücadele ettiklerini söylerlerken Haşdi Şabi teröristlerinin yaptığı işkence ve katliamlarından bahsetmezler tabi ki. 1300 yıl önceki Kerbela’yı hala ballandıra ballandıra anarlerken, çağın Yezid’i olan Esat’ı nerdeyse Hz. Hüseyin mertebesine getirmekten imtina etmezler. Uzun menzilli füzelerle, özel eğitimli ordularıyla emperyalist Amerika’ya, Siyonist İsrail’e nasıl korku salındığına dair sahte kahramanlık hikâyeleri dolaşımdadır nedense. Ama İsrail’in Müslümanların iktidara gelmesindense Esat’ın kalmasını defalarca dillendirdiğinden de hiç bahsetmezler.

2- Bir kısmı şartların zorlamasıyla bu düşünceye kapıldılar. Daha çok Erdoğan’a endeksli görüşleri. O nereye evrilirse peşindekiler de oraya. Dün iyi olan bugün kötü. Dün kötü olan bugün iyi. Bugün iyi olan yarın kötü olabilir, kötü olan iyi olabilir. Ve bunun hiçbir sakıncası yok onlara göre. Gerçekten yaşadığımız süreç inanılmaz! Suriye olayları ne kadar çok şeyi değiştirdi, ne kadar çok şeye ışık tuttu. Bir nevi“İnandıkları gibi yaşamayanlar, yaşadıkları gibi inanmaya başlarlar.” durumu. Bu konuyu açalım. Bu durum da aslında yukarıda anlattığım Türkiye Muhafazakârlığı/İslamcılığı serüveninin bir serencamı sanki. Yeniden bir geçmişe dönelim:  Ramazan hilâli, Dar’ül harp, Cuma namazı, parti, oy verme meseleleri vb. konularda dünkü bakış açımızla bugünkü bakışımız bir değil herhalde! Büyük çoğunluğumuz o günler için ‘Ne çocuksu şeylerle uğraşmışız’ diyoruz. Onlara hiç girmiyorum.

Türkiye Hizbullahı’na 90’ların başında PKK zulmüne karşı ‘Devletin yapamadığını bunlar yapıyor, helal olsun!’ modunda yaklaşıldı. Biraz büyüyüp kontrgerillanın ele geçirmesinin ardından, sadece örgütle değil bölgedeki diğer İslami yapılarla da mücadeleye girip de satır ve mezar evlerle anıldıklarında ‘Hizbulkontra’, 2000’lerin ortasından sonra ise ‘Peygamber Sevdalıları Platformuyla’ Kürt insanına yüzbinlerin katıldığı kutlu doğum programları yapan, Hüda Par ile parti kurup legalleşmeye çalışan, mümkün olduğunca illegal işlerden uzak duran, terör örgütünün kışkırtmalarına rağmen silaha sarılmayan oldukça mülayim bir yapı, HDP’nin % 10 barajını aşmasıyla beraber de Ak parti ile ortak hareket eden bir müttefik, hele Kobani olayları sırasında Yasin Börü simgesiyle beraber tam bir dost hareket olarak yaklaşıldı.

Lübnan Hizbullahı’na 80-90’lardaki yaklaşımımıza bakıldığında, İsrail işgaline karşı Muhammed Hüseyin Fadlallah önderliğinde Güney Lübnan'da tamamen yerli bir direniş hareketi çatısı olarak doğmuş, İsrail ile verdiği mücadeleden ötürü de övgüyle anılmıştı. Ömer Çelik, Yeni Şafak’taki köşe yazısında İsrail’e atılan ve onları gerileten füzeleri kastederek: “Çocuğum olursa adını Katyuşa koyacağım” diyebilecek kadar övdüğü, herkesin sevdiği bir hareket olmuştu. O yüzden 2000’lerin başında ağızdan her “Hizbullah” kelimesi çıktığında artık mutlaka belirtilmeye başlanmıştı: ”Bizim Güneydoğu’daki değil ha karıştırmayın Lübnan’daki İsraillerle aslanlar gibi mücadele eden, onlara geri adım attıran tek yapı olan Hizbullah!” diye. Tahran rejimi Fadlullah'ı etkisizleştirerek hem itikadî itaat hem de finansal olarak hareketi kendine bağımlı kıldı. Nasrallah hareketi kukla yaparken "Hamaney İmamımız, Kumandanımız, Efendimiz" demekten çekinmeyecekti. Bu çok da önemli değildi İsrail ile mücadele ettiği sürece. Ancak 2014’lere geldiğimizde çökmek üzere olan, eşinin kaçtığı, kendisinin de ülkeyi terk etme noktasına gelen Beşşar Esat’a can simidi olup, savaşın seyrini değiştirerek, şebbihalarla birlikte binlerce kişinin ölmesine sebep olduktan sonra tüm meşruiyetini yitirdi camianın büyük çoğunluğunun gözünde. Dengeler öyle bir değişti ki, artık Hizbullah dendiğinde dün ‘Türkiye’dekiyle karıştırmayın bu iyi olan’ denilen, bugün ‘Lübnan’daki katillerle karıştırmayın bu iyi olan, Pkk’ya karşı müttefikimiz olan’ noktasına geldi.

İran’a bakış meselesine gelince; 1979’daki İslam devrimi büyük bir heyecanla karşılandı. Yaklaşık 300 yıldır gerileyen İslam dünyasının ilk defa ilerleme hareketiydi bu devrim. Mezhepçi yaklaşımdan uzak durarak, Şii olması önemsenmeden hatta Şii yayılmacılığı görüldüğü halde umursanmadan sempati beslendi. Tecrübelerinden istifade edilmek istendi. İşi çok daha ileri boyutlara götürenler oldu yukarıda değinmiştik.

İlk sınavlardan birini Hama olaylarında verecekti İran. 1982 yılında Suriye Müslüman Kardeşler hareketi İslami bir kıyama kalkmıştı zalim Baas yönetimine karşı. O zaman baba Esat (Hafız Esat) vardı iktidarda. Önemli bir mesafe de kat etmişler, Hama kenti tamamen kontrollerine geçmiş, bazı şehirlerde de varlıklarını hissettirmişlerdi. Ancak rejim çok sürmeden tüm gücüyle saldırarak onları Hama’ya sıkıştırmıştı. İşte o sırada bir heyet İslam Cumhuriyeti’ne gider ve tıpkı onlar gibi kendileri de Suriye’de bir İslam devrimi yapmak istediklerini ve yardımcı olmalarını ister. Ancak aldıkları cevap olumsuzdur. Keşke olumsuz olmakla kalsa Irak’ta savaştıkları Baas’ı, Suriye’de desteklediklerini belirtirler. Ve büyük çoğunluğu Hama’da olmak üzere 50 bin (80 bine kadar çıktığı bilgileri de var) Müslümanın katledilmesine seyirci kalırlar. Öyle ki şehir haritadan silinme noktasına gelmişti. (O zamanlar şehrin harabeye çevrilmesi böyle ifade edilmişti kaynaklarda. Suriye’nin son hali nasıl ifade edilir acaba?)  O günlerde “Zaten Irak ile yoğun bir savaşın içindeler, yardımcı olamazlardı” diyerek aklamıştık İran’ı.

1989’da Sudan’da İslam devrimi olduğunda yeni yönetim, hem tecrübe hem de maddi manevi yardım anlamında destek ister daha çok imkânı olan İran’dan. Büyük bir kargo uçağı iner Hartum havaalanına. Açıp bakarlar uçağın tamamı kitap dolu. Tahmin edebileceğiniz gibi Şia kitapları. “Biz sizden yardım istedik. Siz kitap göndermişsiniz, hem de Şia kitapları” diye sitem ettiklerinde karşıdan “Ee önce bu kitapları okuyacaksınız, sonra yardımlar gelecek” şeklinde cevap almışlardı. Sudanlılar da uçağı olduğu gibi geri göndermişti. Bundan sonra da İslamî Sudan ile hiç ilgilenmedi İran.  

Rus-Çeçen savaşında Çeçenler’in tüm yardım çağrılarını karşılıksız bıraktığı gibi ele geçirdiği savaşçıları da Ruslar’a teslim etmişti İran. O zaman bizler “Zaten Amerika yükleniyor, Rusya’nın desteğini almazsa ABD onları boğar.” diyerek Müslüman kardeşlerimizi satmasına bahane bulmuştuk onların yerine uzun yıllar kendimizi kandırarak. Meğerse İranlılar başka telden çalıyormuş. Selefileri teslim etmesin de ne yapsınmış… Bahane olarak da “Zaten onlar bizi tekfir ediyorlar!” Sonradan öğreniyoruz.

Birinci körfez savaşında Irak’tan ziyade ABD’nin asıl gözdağını İran’a verdiğinden dem vurmuştuk o günlerde. İkinci savaşın sonunda Saddam gidince Irak’ın aslında büyük çoğunluğunun Şii olduğu, dolayısıyla yönetimin de Şiilerde olması gerektiği dillendiriliyordu. Irak’ın İran destekli yeni Şii yönetiminin ABD ile bir olup Müslümanlara yaptıkları zulümleri de yine o günlerde değil yıllar sonra görecektik. Ve sonunda o işkence görenlerin IŞİD’in büyüyüp gelişmesindeki rolünü görünce İran’ın günahını da hala göremeyecektik.

Son olarak da Suriye savaşında bitmek üzere olan Baas’ı önce başta Hizbullah milisleri olmak üzere farklı yerlerden getirdiği Şii milislerle yeniden canlandıran sonra da Rusya ile birlikte kendisi da dalarak akan kanın sorumlusu olduğunda bu sefer maskesi düşmüştü İran’ın. Artık Türkiye Müslümanlarının kahir ekseriyeti bu kez gerçek düşüncesini gördü. Başta belirttiğimiz birinci grup savunmaya devam edecekti. Onlardan bazıları Esat’ı sevmeseler de İran’ın aşkına rejimi savunacaktı. Bir de yıllardır sözde İran’ın baş düşmanı gibi görünen, her fırsatta ‘Yobazlar İran’a’ diyen lâ diniler/Avrasyacılar da hem İrancı hem de Esatçı olmuşlardı.

3- Bir kısmı da son dönemde Erdoğan’a muhalefet olsun diye böyle bir yönelime giriyor. (Ki yanlışları olduğunda mutlaka muhalefet edilmesi de gerekiyor bu ayrı bir konu..) [3] Erdoğan, ciddi stratejik hatalar yapmış olabilir. Amerika başta güvendirmiş sonra satışa getirmiş olabilir, Fransa, İngiltere kandırmış olabilir. Suriyelilerin bir bölgede tutulmayarak tüm yurda yayılmalarına kontrolsüz izin verilmesi daha çok eleştirilebilir. Tüm bunlara rağmen Türkiye’nin dolayısıyla Erdoğan’ın (Davutoğlu’nun mu demeliydim) vicdanıyla hareket ederek doğruyu yaptığını düşünüyorum. Davutoğlu'nun Dışişleri Bakanlığı zamanında önceki iyi ilişkileri baz alarak ve iyi niyetin bir göstergesi olarak defalarca Suriye'ye gidip gelmiş, işin iç savaşa dönüşmeden reformlara gitmesini istemiş veya zorlamış ancak Esat tüm bunları elinin tersiyle itmişti. (demek ki Rusya, İran ve Hizbullah’â güveniyormuş/arkası kalınmış!) Tüm bunlara rağmen hükümeti kendi isteğini değil de ABD’nin isteklerini yerine getirmekle suçlamak insafsızlık olur. Hatta hatayı başta değil şimdi yaptığını düşünüyorum olayı sadece Ypg/Pkk meselesine indirgeyerek. Başından beri akan bunca kanın, bunca zulmün baş müsebbibi rejimin olduğu yok sayılıp, sınır güvenliğine takılarak ancak iç siyasete bir rahatlama getirilebilir. Daha Soçi görüşmelerinin yapıldığı gün Esat, İdlip bölgesine gidip şu açıklamaları yapıyordu: “Cumhurbaşkanı Esad, Suriye’nin 9 sene esnasında maruz kaldıklarını bir tarafın senaryosunu yazıp, yönetip, uyguladığı tiyatro fasıllarından birine benzediğini.. lakin her fasılda ayrı bir kahraman veya ayrı bir oyuncunun bulunduğunu.. Hâlihazırdaki aşamanın kahramanının, Amerikalının elinde edat olmaktan başka bir şey olmayan Erdoğan’ın olduğunu vurguladı. Erdoğan’ın buğday, petrol ve fabrika hırsızı olduğuna dikkat çekti.  Esad, bugün önemli olanın işgalciyi (Türkiye) kovmak olduğuna dikkat çekti.” (SANA HABER AJANSI)

Esat’la masaya otursaydınız böyle olmazdı” diyorlar. “Esat’la barışsanız bunlar başımıza gelmezdi” diyorlar. Suudi Arabistan ve Mısır’ın başını çektiği Arap Birliği, Barış Pınarı Harekâtı dolayısıyla Türkiye’ye karşı bir kınama kararı çıkarıyor, “Şam’la uzlaşmazsanız daha kötü şeyler olacak” diyorlar. Zannedersiniz ki Suriye’yi yönetebilmekten aciz bir cinayet şebekesinin eli kanlı şefi Beşşar Esat, Orta Doğu ve küresel ilişkileri tanzim eden karizmatik bir lider. Suriye’nin geldiği bu korkunç tabloyu ısrarla ve inatla Erdoğan’ın Neo-Osmanlıcı emellerine hamletmek ağır bir akıl hastalığı değilse eğer ya ideolojik bir düşmanlığın ya da bir başka devlet namına yürütülen nüfuz casusluğunun tezahürü olmalıdır. Bakın Kur’an, deyim yerindeyse, peygamberler üzerinden Tevhidî mücadelenin resmi tarihini anlatan bir kitap. Ama bu tarihte sadece yalın zaferler yok, sadece mucizeler yok. Kayıplar, hatalar ve zaaflar da var. Neden? Çünkü bu bizim tarihimiz. Kur’an gerçeklikten asla kopmuyor. Suriye olaylarında da gerek Türkiye gerekse de içerdeki muhalifler birçok hata yapmış olabilir. Güvendikleri dağlara karlar yağmış olabilir, hiç ummadıkları yerlerden darbe yemiş olabilirler. Atılan adımların gelinen noktada göreceli başarısızlığı bizi başka yanlışlara sevk etmemeli. Samimi bir şekilde mücadele etmeleri bile değerlidir diye düşünüyorum. Çünkü Allah zaferden değil seferden sorumlu tutuyor. Ve bazı hatalara rağmen Erdoğan, milyonlardan aldığı dualarla öbür tarafta yırtabilir belki de, bu söylemle mazlumların ahını alanlar ne yapacak!

Devam Edecek..

1 Arapça حافظ بشارالأسد  adının tam olarak okunuşu Hafız Beşşar el Esed olup, kesinlikle "Esad" okunamaz. Evet, Arapçada "e" sesi yoktur, fakat tam olarak "a" sesi de yoktur. Arapça hareke sisteminde "düz geniş ünlü" (a,e) için "üstün" kullanılır ve bu hareke Türkçeye (Osmanlıcaya) ince sıradan harfler [س ك] var ise "e" olarak, kalın sıradan harfler [ص ط ق] var ise "a" olarak çevrilir. Kaldı ki Esad أسعد şeklinde yazılır ve ‘çok mutlu’ anlamına gelir. Esed ise ‘aslan’ demektir. İngilizce vikideki "Baššār al-ʾAsad" ile Almanca vikideki "Baššār āfi al-Asad" yazımını da dikkate aldığımızda muhtemelen bu isim, doğrudan Arapça değil de batılı kaynaklardan alındığı için Türkiye’de de Esad şeklinde telaffuz edilmiştir. Bir çok ismin başına gelen yani. Suriye devlet televizyonu dahil tüm Arap kanallarında Hafız Beşşar el Esed şeklinde telaffuz ediliyor. Savaştan önce gelen Suriyelilerin bu şekilde telaffuz ettiğine bizzat şahidim. Savaştan sonra gelenlerin de telaffuzu ile iyice netleşti. Ama ben yine de bu yazıda birilerini ürkütmemek ve Türkçe telaffuzu kolay olanı tercih ederek Esat şeklinde kullanacağım. (Özel isimlerde bunun olamayacağını bile bile)

[2] 9 yılı geride kalan savaşın dönüm noktalarının kronolojisine AA, euronews, BBC vb. kaynaklardan ulaşılabilir.

https://www.aa.com.tr/tr/dunya/suriye-ic-savasi-9-yilina-girdi,

https://tr.euronews.com/2018/03/12/-suriye-de-2011-den-bu-yana-

[3]Ak Parti iktidarıyla birçok konu, sorun tartışılıp çözülmüştü veya önemli adımlar atılmıştı yıllar önce. Hukuk, insan hakları, işkence, ayrımcılık, güvenlik/özgürlük vb. meselelerde başa dönülmekle kalmadı normal bir durum gibi karşılanıyor şimdilerde. Bu konularda daha çok ilerleyeceğimize geri gidiş sorgulanmıyor. Peki ne değişti? Bunda 15 Temmuz’un çok büyük etkisi var. Maalesef o gün  Fetö püskürtülse de darbe yukarıda saydığımız kazanımların gitmesi- gitmekle kalmayıp şimdi hepsinin bizim üzerimize bulaşması- anlamında başarılı olmuş ve Müslümanların geleceği ipotek altına alınmıştır. Buna başka bir yazımda değineceğim.

Yazı Dizisinin 1. Bölümü İçin Aşağıdaki Link'i Tıklayınız:

http://www.hertaraf.com/haber-suriye-olaylarinin-tasavvurlarda-olusturdugu-tahribat--adnan-gurbuz-3603

Yorum Ekle
Yorumlar (5)
M.Şakacı

11.01.2020

Genel olarak güzel bir değerlendirme olmuş hocam... Bazı arkadaşlar zamanında esed ile kardeştiler deyip meseleyi dar alana çekmişler. Bu aslında normal insani bir durum oysa. Kendi hayatımızda bile bir zamanlar dost olduğumuz ancak farklı nedenlerden dolayı dostluğumuzu sonlandirdigimiz kişiler vardır. Buradan vurmaya çalışan arkadaşlar bana göre meseleye çok dar bakıyorlar.
y karakan

10.01.2020

adnan bey ben 60 yaşındayım lise yıllarım dan beri bu olayayların içindeyim anlattığınız herşey yanlış eksik bilgiler.suriyede olaylar başlamadan 6ay önce esad kardeşinizdi kocatepede birlikte namazkılıyodunuz ozaman katil deyilmiydi. ortadoğuda başlayan olayların nedeni islam rejim falandeğildi bir bob projesidir. tunusda,cezairde.sudanda ,libyada,mısırda, islami devled kurulduda bizimmi haberimiz yok,türkiyede dahil bütün arab ülkelerinde abd üsleri vardır. onları söküp atmadan esadı devirsenizde isdediğiniz düzeni kuramassınız. öncelik israil ve abd ile mücadeledir ,1400 yıldır öyle yada böyle sünni islamı,yürürlükte, birazda şii islamı olsun neçıkar, düşman olmanızı yada rakipolmanız gerekmez, eğer filisdinde,bosnada,çeçenisdanda,lübnanda, suriyede, iic yardımı olmasaydı dahafarklı şeyler olurdu banainanmıyorsan HENİYEYE, ALİYAYA,ŞAMİLBASEYEVE, MURSİYE, SOR , SOSYAL medya haberleri ile yazıyazma
mevlüt

09.01.2020

güzel değerlendirmişsiniz Adnan HOCAM
Mehmet sucu

09.01.2020

Teşekkürler hocam
Sıddık Baysal

09.01.2020

Hayatın meşgaleleri, yaşam koşullarının ağırlığı ve sorumluluklarının bizi başka bir uğraşa imkan tanımayan şekilde kuşatma da olup bitenleri duyarsız kalmamalıyız, kalmayacağız diyor Adnan Bey. Bir birey olarak bizi biz yapan değerlere uzaklaştırma bir ölçüde biz de Suriye olaylarının kaybedeni olacağız, anlamında oldukça değerli tespitlerde bulunuyor. Düşüncelerimizin sesi olduğu için teşekkür ediyor, yazılarının devamını bekliyoruz.