metrika yandex

Haberler / Kültür - Sanat

Sözlü ve Yazılı Kültür - Sözün Teknolojileşmesi /Walter J Ong

15.02.2021

Kitap İncelemesi:

\r\n\r\n

Sözlü ve Yazılı Kültür - Sözün Teknolojileşmesi - , Walter J. Ong,  2012, İstanbul, Metis Yayıncılık.

\r\n\r\n

Sunuş

\r\n\r\n

Yazar bu bölümde niçin kitabı yazdığını dile getirir. “Bu kitabın konusu, sözlü ve yazılı kültür arasındaki farklardır. Daha doğrusu, bunun veya herhangi bir kitabın okuru, yazılı kültürün içeriğini zaten yeterince bildiğine göre, konumuz, önce sözlü kültürün düşünme ve düşünceyi anlatım biçimi (ki bu biz okuryazarlara ilkin tuhaf gelebilir.), sonra da sözlü kültürden kaynaklandığı için hep sözlü kültürü alıntılayarak irdeleyeceğimiz okuryazar düşünme ve anlatım biçimidir.”  diyerek sözlü ve yazılı kültüre eşzamanlı olarak, aynı zaman diliminde yaşamış sözlü ve kirografik (yazılı) kültürleri karşılaştırarak faydalı olabileceğini dile getirirken kitabın odak noktasını söz ve yazı nın oluşturduğunu vurgular. Sözlü ve yazılı kültür arasındaki ayrımın ilk olarak, ancak elektronik çağda kavranmaya başladığını da dile getirir.
\r\n
\r\n“Bugüne dek sözlü ve kültürlerle yazılı kültürleri karşılaştırmak için yapılan hemen tüm araştırmalarda sözlü kültür alfabeli yazıyla karşılaştırılmış, diğer yazı sistemleri (çivi yazısı, Çin harfleri, Japon hece işaretleri, Maya yazısı vb.) göz ardı edilmiştir; üstelik bu çalışmalarda yalnızca Batı alfabesi dikkate alınmıştır.” der.

\r\n\r\n

I. Dilin Sözlü Niteliği

\r\n\r\n

Okuryazar Zihni ve Sözlü Geçmiş

\r\n\r\n

Modern dilbilimin babası Ferdinand de Saussere (1857-1913), her tür sözel iletişimin öncelikle konuşma temeline dayandığını hatırlatmış, modern araştırmacıların bile inatla yazı dilini temel dil sayma eğilimine işaret etmiştir. Yazı, Sausser’ün deyişiyle “aynı anda hem faydalı, hem yetersiz, hem de tehlikelidir. (1959: 23-4). Bununla birlikte Sausser için yazı, düşüncenin sözel anlatımını değiştiren bir yöntem değil, konuşmayı tamamlayıcı bir parçadan ibarettir (Sausser, 1959: 23-4).

\r\n\r\n


\r\nSaussere’den bu yana dilbilim, dilin sese nasıl yerleşmiş olduğunu inceleyen sesbirimbilim alanında hayli yol kat edilmiş. Birincil sözlü kültür, yazıyla uzaktan yakından ilişkisi olmayan insanların sözlü sözlü kültürüdür, ifadeleri ile Birincil Sözlü Kültür tanımı verilmiş. Milman Parry (1902-35) ve onun erken ölümü ile Albert B. Lord’un sürdürdüğü ve en son Eric A. Havelock ve diğer araştırmacıların tamamladığı İlyada ve Odysseid metin incelemeleri ile düşünce ve ifadenin sözlü ve yazılı biçimleri arasındaki betimsel ya da kültürel dilibilim çalışmaları sayesinde değil edebiyat araştırmaları sayesinde olduğu kanısına varırlar.
\r\n
\r\nSözlü anlatım, yazısız da varolur, nitekim her sözlü dil yazılı değildir; ancak yazı, sözlü anlatım olmaksızın hiçbir zaman var olamaz.

\r\n\r\n

Batı kültüründe, eski Yunanlıların büyük bir titizlikle ele alıp geliştirdikleri ve iki bin yıldır Batı kültürünün en geniş kapsamlı çalışma konusunu oluşturmuş hitabet sanatı, Yunanca özgün adıyla techne rhetorik, hitabet/konuşma sanatı, Aristoteles’in Retorik Sanatı’nda görüldüğü gibi düşünülmüş ve düzene girmiş bir “sanat” veya bilim niteliğiyle yazının ürünü olmuş, olmak zorunda kalmışsa da özünde “konuşma”ya gönderme yapar.

\r\n\r\n

II. Birincil Sözlü Kültürlerin Çağımızda Keşfedilişi

\r\n\r\n

Sözlü Geleceğin İlk Sezilişi

\r\n\r\n

Sözün sözlü niteliğine karşı son yıllarda uyanan duyarlılık, günümüz bilim dünyasına ait özgün bir yenilik değildir. Ta Hz. İsa’nın doğumundan birkaç asır önceye Tevrat’ta “Vaiz” diye anılan kitabın yazarı sözlü geleneğin yazıya etkisini açıkça belirtir.
\r\n“Deyişler yazmak”. Ortaçağ’da bitki ve çiçekler hakkında her türlü bilgiyi derleyen araştırmacılardan Erasmus’a (1466-1536), Vicesinmus Knox’a kadar tüm okuryazarlar, sözlü gelenekten kaynaklanan deyişleri kağıda dökmüştür. Batı’da, yazılı kaynaklardan derlenen deyişler, Romantizm akımını “romantik” yapan özelliği, geçmişe ve halk kültürüne duyulan ilgidir.
\r\n
\r\nİlk dilbilimciler, yazılı ve sözlü dil ayrımına karşı çıkmıştır. Yazının konuşma dilini sadece görünür biçimde yeniden temsil ettiğini savunmuşlar. Sausser, Edward Sapir, C. Hocket gibi.
\r\n
\r\nHomeros Sorunu

\r\n\r\n

Kökü Antik Çağ’a dek uzansa da, “Homeros sorunu”, sorun niteliğini ayrıntılı Kitabı Mukaddes eleştirileriyle eş zamanda ilerleyen ve olgunlaşan 19. yüzyıl Homeros yorumları ile kazanmıştır. Cicero, zamanında okunan iki Homeros metninin Peisistratos düzenlendiğini ileri sürüyor. Josephus ise Homeros’un okuma yazma bilmediğini ileri sürüyor. İlyada ve Odysseia, Batı kültürünün gelmiş geçmiş dinsel olmayan en üstün, en coşkulu şiir örneği sayılmıştır. 17. yüzyılda François Hedelin (1604-76), bilim aşkından ziyade laf ebeliği ile İlyada ve Odysseia destanlarına saldırmış. Uydurma olduğunu, olay örgüsünün gelişmediğini, kahramanlarının zayıf olduğunu, yapıtın dine ve ahlaka aykırı olduğunu ileri sürmüş. İngiliz diplomat ve arkeolog Robert Wood (1717-71), Homeros’un okuma yazma bilmediğinden ve destanları güçlü belleğiyle yazdığını ifade eder. 20. yüzyıl başında “Bütüncüler” çoğu cesaretten yoksun, her dala bel bağlayan bu bilgin sofular İlyada ve Odysseia’yı, yapısı öylesine sağlam, kahramanları öylesine tutarlı, sanat değeri yüksek üstün yapıtlar olarak gördüler. İşte Homeros sorunu aşağı yukarı bu anlatılanlardan ibarettir.
\r\n
\r\nMilman Parry’in Buluşu

\r\n\r\n

Parry’nin, özellikle “kelime kelime biçimi seçimi, heksametrik dize ölçüsüne bağımlıdır.” İlkesi çerçevesinde yaptığı çalışmada Homeros’un örneğin “şarap” kelimesine her biri ayrı ölçüde sıfatlar taktığını ve bu sıfatları anlam farkından ziyade, dize ölçüsünü tutturmak için seçtiğini belirten Düntzer, böylece büyük ölçüde abartılan Homeros’un kusursuz sıfat uydurma vasfını çürütmüştür.

\r\n\r\n

Homeros’a gelince, tarihin de kanıtladığı gibi, ne acemi ne de kelime fukarası bir şairdi. Parry çalışmasında İlyada ve Odysseia destanlarında kullanılan kelimelerin ufacık bir bölümü hariç, büyük bölümünün kalıplardan, üstelik büyük ölçüde tahmin edilebilir kalıplardan oluştuğunu kanıtlamıştır.
\r\nPeki bu derece çekinmeden kalıplara bağımlı ve hazır parçalardan oluşturulmuş bir şiir nasıl olup da bu kadar iyi olabiliyordu? Milman Parry, bu soru karşısında yılmamıştır: Artık yadsınmayacak bir gerçek varsa o da sonraki okurların ilkece değersiz bulmayı öğrendikleri tekdüze deyişlerin, kalıpların hatta düpedüz klişelerin Homeros destanları için değerli, hatta çok önemli olduğudur.

\r\n\r\n

Dünyanın hemen her yerinde ilk yazılı şiir, zihinde henüz yazıyla ilgili bir birikim oluşmadığı için, zorunlu olarak, sözlü edimin yazıyla taklidinden ibarettir.

\r\n\r\n

Milman Parry Araştırması Ardından Gelen ve Onunla ilgili Çalışmalar

\r\n\r\n

Milman Parry’in vardığı sonuçlar ve vurguladığı konular, kendinden sonra gelen araştırmacılarla bazı değişikliklere uğramıştır. Ancak sözlü kültürle ilgili ana mesajı, ve bunun şiir yapısı ve estetiği için taşıdığı anlam Homeros araştırmalarında ve olduğu kadar antropoloji ve yazın tarihinde de köklü değişikliler yapmıştır. İlk harekete geçen Whitman (1958), iddialı çalışmasında İlyada’nın ana çizgilerini çıkarmış, kalıplaşmış deyişlerin çoğu kez bir olayın sonunda aynı olayın açılışından alınan öğelerle tekrarlandığını, destanın Çin bulmacası gibi iç içe kutulardan oluştuğunu kanıtlamıştır. Bununla birlikte Parry’nin izinde ve doğrultusunda Albert B. Lord ve Eric A. Havelock gibi araştırmacılar da mevcuttur.
\r\n
\r\nIII. Sözlü Kültürün Psikodinamiği

\r\n\r\n

Sesli Sözün Gücü ve Etkisi

\r\n\r\n

Tüm duyular, zaman içinde algılanır; ancak sesin zamanla ilişkisi apayrı olup, kaydedilen diğer insan duyularının zamanla ilişkisine benzemez. Ses ancak varlığını yitirirken işitilir. Yalnız yok olabilir değil, özünde geçicidir ve geçici niteliği ile duyulur.
\r\n
\r\nYazılı veya basılı kelime temsili bir yafta olabilir; gerçek, ağızdan çıkan kelimeler yafta olamaz.
\r\n
\r\nAnımsayabildiğini Bilirsin:

\r\n\r\n

Belleği Güçlendirme Sanatı ve Kalıplar

\r\n\r\n

Kelimelerin sözlü kültürde sesle sınırlanması, anlatım biçiminin yanı sıra düşünme sürecini de etkiler.
\r\n
\r\nNe anımsayabilirsek onu biliriz. “Öklid (Euklides) geometrisini biliyorum,” dediğimizde o anda Öklid’in her bir önerme ve kanıtının aklımızda olduğunu değil, onları kolayca anımsayabileceğimizi kastederiz. “Anımsayabildiğini bilirsin” teoremi, aynı zamanda sözlü kültürde de geçerlidir.

\r\n\r\n

Sözlü kültür metinden yoksundur. Sözlü kültürde bir konu üzerine uzun boylu düşünmek, iletişime bağlıdır. Birincil sözlü kültürde özenle incelenmiş bir düşünceyi koruyup anımsama sorununa geçerli bir çözüm, belleğe yardımcı olan, ağızdan çıkmaya hazır düşünce biçimleri kullanmaktır. Düşüncenin ritmik, dengeli tekrarları ya da antitezleriyle, kelimelerdeki ünsüz ve ünlü seslerin uyumuyla, sıfatlar ve başka kalıpsal ifadelerle akması, herkesin sık duyup kolaylıkla hatırladığı, kolay hatırlanacak şekilde biçimlenmiş atasözlerinden oluşması ve belli izleklere yerleştirilmesi (örneğin toplantı, yemek, düello, kahramanın “yardımcısı” vb.) gerekir. Ciddi düşünce, bellek sistemleriyle iç içedir.

\r\n\r\n

Sözlü Gelenekten Kaynaklanan Düşünce ve Anlatımın Ayrıntılı Özellikleri

\r\n\r\n

Birincil sözlü kültürlerde düşünme ve anlatım biçimi şu ortak özellikleri sergileme eğilimindedir.
\r\n(i) Yan Cümle Yerine Ekleme
\r\n(ii) Çözümleme Yerine Kümeleme
\r\n(iii) Bol Tekrarlı ya da “Bereketli”
\r\n(iv) Tutucu ya da Gelenekçi
\r\n(vi) Mücadeleci Eda
\r\n(vii) Mesafeli Olmak Yerine Duygudaş ve Katılımcı
\r\n(viii) Değişmeyen Ortam Dengesi
\r\n(ix) Soyut Değil Duruma Bağlı

\r\n\r\n

Sözlü Ezberleme

\r\n\r\n

Ozanın belleğindeki değişmeyen malzeme, bütün öykülerin farklı bir yapıyla çıkmasını sağlayan, yüzer bir konu ve kalıp malzemesidir. Ağızdan çıkan, kelime, gördüğümüz gibi, hiçbir zaman, yazılı kelime gibi sadece sözel bağlam içinde var olmakla kalmaz. Söylenen söz, her zaman insan gövdesini harekete geçiren ve varoluş durumunu değiştiren bir olaydır. Sırf seslendirmenin ötesinde beden hareketleri, kaza eseri ya da sözlü iletişim anında uydurulan bir hareket değil, doğal ve hatta kaçınılmaz unsurlardır. Özellikle sözlü anlatımda, halk önünde yapılan konuşmalarda mum gibi durmak bile başlı başına etkili bir harekettir.
\r\n
\r\nVerbomotor Yaşam Biçim

\r\n\r\n

Verbomotor kültür, ileri teknoloji kültürünün aksine, sorunlara karşı eylem ve tavırların daha ziyade etkili kelime kullanımına, dolayısıyla insan etkileşimine dayandığı ve bu oranda, sözel olmayan, çoğu kez “nesnel” dünyadan alınan görsel verilere çok daha az bağımlı bir kültürdür. Jousse ((1925), verbomotor terimiyle yazı yazmayı bilmelerine rağmen, esasen sözlü  niteliklerini yitirmemiş ve yaşam biçimleri, nesneden ziyade kelimeye yönelik biçimde gelişen İbrani, Arami kültürlerini ve komşularını kast etmiştir.

\r\n\r\n

Bellekte Egemen Olan

\r\n\r\n

Sözlü zihin yapısı, hemen yazının icadıyla silinmemiş, matbaanın icadıyla aşama aşama değişmiştir. Sözlü zihinin işleyişinde başka etkenler ne olursa olsun, belleği güçlendiren, bellekte kolay yer eden anlatım biçimi, mutlaka var olması gereken bir özelliktir; sözelleştirme, bellekte kalıcı biçimde şekillendirilmeden hiçbir kahraman yaşayamaz.
\r\n
\r\nSesin İçselliği

\r\n\r\n

Ses, kaybolurken vardır. Sözlü kültür psikodinamiğini etkileyen sesin başka özelliklerinden biri de, başka duyu ve algılara oranla, sesin içsellikle bağıdır. Bir nesnenin içini fiziksel iç olarak yalnızca ses doğrudan yoklayabilir. Görme duyumuz en iyi yüzeye çarpıp yayılan ışığı algılar.
\r\n
\r\nMerleau-Ponty’in dediği gibi görüntü parçalar (1961). Görüntü ayırır; ses birleştirir. Bir şeyi görmek, seyretmek için o nesneden uzaklaşmak gerekir.

\r\n\r\n

Sözlü Kültür, Birlik ve Kutsallık

\r\n\r\n

Fiziksel yapısı sesten oluştuğu için, söyleyen söz insanın içinden gelir ve insanları birbirlerine bilinçli iç yapılar, kişiler olarak bağlar; birbirine sımsıkı bağlı insan kümeleri oluşturur.
\r\n
\r\nAğızdan çıkan sözün içselleştirici gücü, bir şekilde varlığın en yüksek sorunu olan kutsallıkla bağlantılıdır. Hemen her dinde söylenen söz, ayinlerin ve duaların ayrılmaz parçalarıdır.
\r\n
\r\nKelime İşaret Değildir

\r\n\r\n

Kelimeleri işaret olarak görmemiz, tüm duyguları, hatta tüm insan yaşantısını görsel benzerlerine indirgeme eğilimimizden kaynaklanır.

\r\n\r\n

Okuma yazma bilmeyenler (sözlü insanlar) kelimeleri “işaretler” olarak; sessiz, görsel olgular olarak düşünmezler.

\r\n\r\n

IV. Yazı Bilincin Yapısını Değiştirir

\r\n\r\n

Özerk Söylemin Yeni Dünyası

\r\n\r\n

Yazı, “bağlamsız” olarak nitelenen bir dil (Hirsch, 1977: 21-3, 26) ya da “özerk” bir söylem kurmuştur. Yazılı söylem, yazarından ayrı tutulduğu için, konuşmada olduğu gibi soru sorulamayan, sorgulanamayan bir söylemdir.

\r\n\r\n

Sözlü geleneğin değişmez ayin kalıpları; “söyleyen”in kaynak değil, sırf ileten sayıldığı kehanetler de bir tür özerk söylemdir (Olson, 1980a: 187-94; Chafe, 1982).

\r\n\r\n

Kitapta Platon, Yazı ve Bilgisayar, Yazı Bir Teknolojidir, “Yazı” veya “Elyazısı” Nedir?, Tek Bir Alfabe, Birçok Yazı, Okuryazarlığın Yayılışı, Bellekten Yazılı Kayda Geçiş, Metinselliğin Bazı Dinamikleri, Mesafe, Kesinlik, Grafolekt ve Büyük Sözlükler, Etkileşimler: Hitabet ve Alanlar, Etkileşimler: Okumuş Latincesi ve Diğer Diller, Sözlü Geleneğin Direnişi alt başlıklar içerisinde birçok fikir açıcı görüşlere değinilmiştir.
\r\n
\r\nV. Matbaa, Mekân ve Kapanıklık

\r\n\r\n

Kulağın Göze Teslimi

\r\n\r\n

Elizabeth Eisentein’ın iki ciltten oluşan “Değişim Çağını Başlatan Baskı Makinası”, 1979) kitabına bir göz atmak bile, matbaanın etkilerinin ne kadar geniş ve çeşitli olduğunu anlamamıza yeter. Eisentein, matbaa sayesinde İtalyan Rönesansı’nın yayılıp sürekli bir Avrupa Rönesansı’na dönüştüğünü, Protestanların reform hareketinin başladığını ve bu nedenle Katolik kilisesinin kendine yeni bir yön verdiğini, modern kapitalizmin geliştiğini, Batı Avrupa’da keşifler devrinin açıldığını, aile yaşamı ve devlet politikasının değiştiğini, o ana dek mümkün olmayan hızlı bir bilgi yayılımı ile evrensel okuryazarlığın hedef alındığını, modern bilimlerin önünün açıldığını ve toplumsal zihinsel yaşamda başka birçok değişiklikler olduğunu açıklar.

\r\n\r\n

1450 yılından önce hem alfabe hem de matbaası olan Koreliler ve Uygur Türkleri’yse, ayrı ayrı harfler değil, kelime bütününü basıyorlardı. Her harfin ayrı bir metal parçasına dökülüp şekillendirdiği alfabe baskısı, ruhsal açıdan yepyeni bir çığır açmıştır.

\r\n\r\n

Matbaanın gelişmesinden çok sonra, işiterek algılama, gözle görülen basılı metne bir süre hükmetmeye devam etmiş; ancak zamanla matbaa bu üstünlüğü silmiştir.

\r\n\r\n

Mekân ve Anlam

\r\n\r\n

Yazı, özünde sözlü, konuşmaya dayalı olan kelimeyi görsel mekâna yerleştirmiştir. Matbaa ise kelimenin mekâna yerleşmesini daha da sağlamlaştırmıştır.

\r\n\r\n

VI. Sözlü Bellek, Öykü Çizgisi ve Karakter Çizimi

\r\n\r\n

Sözlü kültürden yazılı kültüre geçişin pek çok sözel sanat tarzına yansır. Burada örnek olarak lirik şiir, anlatı, betimlemeli söylem, konuşma, tiyatro, felsefi ve bilimsel yazılar, tarih yazımı ve biyografi türlerini gösterebiliriz.

\r\n\r\n

Anlatı ve Sözlü Kültürler, Sözlü Bellek ve Öykü Çizgisi, Olay Örgüsünün Kapanıklığı: Seyahatnamelerden Detektif Öyküleri, “Yuvarlak” Öykü Kişisi, Yazı ve Matbaa üzerinde de durarak sözlü gelenek ile yazı üzerinde bu kavramların bizlere kazandırdığı bakış açılarına da değinmiştir.
\r\n
\r\nBirkaç Teorem

\r\n\r\n

Sözlü ve yazılı kültür arasındaki farkların incelenmesi henüz bitmiş değil. Bu konuda yakın zamanlarda elde edilen bilgiler, yalnız sözlü geçmişimizi açıklamakla kalmaz, zihnimizi metin kıskacından kurtardığı ve sormadan, düşünmeden özümlediğimiz alışkanlıklara yeni bir bakış açısı kazandırdığı için anı da daha iyi kavramamıza yarar.
\r\nEle aldığımız teoremlerin bazıları, günümüzdeki kimi edebiyat yorumu ekolleri ve/veya felsefe ekollerinin sözlü kültürden yazılıya geçişle hangi bakımlardan ilgili olduğuna ilişkindir.

\r\n\r\n

Okuru yormamak için, yeri geldikçe alıntılarımın kaynağı olarak bu ekollerin hemen hepsini incelemiş olan Hawkes’un yapıtını vermekle yetineceğim(1977); meraklı okur, özgün kaynaklarını tümünü bu kitapta bulabilir. diyen Walter J. Ong gibi önce bu alıntıları yaptığım “Sözlü ve Yazılı Kültür” Ong’un bu kitabına yönlendirerek ekollerin ismini vererek bu bahse son vermek istiyorum:

\r\n\r\n

Edebiyat Tarihi, Yeni Eleştiri ve Biçimcilik, Yapısalcılık, Metinciler ve Kurgusökümcüler, Sözeylem ve Alımlama Kuramı, Toplum Bilim, Felsefe ve İncil Araştırmaları, Sözlü Gelenek, Yazı ve İnsanlık,

\r\n\r\n

“Medya”ya Karşı İnsan İletişimi, içe Dönüş: Bilinç ve Metin .

\r\n\r\n

Sonuç olarak bu eser vesilesiyle kısa fakat doyurucu bir anlatımla özelde Batı dünyasının genelde ise Dünya’nın “Sözlü ve Yazılı Kültür” anlayışı hakkında yetkin bir kalemden istifade ederek bilgilenebileceğimizi rahatlıkla söyleyebilirim.

Yorum Ekle
Yorumlar
Henüz Yorum Eklenmemiş