Ortadoğu coğrafyasında din ve siyaset arasındaki sınırlar tarih boyunca hep flu kalmıştır. Bu fluluk, kimi zaman halkların özgürlük taleplerine meşruiyet kazandırmış; kimi zaman ise iktidarların tahakkümünü ilahî birer emir gibi sunmalarına zemin hazırlamıştır. Özellikle camiler, bu gerilimin en net yaşandığı mekânlardır.
Minberin Değişen Misyonu:İtirazdan İtaate
İslam’ın ilk dönemlerinde mescid, sadece ibadet edilen bir alan değil; adaletin konuşulduğu, yöneticilerin hesap verdiği, halkın itirazlarını dile getirdiği bir kamusal meydandı. Halifeler hutbede kendilerini savunur, gerektiğinde halktan özür dilerdi.
Ancak zamanla bu özgürlük alanı kapatıldı. Özellikle Emevîlerden itibaren hutbe, siyasal sadakatin ilanı haline geldi. Halifenin adı zikredilir, ona dua edilir, muhalefet ise dışlanırdı. Bu gelenek Abbasîler, Osmanlılar ve nihayet modern ulus-devletlerin Diyanet kurumlarına kadar taşındı.
Bugün Diyanet İşleri Başkanlığı, bu tarihsel sürekliliğin kurumsal yüzüdür. Teorik olarak “din hizmeti” sunmakla yükümlü olan bu yapı, pratikte siyasal meşruiyet üretme mekanizmasına dönüşmüştür. Cuma hutbeleri, artık toplumsal adaletsizliklerin değil, siyasal ajandanın konu başlıklarını işlemektedir. Ekonomik kriz, hukuksuzluk, yolsuzluk, savaşlar karşısında halkın sığınacağı bir hakikat kürsüsü değil; sabır, dua ve istikrar telkininin yapıldığı bir sessizlik alanına dönüşmüştür.
Ayetlerle Miting, Minberden Rozet
Bugün din sadece camilerde değil, meydanlarda da siyasallaştırılmış durumda. Ayetler, hadisler, dualar mitinglerde propaganda aracına dönüştürülürken; dini liderlik makamı, tarafsız bir ahlaki rehberlikten çıkarak, bir tür siyasal “onay mühürü”ne dönüşüyor. Bu, sadece dini araçsallaştırmak değil; aynı zamanda onu ahlaki zemininden koparmaktır.
Ehl-i Sünnet Geleneği: Hakikatten Konformizme
Bu siyasallaşmanın zihinsel alt yapısında ise Ehl-i Sünnet düşüncesinin tarihsel evrimi yatmaktadır. Başlangıçta “çoğunluğun yolu” anlamına gelen bu kavramsallaştırma, zamanla “tek doğru” iddiasına dönüştü. Teolojik olarak tevhide dayansa da, siyasal olarak biat kültürünü pekiştirdi.
Hz. Hüseyin’in zulme karşı direnişi “aşırılık” olarak kodlanırken, Muaviye’nin siyasi pragmatizmi “hikmet” olarak sunuldu. Bu bile geleneğin tarihsel tercihini göstermeye yeterlidir.
Modern muhafazakârlık da bu mirasın devamıdır. Sünni muhafazakâr kitleler, iktidar kimdeyse onun yanında saf tutma refleksi geliştirmiştir. Ehl-i Sünnet, birçokları için bir sorgulama değil; bir uyum protokolüne dönüşmüştür. Bu konformizm, genç kuşakları dinden uzaklaştırmakta; YouTube’da “gerçek hoca” arayışı ile Diyanet dili arasındaki uçurum büyümektedir.
Mezhep mi, Hakikat mi?
Ehl-i Sünnet bir mezheptir; İslam’ın bizzat kendisi değil. Her mezhep gibi, tarihsel bağlamı, siyasi arka planı ve yorumları olan bir yapıdır. Bu sebeple, hakikatin tekeli gibi sunulamaz. Mezhebi kutsamak yerine, onu sorgulamak; hakikatin peşinden gitmek gerekir.
Kur’an, sürekli akletmeyi, adaleti, zalime karşı direnmeyi emreder. Ancak bugün bazı çevreler, mağdurun mezhebine göre tavır alıyor. İsrail’in İran’a saldırısı karşısında bazı Sünni çevrelerin sessizliği ya da örtük memnuniyeti, mezhepçiliğin nasıl bir adalet körlüğüne yol açtığını gözler önüne seriyor.
Minberin Geleceği: Hakikate mi Dönüş, İktidara mı Teslimiyet?
Toplumun yeniden adaletle buluşabilmesi için minberin de, zihniyetin de yeniden şekillenmesi gerekiyor. Minber, halkın sesiyle; mezhep, hakikatin arayışıyla; camiler ise vicdanın meydanına dönüşmelidir.
Sözün özü:
Minber ya hakikatin sesi olur ya da zulmün susturduğu bir sessizlik. Camiler ya halkın adalet duasıyla dolup taşar ya da devletin sessiz uydusuna dönüşür. Seçim bizim.
Çağrı: Hakikatin Mezhebi Olmaz, Zulmün Amentüsü Yoktur
İsrail’in ABD desteğiyle İran topraklarına yönelttiği her saldırı, sadece bir ülkeye değil; bu coğrafyanın adalet umuduna, halkların ortak geleceğine yönelmiştir.
Mezhep, coğrafya ya da siyasal tercihler ne olursa olsun:
Zalim kimse ona karşı durmak; mazlum kimse onun yanında saf tutmak, inancın da insanlığın da gereğidir.
Sünnilik adına Şii bir halkın bombalanmasına sessiz kalmak, sadece mezhepçiliğin değil, insanlıktan da düşmenin adıdır.
Minber, bugün eğer gerçekten Allah’ın kelâmını haykırmak istiyorsa, işte şimdi konuşmalı:
“Zulme karşı susan, dilsiz şeytandır.” sözü bugün en çok camilerde yankılanmalıdır.
4 PKK'lı teslim oldu
11.05.2026
Şehit yakınlarına iki asgari ücret verilecek
13.05.2026
A101, CarrefourSA’yı satın alıyor
20.04.2026
yürümeyen, yazgısını eksik yaşar MUSTAFA AKMEŞE 23.04.2026
GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE İRAN SÜLEYMAN ARSLANTAŞ 20.04.2026
Görmediğin bir oğlu olmuş… OSMAN KAYAER 27.04.2026
Haz mı, Huzur mu? AHMET GÜRBÜZ 10.05.2026