metrika yandex

Haberler / Yorum - Analiz

ÖZGÜRLÜK GÜVENLİK İKİLEMİNDE HEBA OLAN ADALET/Av. Abdurrahman YILDIRIM

13.12.2020

ÖZGÜRLÜK GÜVENLİK İKİLEMİNDE HEBA OLAN ADALET

Adalet Mülkün Temelidir.

Bu cümle Türkiye Cumhuriyeti'nin bütün mahkemelerinde yazılıdır. Sözün altında da, Kemal Atatürk yazar. Bu veciz söz, Büyük Selçuklu veziri Nizamülmülk'e ve Hz. Ömer'e nasbedildiği gibi, kimi kaynaklar, bu vecizenin kaynağını antik Mısır'a kadar götürür.

Peki Adalet nedir: Adaletin sayısız tanımı olup, üzerinde uzlaşma sağlanmış bir tanım yoktur. Adalet kısaca ''her hak sahibine hakkını tam olarak vermek'' olarak tanımlanabilir.

Peki Mülk ve Adalet arasındaki ilişki nedir?

Cümledeki mülkten kasıt, vatan/yurt/ülkedir. Yani adil yönetimle toprak parçası mülk/vatan olur, yurt olur. Adil yönetilmezse, mülk kısa sürede elden çıkar. Vatanı/yurdu elde tutmanın yegane yolu, adaleti tesis etmektir.

Günümüzün modern devlet yapılanmalarında adalet, mahkemeler eliyle tesis edilmektedir. Yine modern toplumlarda, devlete karşı zayıf olan vatandaşların/bireylerin temel hakları, hükümran güç olan devlete karşı, bazı yasal düzenlemelerle korunmuştur. Ceza yargısında en temel haklardan biri, masumiyet karinesi ve masumiyet karinesinin ayrılmaz parçası olan lekelenmeme hakkıdır.

1982 Anayasasının 15. Md. 2 fıkra son cümlesi gereği '' suçluluğu mahkeme kararı ile saptanıncaya kadar kimse suçlu sayılamaz.''

Yine Anayasanın 38. maddesi ''Kimse, işlendiği zaman yürürlükte bulunan kanunun suç saymadığı bir fiilden dolayı cezalandırılamaz; kimseye suçu işlediği zaman kanunda o suç için konulmuş olan cezadan daha ağır bir ceza verilemez. ''

''Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz.'' diyerek, suçta ve cezada kanunilik ilkesi ve masumiyet karinesini anayasal güvenceye almıştır.

Türkiye Cumhuriyeti'nin taraf olduğu AİHS (Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi) 6. Md. 2. Fıkra: ''Bir suç ile itham edilen herkes, suçluluğu yasal olarak sabit oluncaya kadar masum sayılır.'' hükmü ile;

Birleşmiş Milletler Medeni ve Siyasal Haklar Sözleşmesi’nin adil yargılanma hakkı başlıklı 14. Maddesi de “Hakkında bir suç isnadı bulunan bir kimse, hukuka göre suçluluğu kanıtlanıncaya kadar masum sayılma hakkına sahiptir” şeklindeki hükümlerle masumiyet karinesini, taraf ülkeler açısından bağlayıcı  hale getirmiştir.

Anayasamızın 90. Maddesine göre “Usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletler arası antlaşmalar kanun hükmündedir.'' Yani bu iki uluslararası sözleşme de kanun hükmünde olup, anayasaya aykırılığı dahi ileri sürülemez. 

Ceza Mahkemeleri Kanunu Madde 157 ile de soruşturmanın gizliliği ile lekelenmeme hakkı güvence altına alınmıştır. 

Görüldüğü gibi, gerek Anayasal ve yasal hükümler, gerekse Türkiye Cumhuriyeti'nin taraf olduğu uluslararası sözleşmeler, adil yargılanmanın olmazsa olmazı olan masumiyet karinesi ve lekelenmeme hakkını koruma altın almıştır.

Yasal düzenlemenin iyi olması, iyi sonuç elde etmek için yeterli değildir. Uygulamanın da iyi olma zorunluluğu vardır. Aksi taktirde yasal düzenleme tek başına sonuç doyurmayacaktır. Uygulamaya baktığımızda, maalesef iç açıcı bir manzara ile karşılaşmıyoruz. İyi yasal düzenlemelere rağmen, kötü uygulama, bizi adalet duygusunun çok uzağına götürecektir.

15 Temmuz 2016 tarihinde yaşanan darbe girişimi sonrası, devlet aygıtı aşırı derecede agresifleşmiş, bu agresifleşme en çok da hukuk alnında kendini göstermiştir. Gerek KHK'lardaki temel hukuk normlarına aykırılık, gerekse OHAL sonrası kalıcı hale getirilen bir kısım KHK düzenlemeleri, bizi hızla adaletten uzaklaştırmıştır. Darbe kalkışması sonrası devletin agresifleşmesi anlaşılabilse de, aradan geçen 4.5 yılda halen normalleşmenin yaşanamaması, bundan sonraki süreç için de, bazı ip uçları vermektedir.

OHAL döneminde çıkarılan KHK ile yasal dayanak bulan ve daha sonra da kanunlaştırılarak sürekli hale getirilen Cumhuriyet Savcılarına tutuksuz yargılama ve tahliyelere itiraz hakkı getirilmesi, en önemli kırılmalardan birisidir. Bu şekilde bir uygulama ile siyasi nitelikteki bütün davalarda, mahkemelerin tutukluluk hakkındaki kanaati, adeta yok edilmiştir. Ceza yargılamalarında tutuksuz yargılamanın asıl olduğu, tutukluluğun ise istisna olduğu düşünüldüğünde, Cumhuriyet savcısına verilen itiraz hakkının, ceza hukuku mantığı ile uyuşmadığı açıktır.

Bütün adliyeler şüpheli ve sanıkların gizli ve güvenli bir şekilde adliyeye getirilmesine uygunken; bazı davalarda şüpheli ve sanıkların adeta teşhir edilircesine kamuya açık alanlardan geçirilerek adliyeye getirilmesi de, masumiyet karinesini ciddi şekilde zedelemektedir. Bu şekilde toplum vicdanında mahkum edilen kişilerin, haklarında takipsizlik kararı verildiği veya beraat ettikleri takdirde, toplum vicdanında mahkumiyetleri sona ermeyecektir. Bu ise masumiyet karinesine ve lekelenmeme hakkına en büyük darbedir.

Yine KHK ile siyasi mahkumlar için getirilen tek tip kıyafet düzenlemesi de, masumiyet karinesini ve dolayısıyla adalet duygusunu zedelemektedir.  

Özellikle uzun tutukluluk ve içi boş iddianamelerle uzun süren yargılama süreçleri, bizzat infaza dönüşmektedir. Kamuoyuna mal olmuş bazı davalarda, Hükümet üyelerinin taraf olarak algılanabilecek söz ve davranışları,  masumiyet karinesini ciddi anlamda zedelemekte, toplumda adalet duygusuna da zarar vermektedir.

Mahkemelerin bağımsız ve tarafsız olmaması/olamaması, mahkemelerin tarafsızlığına ve adil yargıla ilkesine gölge düşürmektedir. Bu bağımsız ve tarafsız olamama hali, bazı alt mahkemelerin, Üst Mahkemelerin ve hatta Anayasa Mahkemesi kararlarını tanımamasına yol açmaktadır. Bütün bu bölünmüşlük ve yargı hiyerarşisine uymama, yargıda kargaşaya sebebiyet vermektedir. Enis Berberoğlu'nun yargılandığı davada, gerek yerel Mahkeme ile İstinaf Mahkemesi arasında, gerekse Yerel Mahkemenin Anayasa Mahkemesi kararını uygulamaması, bu kargaşa halinin tipik örneğidir.

Yine Anayasa Mahkemesi'nin aldığı bir kısım kararlar üzerinden bazı Hükümet üyeleriyle yaşanan tartışma ve Anayasa Mahkemesi'nin yapısının tartışmaya açılması, hukuk devleti ve hukuk güvenliği için son derece tehlikelidir. Beğenilmeyen her karardan sonra yüksek mahkemenin tartışmaya açılması, ülkemize ve geleceğimize hiç bir yarar sağlamaz.

Adalet Bakanı Sn. Abdulhamit Gül'ün TBMM deki konuşmasında ''adalet yerini bulsun, isterse kıyamet kopsun'' çıkışı, adalete dair umutları yeşertmiştir.

Ancak bunun sözde kalmaması, eyleme geçmesi gerekir. Bakanın konuşma bütünlüğüne bakıldığında; bakanın başkanı olduğu HSK'nın, Anayasa Mahkemesi kararını uygulamayan hakimler hakkında işlem yapması beklenirdi. Böyle bir adım, uygulamaya dair beklentileri daha da güçlendirirdi.

Adalet ile ekonomi arasında yadsınamaz bir ilişki vardır. Hukuk sistemi iyi işleyen, insan hakları ve özgürlükleri teminat altına almış devletlerin, ekonomik olarak da geliştiği inkar edilemez bir gerçektir.

Yeryüzünde adaleti tesis edip, özgürlükleri teminat altına alan devletlerin neredeyse tamamı, ekonomik olarak da gelişmiş devletlerdir.

Son zamanlarda yaşanan ekonomik krizden çıkış için, adalete vurgu yapılması, şüphesiz  olumlu bir gelişmedir. Gelinen noktada ekonomik krizden çıkış için, dış yatırımlar elzemdir. Unutmamak gerekir ki, para sadece ekonomik değil, aynı zamanda siyasal olarak da liberal ortam ister. Hukuk güvenliği ve istikrarının olmadığı yerde, yatırımcı beklemek hayal olur.

Sebebi ne olursa olsun, Hükümetin yargı reformunu gündemine alması ve paydaşlarından öneriler alması, hukuk devleti ve adaletin tesisi için çok çok önemlidir. Baroların, iş çevrelerinin ve insan hakları örgütlerinin önerileri, hayati derecede önemlidir. Bu bağlamda Mazlumder'in Adalet Bakanlığı'na sunduğu 14 maddelik hukuka dönüş çağrısı, adalet algısında kilometre taşı niteliğindedir.  

Bu yazımızdan maksat, müzmin muhalefet anlayışıyla eleştiri getirmek değil; hukuk ve toplum yapımızda, adalete dair aksayan tarafları görerek paylaşmak ve aksaklıkların giderilmesine katkıda bulunmaktır.

Yönetenlere eleştiri bir hak olduğu gibi, iyi işlerin alkışlanması da erdemdir.

Birinci sınıf demokrasi, birinci sınıf adaletle olur.

Av. Abdurrahman YILDIRIM

Yorum Ekle
Yorumlar
Henüz Yorum Eklenmemiş