metrika yandex

Haberler / Yazı Dizisi

LAİKLİĞİN VE SEKÜLERİZMİN ORTAK PAYDASI DİNE KARŞI OLMAKTIR / Süleyman Arslantaş

26.06.2018

Yazarımız Sayın Süleyman Arslantaş'ın "DİN  VE  SEKÜLERİZM" Ana Başlıklı Yazı Dizisinin Son Bölümünü ilginize Sunuyoruz:

LAİKLİĞİN VE SEKÜLERİZMİN ORTAK PAYDASI DİNE KARŞI OLMAKTIR

                Laikliğinde, sekülerizminde hedefinde olan ve kendilerine hayat hakkı tanıyan kavram “din” olduğu için, her iki kavramın da ortak paydası dine karşı oluştaki tercihleridir. Temelde her ikisi de dinin devlete, sosyal hayata müdahalesine karşılar. Her ikisi de dinin dışında dünyevileşmeden yanadırlar. Nesep olarak her ikisinin de kökeni “Aydınlanma Felsefesi”ne dayanmaktadır. Temelde sekülerizm, laiklik, modernizm ve marksizm akrabadırlar. Birbirleri arasında yaş, boy, kilo gibi farklar vardır. Mesela Marksizm de Aydınlanmacı düşüncenin ürünü iken o şimdi öldü, toprağı bol olsun. Diğerleri de ölümlüdür. Yapay solunumla hayatlarını devam ettirmektedirler. Graham Fuller’in, Sabri Sayarı tarafından kaleme alınan “Türkiye’nin rolü Ortadoğu” başlıklı Rand Compraton raporuna ilişkin bir soruya verdiği cevapta diyor ki: “Ancak dünyada hiçbir lider ne George Washington, ne Nehru, ne Gandi sonsuza kadar yaşayacak bir ürün vermedi. Oysa İncil ve Kur’an veriyor. Liderler ölüyor. Önce bedenleri, sonra zaman içinde düşünceleri siliniyor. Oysa Kur’an ve İncil yaşıyor. İşte Mustafa Kemal’in başına gelen de her tarih yazmış liderin başına gelenden farklı değildir.” (24)

                İster sekülerizm olsun, ister laiklik olsun, değil mi ki her ikisi de dine karşı bir duruş sergiliyor, o zaman her ikisinin de sıkıntıları bitmeyecek demektir. Her iki kavramında dine ve dinin alanına karşı oluşlarındaki fark fazla değil. Laiklik din ve devlet arasındaki ilişkiyi belirleyen bir kavram iken, sekülerizm bireyin ve toplumun dünyevileşmesini, dinden uzaklaşmasını ifade eden bir kavramdır. Dolayısıyla laikliğin egemen olduğu toplumlarda bireyin dindarlığını sürdürmesi mümkün iken, sekülerizmin egemen olduğu toplumlarda bireyin dindarlığını devam ettirmesi güçtür.

                Laikliğin Türkiye’deki Cumhuriyet dönemi uygulamalarına baktığımızda Avrupa tipi bir laiklik anlayış ve uygulamalarının geçerli olduğunu görüyoruz. Sekülerizm dinin ve dindarların alanını her koşulda daraltmaktadır. Geleneksel de olsa radikal da olsa dindarlaşma, seküler öğreti, anlayış ve yaklaşımlar tarafından aşağılanmakta, hemen her kesimden dindar insanlar ve eğilimler bir şekilde yaftalanmakta ve sekülerizm ve laiklik dini ve dindarları kendisine rakip olarak görmekte. Buna rağmen seküler, laik ve pagan yaklaşımların sonucu olarak dünyanın hemen her yerinde İslam ve Hristiyan toplumlarda yeniden dine dönüş hareketleri hızlanmaktadır. Adı geçen    “izm”lerin uygulamaları sonucu adeta bir tepki olarak bilimsel ya da radikal dini akımlar güçlenmeye başlamışlardır.

                İslam dünyasından bahsetmek gerekirse, aslında İslam’la hükmedilmediği halde halk, Müslüman olan ülkelerde geri kalmışlığın, Batı’nın teknolojik gelişmeleri karşısında bir varlık göstermeyen İslam coğrafyasındaki Müslümanlar laik ve seküler anlayış sahipleri tarafından aşağılanmakta ve bu durumun asıl nedeninin “din” olduğu tezi sürekli vurgulanmakta. Türkiye’de Cumhuriyet Tarihi boyunca “din” gerilemenin Batı Medeniyeti’ ni yakalayamamanın yegane nedeni olarak gösterilmiştir. Tabii ki bu noktada Batı’da kendi seküler anlayışını İslam dünyasına ihraç etmek için, İslam’ı ve Müslümanları aşağılamayı ihmal etmemiştir. İslam dünyasında “üzerlerine gelmekte olan ve dünya coğrafyası üzerindeki pek çok medeniyeti tarih sahnesinden silecek kadar dünyaya hakim olan Batı uygarlığını ve ürettiği modern/seküler meydan okumayı anlayamadıkları ve kavrayamadıkları için Batı uygarlığının kendilerini de tarihin dışına itecek saldırganlıklarını püskürtebilecek teorik ve pratik hazırlıkları yapmadılar… (Bunun yerine) teslim bayrağı çekmek demek olan her türlü seküler projeleri hayata geçirmeye kalkıştılar. (Aslında bu) İslam’ın siyasi, toplumsal, kültürel, ekonomik ve entelektüel talepleri olmadığını Müslümanlıkla yeniden kurmaya başladıkları ilişkiyi içerden sakatlayacak; yani İslam’ı protestanlaştırarak kişilerin vicdanlarına hapsedip, hayattan uzaklaştıracak sinsi ve ilk bakışta fark edilmesi zor bir tehlike dalgası bu. “İslamcı” elitler, aydınlar ve kesimler bu yeni ve tehlikeli projenin farkına varabilmiş değiller henüz…” (25)

                Birçok halkı Müslüman olan ülkede olduğu gibi Türkiye’de de seküler-pağan ve laik anlayış sahipleri “İslami Devlet” ile “Müslüman Toplum” olgusunu bilerek aynılaştırmışlar ve buradan hareketle de İslami olmayan cari sistemin artılarını laiklik hanesine, eksilerini de İslam’ın hanesine kaydetmişlerdir. Oysa Cumhuriyet’in başından beri mevcut sistemin ve elitlerinin İslam’a ve Müslümanlara bakış açıları çok nettir. Bu bağlamda Kazım Karabekir Paşa ile M. Kemal Atatürk arasında 10 Temmuz 1923’ de Ankara Garı Özel Kalem odasında geçen aşağıdaki konuşma, bu ülkedeki yönetimin ve elitlerinin dine bakış açılarını görmemiz bakımından önemlidir.

                Kazım Karabekir Paşa anlatıyor ve diyor ki: “Dini ve namusu olanlar kazanamazlar, fakir kalmaya mahkumdurlar! Böyle kimselerle memleketi zenginleştirmek mümkün değildir. Bunun için önce din ve namus anlayışını değiştirmeliyiz. Partiyi bunu kabul edenlerle kuvvetlendirmeli ve bunları çabuk zengin etmeliyiz! Bu surette kalkınma çabuk ve kolay olur…” Bunun üzerine Karabekir Paşa Gazi’ye şu mütalaasını söyler: “Nereden ve ne maksatla geldiği bilinmeyen ve üzerinde kendi milli birlik ve beraberlik fikirleri işlenmeyen fikirler milli bünyemizi sarsar. Tanzimat’ın da bu suretle kurbanı olduk. Bizi kuvvetle çözemeyenler, yaldızlı formüllerle cevherimizi eritebilirler. Savaşla kazandığımızı barıştaki yanlış ve vakitsiz adımlarımızla, daha doğrusu Avrupalılara aldanmakla elimizden kaçırdığımızı onlar çok iyi bilirler. Bunun için ilim ve ihtisasa hürmet etmek ve bilgili ve seciyeli adımlarımızla üzerinde işlenmemiş fikirleri program diye kabul etmemek, yeniden aldanmamak için biricik yoldur.”

                M. Kemal Paşa, Karabekir Paşa’ya dinlendikten sonra: “Dini ve ahlaki inkılap yapmadan hiçbir şey yapmak doğru değildir. Bunu da ancak prensibi kabul edilebilecek unsurlarla yapabiliriz.” Dedi.

                Yine bir başka tartışmayı Kazım Karabekir Paşa anlatıyor. Yine mekan Ankara Garı ve özel kalem odası… Mevcut azalardan Tevfik Rüştü Bey: “Ben kanaatimi meclis kürsüsünden de haykırırım, kimseden korkmam.” Dedi. Ben ne konuştuklarını bilmediğim için sordum: “Nedir o kanaat?” Tevfik Rüştü Bey’in solunda ve benim hemen karşımda oturan Mahmut Esat (Bozkurt) sert bir cevap verdi: “İslamlığın terakkiye mani olduğu kanaati!.. İslam kaldıkça yüzümüze kimsenin bakmayacağı kanaati.”

                Bu sefer de Fethi Bey (Okyar) söze karışarak gayet mütahakkim bir eda ile dedi ki: “Evet Karabekir, Türkler İslamlığı kabul ettiklerinden böyle geri kaldılar ve İslam kaldıkça da, bu halde kırılmaya mahkumdurlar!..” (26)

                Aslında Mustafa Kemal Paşa “din” konusundaki görüşlerini ve alternatif Rüşen’in 18 Teşrini evvel 1926 tarihli eserini okurken latin harfleriyle kitabın sayfalarına düştüğü notta görülebiliniyor:

                “Bizim kutsal kitabımız, bilgiyi esirgeyen, varlığı taşıyan, mutluluğu kucaklayan, Türklüğü yükselten ve bütün Türkleri birleştiren ulusalcılığımızdır. O halde felsefemizde din sözcüğünün tam karşılığı ulusalcılık” tır. Ulusunu seven, ulusunu yükselten ve ulusuna dayanan insan, her zaman güçlü, her zaman namuslu ve her zaman onurlu bir insandır.” (27)

TÜRKİYE’DEKİ UYGULAMA

                Türkiye’de Cumhuriyet dönemi uygulamalara baktığımız zaman bu ülkede yönetim, yönetim elitleri ya da devleti elinde tutan askeri, idari ve yargı bürokrasisi Avrupa tipi bir laikliğin uygulanmasına taraf olmamışlardır. Çünkü Avrupa’daki laiklik uygulamasında dinin devlete, devletin de dine müdahalesini önleyen bir uygulama öne çıkmaktadır. Oysa Türkiye’de devlet, dini kendisine müdahaleden sürekli uzak tutarken, kendisi, dine ve dindarlara sürekli müdahale edebilmektedir. Bu ülkede din adına neyin konuşulup- konuşulamayacağı kanunlarla belirlenebilmektedir. Geçmişte TCK’nın 163, maddesi günümüzde de 312. Maddesi din adına konuşanların başlarında demoklesin kılıcı gibi hep durmuştur. Tabii ki bu durumun da rejim açısından bir izahı vardır. Çünkü Batı’dacari olan bir bakıma özerklik gibi algılanırken, sistemin, Hristiyanlık dininden korkusunun olmadığındandır. Ama Türkiye’de halkın ekseriyetinin Müslüman olması ve Tevhid dini olan İslam’ın da yalnızca ahirete değil, dünyaya hükümler de ihtiva etmesi laiklik uygulamalarını güçleştiriyor ve hatta imkansızlaştırıyor. Prof. Dr. Nur Vergin’ in ifadesiyle:

                “Tevhid ilkesi, dini devlet anlayışını da getirmiştir ve böylelikle İslam, sadece bireyin uhrevi hayatına hazırlayan bir vahiyden ibaret değil, dünya işlerinde de hayatın tüm boyutlarını tanzim eden bütünsel bir düşüncedir. Bireyin mensup olduğu toplumda Allah tarafından meydana gelen bir düzenleme olduğuna göre, Müslümanın şeriat dışında bir toplum ve siyaset teorisini tasavvur etmesi ve bunu uygulamaya çalışması da düşünülmemektedir, “Sezar’ın hakkı Sezar’a” düstunu olsa olsa inkarcı tutumun ifadesidir. Müslüman için hedef, kurduğu kurumların Şeriata uygun olmasıdır. Devlet esaslarını ondan aldığı gibi amacı da şer’i hükümlere uymaktır. Bu tür bir yönetim biçiminde Müslümanın görevi ise bir toplumsal varlık olarak itaattir. Sünni anlayışın esasını da işte, ulü’l-emre itaat oluşturmaktadır. Çünkü “Allah’a, Peygamber’e ve içinizde emir sahibi olanlara itaat edin.” Denilmiştir.” (28)

                Prof. Dr. Hüseyin Nail Kubalı yazmış olduğu İnkılap Tarihi kitabında Diyanet İşleri Başkanlığı’nın devlete bağlı bir kurum olarak faaliyetinin laiklikle örtüşmediğinin altını çizer ve der ki: “Türkiye’de yaşayan Müslümanlar dinlerinin ahirete yönelik kısımlarını ele alarak, dünyaya yönelik boyutunu da tıpkı bu ülkede yaşayan Yahudi ve Hristiyan cemaatler gibi telakki etmeye başlarlarsa Diyanet İşleri Başkanlığı’na muhtariyet verilebilinir.”

                Prof. Dr. Davud Dursun, Türkiye’deki laiklik uygulamalarına ilişkin olarak diyor ki: “1924 Anayasasındaki “Türkiye Devleti’nin dini İslam’dır hükmü kaldırılmış, mebusların ve reis-i cumhurun yeminlerindeki dinsel kelimelerde değişiklik yapılmış ve Büyük Millet Meclisi’nin görevleri arasında gösterilmiş olan “Ahkam-ı Şeri’ye’nin Tenfizi” görevine son verilmiştir. (10 Nisan 1928)… Türkiye’deki laikliğin temel amacı resmi ideoloji tarafından zaman zaman bir olağan şekilde tekrar edilmekte olan “din ve vicdan hürriyeti”nin sağlanması, din ile devlet işlerinin birbirinden ayrılması temel amaç değil, esas itibariyle temel amaç İslam dininin reforma tabi tutulması, onun toplumsal ve siyasal niteliklerinin unutturulup dinin sadece kişilerin vicdanlarında yaşan, ama toplumsal hayata hiçbir şekilde yansımayan, davranışları etkilemeyen bir arkaik (önceki asırlara ait) kurum haline dönüştürülmesidir. (29)

                Türkiye’deki laik sistemin dine ve uygulamalarına ilişkin muhtelif bakış açıları olmakla birlikte bu konuyu ele alışımızdaki asıl gaye; Türkiye’de uygulanmakta olduğu iddia olunan laiklik ile sekülerizm arasındaki dine karşı oluşan ortak paydadan hareketle, kısmen de olsa anlayış ve uygulamaya açıklık getirmekti. Birikim Dergisi yazarlarından Tayfun Atay’ın ve yine Vedat Zencir-Serdar Tekin’in ifadeleriyle bu konuya nokta koyalım:

                “Burada din konusunu ele almak isteği karşısında kaynağını seküler (dindışı) bir modernleşme projesinden alan bir tabu söz konusudur. Daha “itidalli” biçimde ifade etmek gerekirse, dinsel etkinliğin özellikle “gayri- resmi” türlerinin toplumsal yaşamda yasaklı olmasıyla bağlantılı biçimde, din üzerinde zihni eşemelerde bulunmakta da cumhuriyetçi siyasal kadrolar ve seçkinler açısından en azından caiz görülmemiştir. Din modern dünyada akıl çağından “geçmişten bir kalıntı” olarak görülmüş, buna bağlı olarak da güncel/dünyevi zeminde ilgi-dışı bir konu haline getirilmiştir. (30)

                Türkiye’deki, özellikle çok partili döneme geçtikten sonra da çoğulcu, farklı siyasi anlayış ve uygulamaların önündeki engellerin kalkmadığı, laiklik, cumhuriyet gibi kavramların orijinaline uygun uygulamadıkları ve bunun da önündeki en büyük engelin “Kemalizm” olduğu noktasında; Vadet Zencir- Serdar Tekin ikilisinin ifadeleri söyle:

“Geldiğimiz noktada çoğulculuğun sınırları Kemalizm’e göre belirlenmeye devam etmektedir ve neyin Kemalizm çerçevesinde tahammül edilebilir neyin ise tahammül edilemez olduğunun hükmünü vermek, tek parti döneminin resmen kapanmasından sonra, ordunun hakkı ve ödevi haline gelmiştir. Türkiye’nin son kırk yıllık tarihi ise ordunun bu konuda nasıl vazifeşinaş olduğunu açıklıkla gösterir.” (31)

SONUÇ YERİNE

                Din bir ideoloji değildir. Çünkü ideolojiler marjinal bir anlayışa sahi iken; özellikle Allah indinde tek din olan İslam, ideolojilerin/beşeri dinlerin aksine yalnızca bu dünya hayatını ve olup-bitenleri dikkate almaz. Bilakis bu dünya hayatının öncesi ile ilgisini ve yine sonrası ile ilgisini ortaya koyarak, dünya hayatına bakış açısında “ezel ve ebed” gerçeğini dikkate alır. İnsanın zihnindeki; “nereden geldim, nereye gideceğim, niçin yaratıldım, ben kimim” gibi soruların cevabını veren din, hitap ettiği insanda ikilemi ortadan kaldırır ve iş hayatından aile hayatına keza ibadetinden uykusuna varıncaya kadar tüm davranışlarına ibadilik, ahlakilik ve güncellik kazandırır. Bunun içindir ki tüm dünya genelinde sekülerizm veya dinden nasibini almayan anlayış ve uygulamalara karşı gittikçe artan bir tepki ve kaçış süreci yaşanmaktadır.

Bilhassa komünizmin çöküşünün ardından sekülerizm ve liberal sekülerizmin çökebileceği endişesi Batı dünyası ve beraberinde modern Batı veya modern sekülerizme ilgi duyyan muhtelif ülke ve toplumları arayışa, endişeye ve tedbirlere yöneltmiştir. Aslında Batı ya da seküler dünya odakları, komünizm sonrası İslam’ı düşman kategorisinde başa alması ve aziz İslam’ı terörle eş anlamlı, muvahhid Müslümanları da “terörist” kimlikle tanımlamaya çalışması iki önemli nedene dayanmaktadır. Bunlardan birincisi; toplumlarına takdim ve tatbik ettikleri seküler anlayış ve uygulamaların sadece dünya hayatını ihata etmesi, kendi toplumlarında bir kopuşa arayışa bunlardan da öte bunalıma neden olmaktadır. Tanrı’yı yeryüzünde sürgüne gönderen seküler anlayış ve onun laik uygulaması karşısında insanların İslam’a meyletmesi önemli endişe kaynağı olmaktadır. İkincisi de dün olduğu gibi bugün de, yarın da Hristiyanlığın, kilisenin kendi toplumlarına din ve dünyayı meczeden, bireyde ikilem oluşturmayan bir proje sunamayışı ister istemez toplumlarını İslam’a ve yeni arayışlara sevk etmektedir. Bu durumun da seküler dünyayı İslam’a karşı tedbire sevk etmekte. Kimileri aziz İslam’ı terörle eş anlamlı görürken, kimileri de öncelikle tehdit olarak algılamaktadır.

Bütün bunlara rağmen hem İslam dünyasında yeniden Kuran’a dayalı bid’at ve hurafeden arınmış bir din anlayışı arayışı hızlanırken, Hristiyan Batı dünyasında veya seküler anlayışın egemen olduğu dünyada gittikçe endişe ve arayışlar hızlanmakta.

Batı’nın önde gelen ülkesi Amerika’da yüzlerle ifade edilebilecek yeni arayış ve yapılanmalar yaşanmakta mesela aslında Hristiyanlığın bir kolu olan “Amiş”ler Amerika’da Protestanlaşmış Hristiyanlığa karşı bir tepki olarak sekülerizm ve modernizm karşıtı yeni bir Hristiyanlık anlayışı ile çağın getirdiği her türlü teknolojik yapılanmaya “hayır” diyerek kendilerince alternatif bir anlayış ve yaşayış modeli ortaya koymaktadırlar. Bu ve benzeri gelişmeler komünizm sonrası sekülerizmin de çöküş işaretlerini vermekte. İşte bu nedenle olsa gerek NPQ Dergisi, Chicago Üniversitesi Teoloji Bölümü öğretim üyelerinden Martin Marty’e şöyle bir soru yöneltiyor:

“Japan Filozof Takaşi Umehara modernliğin bir yan akımı olan marksizmin çöküşünün, modernliğin ana akımı olan sekülerizmin çöküşünü haber verdiğini iddia ediyor. Yine onun savına göre bunların her ikisi de, materyalist felsefeleri aracılığıyla öbür dünyayı, ruhun dünyası’nı aforoz etmiştir. Sonuç olarak ikisi de çöküş içinde. Zbiqniew Brezezinski gibi dış politika alanının entellektüelleri bile, manevi gücünü yeniden kazanamadığı takdirde Amerika’nın ve Batı’nın dünya sahnesinden silineceğini öne sürmeye başladı. Bunlara katılıyor musunuz?

Martin Marty, cevabının bir yerinde diyor ki:

“Batı uygarlığının temellerinden birçoğu tehdit altında; birçok duvar bel veriyor. Çok sayıda çatının çökebileceğini biliyorum. Ama tüm kültür içinde özerk bir biçimde sürüp giden birçok yeni model oluşumu, eklemlenme, doğaçlama da var. Çoğulcu Batı’da ister Hristiyan Cumhuriyetçiliği ister “seküler aydınlanma” ister başka bir şey olsun, tek bir metafiziğin gönüllü kabulüne dayalı bir tür manevi yenilenişin bel veren uygarlığımıza alternatif olabileceğini sanmıyorum.” (32)

Netice itibariyle bireyciliğin öne çıktığı ve hatta kutsandığı günümüzde dinin gönüllere mahkum edilmesi gayretleri topluma, bireye alternatifler sunulmadan devam ettirilmek isteniyor. Doğu’nun veya İslam dünyasının ve özellikle resmi ideoloji taraflarının iştahla taklidine çalıştıkları ve tatbikine özen gösterdikleri seküler anlayış ya da bu anlayışın pratik uygulama biçimi olan laisizmin, günümüz İslam dünyasına bir model olarak takdimi ve bu modelin bir kısım toplum kahramanlarının şahsında meşrulaştırılmak istenmesi kaçınılmaz olarak toplumu ve bireyleri farklı arayışlara sevk etmektedirler.

Hangi iddia içerisinde olunursa olsun Aydınlanma felsefesi ve onun türevleri olan Marksizm, sekülerizm, modernizm ve laiklik toplumları ikna ve tatminden uzak haldedirler. Bu durumda insanlığın geleceği için hem Hristiyan dünyasının, hem de İslam dünyasının kolektif bir akıl yardımı ve dayanışması ile insanı ikilemden kurtaracak, ona huzur verecek yeni projeler ortaya koymaları gerekmektedir. İslam dünyasının bu bağlamda “Yeniden Kur’an Neslinin İnşası” çalışmaları insanlık için neden bir model oluşturmasın ki?

Yazı Dizimizin İlk Bölümü için Aşağıdaki Link'i Tıklayınız:

http://www.hertaraf.com/koseyazisi-din-ve-sekulerizm-512

 

Yazı Dizimizin İkinci Bölümü için Aşağıdaki Link'i Tıklayınız:

http://www.hertaraf.com/haber-sekulerizm-ve-dunyevilesme-nedir--suleyman-arslantas-1693

SON

 

KAYNAKÇA:

24) Cumhuriyet Gazetesi 26 Şubat 1990

25) Y.Şafak 19 Mayıs 2003 Yusuf KAPLAN

26) Kemalist Laikliğin Temelleri Muzaffer TAŞYÜREK sh.211

27) Kemalist Laikliğin Temelleri Muzaffer TAŞYÜREK sh.74

28) 1. İslami Düşünce Sempozyumu Beyan Yayın sh 219

29) Bilgi ve Hikmet 1993/2, Kemalist Laikliğin Temelleri sh.

29) Birikİm Şubat 1998 sayı 105-106 sh.101

30) Birikİm Şubat 1998 sayı 105-106 sh.146

31) NPQ cilt 2 sayı 7 1994 sh. 67

Yorum Ekle
Yorumlar (3)
Atakan Volkan

28.06.2018

“Laiklik, din ile devlet işlerinin ayrılmasıdır” şeklindeki tanımlama yanıltıcıdır. Bu tanım nedeniyle laiklik ilkesi Müslüman halkımızın büyük çoğunluğu tarafından yeterince anlaşılamamış ve benimsenememiştir. Ülkemizde laiklik karşıtı siyasal akımların, partilerin siyasette, yönetimde etkin olmalarının temel nedenlerinden biri de bu yanlış laiklik anlayışıdır. Laiklik ilkesinin amacı; dini ve dindarları dikta heveslisi riyakar dincilerin, radikal gurupların tasallutundan, zulmünden, sömürüsünden korumaktır. Ancak dinci siyasi ve radikal akımlar bu hatalı tanımdan hareketle laikliği sanki dinin alternatifi olan bir anlayışmış gibi tanıtmışlardır. Milletin aklını, gönlünü karıştırmışlardır. Laik anlayış üzerinden Cumhuriyet tarihi boyunca demokrasi ve Atatürk düşmanlığı yapmışlardır. LAİKLİK: Dincilerle; sözde dini yapılar ve kurumlarla devlet işlerinin, siyasetin ayrılması demektir. Teokrasiye, dinci faşizme karşı olan anlayışın adıdır. Kökten dinciliğin, teokrasinin ant-i tezidir. Tarih boyunca dine karşı olanlara değil, teokratik faşizme, monarşilere karşı mücadele verenlere laik denilmiştir. Teokratik eğilimlerin olduğu yerde laik anlayış mutlak ihtiyaçtır. Laik anlayışın hâkim olmadığı ülkelerde teokratik diktanın, radikal dincilerin hâkimiyeti vardır. Tarihte bunun istisnası yoktur. Batı’da dine karşı olanlara değil, dini dünyevi menfaat; saltanat, servet aracı yapan ruhbanların, kilisenin egemenliğine, kilise üretimi din anlayışına ve teokratik mutlak monarşiye karşı olanlara laik denilmiştir. İslam’da dinin istismarı açısından kilisenin/ruhbanların muadili tarikatlar, cemaatler, radikal guruplar, siyasal İslamcılardır. İslam dünyasında da dine karşı olanlara değil, dini araçsallaştıran dinci güruhun egemenliğine, sömürüsüne, çarpık din anlayışlarına karşı olanlara laik denir. Atatürk sultan-halife düzenini, teokratik monarşiyi-saltanat sistemini yıkmıştır. Yönetimde hâkimiyeti-egemenliği, Allah’ın yeryüzündeki gölgesi olduğunu iddia eden sultandan alıp, millete-halka vermiştir. “Laiklik asla dinsizlik olmadığı gibi, sahte dindarlıkla mücadele kapısını açtığı için, gerçek dindarlığın gelişme imkânını temin etmiştir.” (Mustafa Kemal Atatürk)
Süleyman ARSLANTAŞ

28.06.2018

İsim yazmadığınıza göre kendinize güveniniz yok. Dilerseniz yazarın müktesebatını tartışmak yerine yanlışlarını belirtiniz; ya da doğru yaklaşım ne ise onu ortaya koyunuz. Üstenci ve ötekileştirici tavrınız size de yazara da kimseye de bir şey kazandırmaz.
okuyucu

27.06.2018

bu konuyu degerlendırıken rahmetlı durmus hocaoglunu okumamıs oldugunuz anlasılıyor gercı anlama konusunda muktesabatınız yetermı yazdıklarınıza bakınca suphelıyım,