Yaşadığımız zaman diliminde; başta ABD, Çin ve Avrupa Birliği ülkeleri olmak üzere dünyanın farklı coğrafyalarında İslamofobi, zenofobi ve ırkçılığın artmasının önemli sebeplerinden birisisi satanist/neo-liberal kültürdür. Şeytanın telkinlerine kapılan, adaleti reddeden ve ahlâki değerleri ciddiye almayan insanlar, geçtiğimiz ay ülkemizde misafir olan Suriyeli Müslümanlara saldırmışlardır. Kayseri, Bursa, Hatay, Adana, Antalya ve Konya gibi şehirlerde ve bazı ilçelerde yaşanan hadiseler, şeytanın telkinlerine kulak veren kimselerin yaydıkları fesadın ta kendisidir. Suriye’de Esed rejiminin katliamından kaçarak Türkiye’ye sığınan, en ağır işlerde düşük ücretlerle çalıştırılan ve sosyal medya yoluyla sürekli aşağılanan bu mazlum insanlar bizim din kardeşlerimizdir.
GEÇTİĞİMİZ ay Kayseri’de; Suriyeli bir çocuğa karşı gerçekleştirildiği iddia edilen iğrenç taciz olayının arkasından; zanlının emniyet güçleri tarafından gözaltına alındığı duyurulmasına rağmen ‘suçun şahsiliği’ prensibi göz ardı edilmiş ve Vandallar tarafından linç kültürü ön plâna çıkarılmıştır. Yaşanan bir iç savaştan kaçan ve Türkiye’ye sığınan masum insanları hedef alan bu saldırıların, utanç verici hadiselerin yaşanmasına vesile olduğunu söylemek mümkündür. Ekonomik krizi, kültürel farklılıkları ve demografik meseleleri gerekçe göstererek linç kültürünü mazur göstermeye kalkmanın merhametle, vicdanla, insafla, hukukla ve insanlıkla asla bağdaşmayacağı ortadadır. Devletin Suriyeli göçmenlerle ilgili kabartılan ırkçı ve hukuksuz dalgaya prim vermemesi son derece önemlidir. Vandallığın, kışkırtıcılığın cezasız kalmaması için emniyet ve yargı makamlarının görevlerini eksiksiz yapmaları zaruridir.
ABD, Çin ve Avrupa Birliği ülkeleri başta olmak üzere bütün dünyada, yabancı düşmanlığı (zenofobi) hastalığının yayıldığı ve ırkçılığın yükseltildiği bir dönemde yaşanan bu hadisenin iyi tahlil edilmesi gerekir. Provokatörlerce kışkırtılmış olan kitleler; hiçbir insani ve hukuki değer gözetmeksizin masum insanların iş yerlerine, araçlarına saldırmış; geniş bir kitleye (kadın-çoluk çocuk demeden) korku dolu bir gece yaşatmışlardır. Yine aynı merkezden talimat alan ve ırkçı zihniyetlerini pazarlayan kimseler, karşılık verme bahanesiyle Suriye’de harekete geçmiş ve masûm insanları hedef tahtasına oturtmuşlardır. Bu ırkçı provokatörler, selim akıl sahibi insanların gönüllerinde derin yaralar açmışlardır. Meselenin “taciz” olmadığı, son tahlilde yabancılara (özellikle Suriyelilere) duyulan tepkiyi ön plâna çıkardıkları malûmdur. Çünkü bilindiği gibi, Türkiye’de bu türden taciz olaylarından sonra ya taciz eden kişi mahalleli tarafından darp (hatta linç) edilir, ya taciz edenin maddi gücü, kültürel veya ideolojik avantajları varsa, olay göz ardı edilir. Olup-olmadığı bilinmeyen taciz olayı sadece bir kıvılcımdır. Kayseri’den sonra, Bursa, Hatay Reyhanlı, Adana, Antep, Antalya Serik ve Konya’da sokağa inen kalabalıklar, şimdiye kadar (çoğunlukla) söz plânında kalan yabancılara/mültecilere dönük nefretlerini bu kıvılcım sayesinde sokaklara dökme imkanına kavuşmuşlardır. Ancak Kayseri’de başlayıp, başka şehirlere sıçrayan bu tepkilerini, sadece mültecilere dönük bir düşmanlık çerçevesinde değerlendirmek doğru değildir. Yaşanan hadiseler, insanın bozgunculuğa ve kan dökmeye teşne olan vahşi yüzünün bir tezahürü hükmündedir. Bu noktada insanın yaratılışı esnasında meleklerin endişelerini hatırlamakta fayda vardır.
Meleklerin Endişeleri
Kur’an-ı Kerim’de yer alan "Bir zamanlar Rabb’in meleklere: “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım” demişti. (Melekler): “A! Orada bozgunculuk yapacak ve kan dökecek birisini mi yaratacaksın? Oysa biz seni överek tesbih ediyor ve seni takdis ediyoruz” dediler. (Rabb’in): “Ben sizin bilmediklerinizi bilirim” dedi" (Bakara 2/30)] mealindeki âyeti dikkate aldığımız zaman, insanın iki önemli özelliğine atıf yapıldığına şahit oluruz: ‘Bozgunculuk yapmak (fesat çıkarmak) ve kan dökmek’ Üçüncü özellik ya da özellikler ise Allah’ın ilmindedir. Doğrusu yaşanan hadiselere bakınca, diğer özelliklerin neler olabileceği konusunda açık ve seçik bir fikir edinemiyoruz. Kaldı ki 21. yüzyılın başında bile, “Benim nüfusum daha fazla, yabancılara istediğimi yaparım” veya “Güçlüyüm o halde haklıyım” kabilinden durumları görünce Meleklere hak vermek zorunda kalıyoruz. Meselenin bir başka boyutu da şudur. İlahi tekliflerin muhatabı olan insanların üstün meziyetleri olduğu gibi, garip zaafları da vardır. Kur’an-ı Kerim’de ‘Şeytanın telkinlerine kapılan, adaleti hafife alan, mülkü (iktidarı) elde etmek için her türlü hileye başvuran, bilmeden hayrına da şerrine de dua eden ve biriktirdiği malların kendisini ölümsüz kılacağını zanneden’ insanların yeryüzünde fesadın yayılmasına vesile oldukları beyan edilmiştir. Kayseri ve diğer şehirlerde yaşanan hadiseler, şeytanın telkinlerine kulak veren kimselerin yaydıkları fitnenin ve fesadın ta kendisidir.
Fısk u Fücûr Cünbüşü
İçinde bulunduğumuz hali tahlil edebilmek için; aydınlanma felsefesinin yayılmaya başladığı ilk yılları, bir anlamda Büyük Fransız Devrimi’nin getirdiği kültür değerlerini hatırlamakta fayda vardır. Reisülküttap Atıf Efendi, 1798’de zamanın padişahına (Osmanlı Halifesine) yazdığı bir takrirde Fransız Devrimi’ni ‘fısk u fücûr cünbüşü’, Hukuk-i Beşer Beyannamesi’ni de ‘insanları hayvan derekesine indiren bir beyanname olarak nitelendirir’ ve beyannamenin ileride, yayımlayanlar tarafından, ‘siyasî baskı aracı’ olarak kullanılacağına işaret eder. Konuyla ilgili nazarî mülahazalar bir tarafa, İnsan Hakları Beyannamesi’nin yayımlandığı tarihten bu yana, geçirdiği bütün tashih ve tadiller göz önünde bulundurulmak kaydıyla, ortaya çıkan gelişmeler Atıf Efendi’yi haklı çıkarmıştır.
Tarih felsefesi üzerine eserler veren A.J.Toynbee ‘Dünya ve Batı’ isimli eserinde ‘Bizim medeniyetimizin acı meyvelerinden birisi de ırkçılık/milliyetçilik (nasyonalizm) akımıdır. Yerinde de zararlı olan bu unsur, başka toplumlar için adetâ ölüm olmuştur. Buna en güzel misali Osmanlı’nın kimliğinde İslâm dünyasıdır. İslâm kardeşliği ile yan yana yaşamakta olan çeşitli ırk-milliyet sahibi topluluklar, farklı dillerine rağmen kavgasız yaşarken, bu anlayışın Osmanlı’ya intikal etmesi neticesinde, Müslüman kavimler birbirinin düşmanı haline gelmiştir’ diyerek, modern ulus devlet paradigmasının dağıtıcı/çözücü özelliğine dikkati çekmiştir. Büyük Fransız Devrimi’nden sonra ön plâna çıkarılan ve ‘her ulusa bir devlet’ şeklinde ifade edilen siyasi proje, farklı kavimlere mensup olan Osmanlı halkını birbirinin kurdu haline getirmiştir. Irkçılık hastalığı halen devam etmektedir. Dünyanın diğer ülkelerinde de durum farklı değildir. Amerika Birleşik Devletleri’nde, 25 Haziran 1876’da Montana’daki Little Bighorn Savaşı’ndan sonra Kızılderililere karşı başlatılan korkunç kıyım, 28 Aralık 1890’da Pine Ridge Kızılderili rezervasyon alanında, kadın ve çocuklara karşı girişilen katliamla taçlandırılmıştır. Aynı bölgede 1970’lerde FBI ajanları, Amerikan Kızılderili Hareketi adlı örgüte mensup yüzlerce kişiyi öldürmüşlerdir. 1831 ile 1859 yılları arasında yaşanan Gözyaşı Sürgünü’nde (Trail of Tears), Kızılderili kabileleri Oklahoma’nın kuzeyine göç ettirilmiş; ilginç olan, bu bölgelerde petrol veya değerli maden bulunca insanlar tekrar yerlerinden sürülmüş; akabinde de düzenli olarak yok edilmişlerdir. Yalnızca Kızılderili ve Siyah Adam’a karşı her türlü yöntemi kullanarak soykırım yapan Amerika mıdır? Yakın dönem Dünya tarihini önümüze koyduğumuzda başta İngiltere ve Fransa olmak üzere sömürgeci güçlerin Afrika’da, İspanyolların Güney Amerika’da, Rusların Orta-Asya’da, Almanların Avrupa’da, İtalyanların Kuzey Afrika’da, Çinlilerin Doğu Türkistan’da, Japonların Çin’de yaptıkları; Birinci ve İkinci Dünya Savaşı’nda bütün Dünya’da cereyan eden katliamlar, Soğuk Savaş esnasında yürütülen kirli savaşlar… Balkan ve Kafkas savaşlarında Müslüman ve Türk nüfusa uygulanan soykırım… Harita hiç de iç açıcı değildir. Derinliğine ve genişliğine yapılan okumalar, hani neredeyse İnsan türü ile kurt sürüsü arasında bir fark kalmadığını gösterecek raddededir. Tarih boyunca dinî, ahlakî, felsefî ve siyasî pek çok yorum yapıldığı, insan türünün vahşeti konusunda pek çok görüş ileri sürüldüğü malûmdur. Bu konuda felsefî güzellemeler de de pek işe yaramamıştır. Bu noktada insanın bozgunculuğunun ve kan dökücülüğünün kaynağı nedir? Dinî, felsefî, hukukî, siyasî, her ne ise, yanıtlar sorunu çözebilir mi? İnsan hakları, insanlık, barış, kardeşlik ve bunun gibi tanımsız kavramları icat etmek derde deva olur mu? Sorduğumuz sorunun yanıtının çok yönlü araştırılması gereği mahfuz tutulmak kaydıyla, tarihî gerçekliğin gözler önüne serdiği bir hakikate işaret etmemektedir. Maddî, manevî ve fikrî gücü ahenkli bir terkibe ulaştıramayan insan veya toplumlar oldukça kıyıcıdır, zalimdir. Bu tür toplumların kurduğu siyasî örgütler hiçbir zaman devlet olamamış, tersine daima eşkiya/çete karakteri göstermiştir. Her şeyi maddî güçle çözeceğini düşünen toplumlar, hâlâ göçebeliği yaşayan toplumlardır. Açıktır ki zihnî göçebelik, maddî göçebelikten daha tehlikelidir; çünkü insanlar için öngörülebilir bir hayat nizamı tesis edemez. 21. yüzyılın eşiğinde yaşananlar; kim ne derse desin Bosna-Hersek’in kurucu lideri Aliya’nın şu sözünü haklı çıkarmıştır: "Tek tek insanları sevemeyenler, insanlık (hümanizm) kavramını icat etmişlerdir; hem kullanmak hem de rahatlamak için. Millet ve Devlet olmak kolay değil, İnsan olmak ise daha zorudur."
Netice olarak şunu söyleyebiliriz. İçinde yaşadığımız zaman diliminde; başta ABD, Çin ve Avrupa Birliği ülkeleri olmak üzere dünyanın farklı coğrafyalarında İslamofobi, zenofobi ve ırkçılığın artmasının önemli sebeplerinden birisisi satanist/neo-liberal kültürdür. Küreselleşme sürecinin ortaya çıkardığı teknolojik devrim neticesinde; sosyal medya başta olmak üzere, bilgi ve haber kanalları oldukça artmıştır. Farklı toplumların yaşam standartlarından haberdar olan yoksul kitleler, böylesi bir refahtan pay alma içgüdüsüyle ülkelerinden başka ülkelere akın akın göç etmeye başlamışlardır. Bu arada ülkelerinde yaşanan istikrarsızlık, iç savaş, kuraklık ya da doğal felaket gibi yıkımlar bu göç dalgalarını artırmaktadır. Tarihin en önemli ve en geniş çaplı insan göçlerinin son on yılda yaşandığı malûmdur. Böylesi düzensiz göç dalgası, göçmenlerin hedeflerindeki ülkelerde yaşayan halkı huzursuz etmektedir. Neticede milliyetçi siyasi partilerin sözcülerinin siyasi yapıların İslamofobi, zenofobi ve ırkçılık içeren söylemleri bu halk kitlelerinde karşılık bulmaktadır. Fransa’da, Almanya’da ya da başka Avrupa ülkelerinde Araplara, Türklere ve yabancılara yönelen ırkçı tavırlar gibi, Türkiye’de de zayıf aktörler, kendilerinden de zayıf olanlara/mültecilere öfkelerini kusmaya devam ediyorlar. AKP-MHP karması hükümetin kapalı kapıların ardında mültecileri geri gönderme tezlerini, Zafer Partisi Genel Başkanı’nın ve bazı CHP Belediye Başkanları’nın (Bolu, Afyon vs) yabancılara takındıkları tavrı dikkate almak gerekir. Kayseri’de bir yetkilinin insanları sakinleştirmek üzere “taciz mağduru çocuğun Türk olmadığını” söylemesini, nereye savrulduğumuzun en güzel delilidir. Yani çocuk “bizimkilerden” olmadığı için öfkelenmeye gerek olmadığını anlatan bu anlayış, “ırkçılığın” gündelik hayatta nasıl yayıldığını göstermektedir. Suriye’de Esed rejiminin katliamından kaçarak Türkiye’ye sığınan, en ağır işlerde düşük ücretlerle çalıştırılan ve sosyal medya yoluyla sürekli aşağılanan insanlar bizim din kardeşlerimizdir. Bir Suriyelinin işlediği suç nedeniyle bütün mültecileri hedef almak utanılması gereken bir hayâsızlık ve hukuki olarak bir suç olduğu ortadadır.
Trump’ın Barış ve Savaşı / Mehmet Taşdöğen
31.05.2026
Kurban yakın eder ırağı|Vahdettin İnce
31.05.2026
Hürmüz'de sıcak çatışma
09.05.2026
4 PKK'lı teslim oldu
11.05.2026
Direniş Hattının Direnci DERVİŞ ARGUN 01.06.2026
BOSNA GÜNLÜKLERİ -6 ÜSTÜN BOL 03.06.2026
BOSNA GÜNLÜKLERİ - 5 ÜSTÜN BOL 23.05.2026
oyaladı dost… MUSTAFA AKMEŞE 21.05.2026