metrika yandex
  • $32.01
  • 34.77
  • GA17200

Haberler / Yazı Dizisi

İrfandan Birkaç Damla-15 / Yunan’ı Anlıyorum. / Ahmet Hakan ÇAKICI

25.04.2022

İrfandan Birkaç Damla-15

  Yunan’ı Anlıyorum. 

 Ahmet Hakan ÇAKICI

Dost meclisindeki Karadenizli olan arkadaş, az önce Facebook’ta paylaştığı mesajı okudu: “TV’ler zamanın büyücüleri: Onun istediği gibi giyiniyor, onun istediğini beğeniyor, ona göre çocukları yetiştiriyor, ev döşüyor, birbirimize hitap ediyoruz. Onun konuş dediklerini konuşuyor, onun savunduklarını savunuyor ve tebliğ ediyoruz. Üstelik bunların kendi düşünce mahsulü fikirlerimiz, beğenilerimiz olduğunu sanıyoruz. Bu yolla en saçma, en sapkın kelimeler içimize girip yayılabiliyor. Ancak TV’den bize zorlanan bu terbiyeyi garipsemiyor, yadırgamıyoruz. Televizyon Hz. Musa’nın büyücülerinden çok daha maharetli bir büyücü.”

Kelime biter bitmez Burdur Yörüğü olan kalp gözü açık karayağız beyefendi; “Benim büyük annem televizyona sırtını dönerek otururdu. “Onlar seni görmüyor” deyince “Ben onları görüyorum. Gözlemek de günahtır” derdi.

Bingöllü bir Kürt olan diğer arkadaş geniş bıyıklarını çekiştire çekiştire “Babamın bibisi (halası) gelirdi bize. Oda TV’ye arkasını döner otururdu. Ekrandan tarafa dönüp bakmazdı” diye onayladı onu.

Dedeleri Bulgaristan’dan yıllar önce 93 muhaciri olarak Bursa’ya gelmiş olan, sarışın yeşil gözlü arkadaş girdi araya: “Bizimkiler eve hiç sokmadılar televizyonu, şeytan işi derdi rahmetli ninem.”

Bu kelimeler beni alıp birkaç sene önceki bir başka hatıraya götürüyor.

Eşref-i Rumi aile efradının son temsilcilerinden Safiyüddin Erhan Bey, İznik’te hersene Mayısın ilk haftası düzenlenen Eşref-i Rumi’yi anma merasimi esnasında 1. Dünya Savaşı sırasındaki işgalde  Yunan askerleri tarafından yakılarak yerle bir edilmiş İznik Eşref-i Asitanesinin resimlerine bakarken bir taraftan da hislenerek bahsetmişti: “Yunanı anlıyorum! Sonuçta İznik, İmparatorluklarına 150 sene başkentlik etmiş, defalarca dinleri için çok önemli olan Konsüllere ev sahipliği yapmış, onlar için kutsal bir mekan. Hala içinde, onlardan yüzlerce belki binlerce eser barındırıyor. Bu sebeple onların öfke ve nefretini izah etmek pekala mümkün. Ancak bu topraklara hem Türk hem de Müslüman kimliğini ve karakterini veren, fethin tamama ermesine vesile olan insanlara, Cumhuriyetten sonra yöneltilen öfke, nefret ve kıyımı izah edemiyorum.

Eğer buralar (tekkeler/medreseler) büyük yenilginin müsebibi olarak görülüyorlarsa onlardan önce sigaya çekilmesi gerekenler, devleti yönetenler ve geri kalmanın çaresini bulmakta aciz kalan alimler, bürokratlar değil miydi? Bu kurumlar insan fabrikası idi: Topluma ahlak ve erdem yolunda mihmandarlık etmeyi görev edinmişlerdi. Silah yapmak, bilgisayar yapmak, asronot yetiştirmek onların vazifesi değildi ki.”  

İznik Eşref-i Asitanesi

Safiyüddin Beyin büyük dedesi ve İznik Eşrefi Dergah’ının kurucusu Eşrefzâde Abdullah-î Rumî, kökleri Mısır’a kadar giden bir aileye mensup. Mezuniyetinin ardından kendisinin de ders verdiği Bursa Çelebi Mehmet Han Medresesinde zahiri ilimlerin dersini alarak başlıyor ilim yolculuğuna. Tasavvufi terbiyesini Emir Sultan namı ile meşhur Şemseddîn Muhammed (ö. 834/1430) Efendi ve Abdal Mehmet Efendiden başlamış. Daha sonra Emir Sultan’ın işareti ile Ankara’ya, Hacı Bayram’ı Veli’nin yanına gitmiş. 11 sene süren hizmeti esnasında Hacı Bayram’ı Veliye damat da olmuş.  Sonrasında bir ara İznik’e dönmüş olsa da Hacı Bayram’ı Velinin işareti ile şimdi Suriye sınırları içinde kalan Hama şehrindeki Abdülkadir Geylani’nin 4. Kuşak torunu Hüseyin Hamevi’ye intisab eylemiş.


 
İznik’e geri döndüğünde Kadiri tarikinin Anadolu’daki ilk dergahının da banisi olmuş. Hacı Bayram-ı Velinin kerimesi Hayrünnisa hanımdan olan kızı Zeliha Hanımdan damadı Abdürrahim-i Tırsi, kendisinden sonra dergâhın hizmetini devr almış. Zamanla büyüyen Dergahın kapısı, Yunan İşgalinde yakılarak yerle bir edilmesine kadar açık kalmış.  Yunan tahribatından geriye sadece caminin minaresi, bir de Abdürrahim Tırsi Türbesinin yıkık duvarları kalmış.

Eşref-i Ruminin en meşhur eseri Müzekkin Nüfus, sahip olduğu oldukça duru ve sade halk Türkçesi ile aynı Muhammediye, Mızraksız İlmihal, Mevlid gibi Anadolu’ya yayılmış ve yüzyıllar boyunca topluma ahlak ve erdem üzerinde klavuzluk edebilmiş bir eser.

Mehmed Ali Aynî Efendi, “Türk ahlakçılarının başına Eşrefoğlu’nu koyacak olursam doğru bir iş yapmış olacağımı zannediyorum, çünkü bu zât bundan beş yüz sene kadar evvel bütün Türklerin kolayca anlayabilecekleri bir şekilde, kendi özünü, nasıl ve ne yollarla temizleyebileceğini anlatmıştı” diyerek Eşrefoğlu Rumi’yi tarif eder.

H. Ziya Ülken, “Eşreoğlu’nun İslâm düşüncesinin artık tamamı ile halka indiği bir devirde tasavvufî ahlakın halklaşması hususunda önemli bir rolü olduğunu” söylerken Sabri F. Ülgener ise kendisini “XV. yüzyılın şöhretli ahlakçısı” olarak tavsif etmektedir.[1] Prof Mustafa Kara Hoca ise Eşrefoğlu Rumi’ye “Anadolu Kandili” ismini verir.

Müze Ziyareti

Törenden sonra küçük bir grupla İznik Müzesine kadar gidip, Müzenin önündeki tellerin arkasından, Asitanenin haziresinden alınıp müzeye taşınan Hayrunnisa Hanımın ve Türbedar İbrahim Dedenin mezar taşını ayırt etmeye çalışıyoruz.

Beyefendi dönüp bize: “Ne yazık ki, birçok ikaza rağmen pek çok müzede Osmanlı ve Selçuklu eserleri güneşin ve yağmurun altında, Roma ve Bizans eserleri müzenin içinde durdu yıllarca. Bazı yerlerde hala da öyledir. Sizin orada da öyle mi?” diyor. İrkiliyorum. Hiç düşünmemiştim ama bizdeki durum daha iç karartıcıydı zira müzenin içinde de dışında da Roma eserleri dururken, deniz kıyısındaki mezarlığın 50-60'lı yıllarda sökülüp, üzerine Belediye binası, çay bahçesi ve dükkânlar yapıldığını oradan çıkan eski mezar taşlarının iskelenin yapımında denizi doldurmak için dolgu malzemesi olarak kullanıldığını işitmiştim.

Bu cevap bir yaraya dokunmuş olacak ki, anlatmaya başladı: “Abdürrahim Tırsi Efendinin türbesinin kalıntıları vardı. Birisi Vakıflar Müdürlüğünden kiralayıp türbenin üzerine bakkal dükkanı açmıçtı. Gerekli girişimlerde bulunarak devletten bu türbenin ve çevresinin ihyası için izin almaya çalıştık. Ama bize kat’i bir dille bunun mümkün olmadığını söylediler. Ancak kısa bir süre sonra İznik Gölü üzerinde bir helikopter gezinirken bir Kilisenin temellerinin tespitini yapınca Bursa Belediyesi çevresini duvarla çevirip sonra duvarların içinde kalan suyu boşaltarak Kilisenin ortaya çıkarılmasını sağlamak için çalışma başlatmıştı. Hatta o dönemde Belediyeden bir yetkili “Gerekirse tüm gölün suyunu boşaltırız” gibi bir şeyler de söylemişti. Benzeri bir hadise de Silivri‘de oldu: Yunanistan’da hakkında filim çekilen bir Hristiyan evliyası olan Aziz Nektarios’un Silivri doğumlu olduğu tespit edilince, onun hatırasını ihya edebilmek için ilçede Aziz Nektarios Evi inşa edildi.

Yanlış anlaşılmasın “Neden bunları yapıyorlar?” demiyoruz. Bunlar mühim ve gayet isabetli faaliyetler olabilir. Ancak bunlar daha çok Batılıların kendi atalarının hatıraları kaybolmasın diye kurduğu baskılar ve ayırdığı fonlar ile oluyor. Tabi bu boş bir gayret değil: Zira Vakıflar Genel Müdürlüğü İdare Meclisi Üyesi merhum Halim Baki Kunter Bey’in ifade ettiği gibi  “Zamanı yenen milletler, zamana yenilmeyen mefahiri (iftihar edilecek eserleri) ve hatıraları olan milletlerdir.” Der.

 

Onlar da zamanın galip devletleri olarak dedelerinin eserlerine sahip çıkarak bu topraklardaki izlerini korumaya çalışıyorlar. Peki, bunu niçin yapıyorlar?

Bir toprağın, kendi toprağınız olduğunu ispat edebilmek için tapusunu göstermeniz gerekir. Geçmiş dönemler için tapu, ecdadınızın mezarları, onların eserleridir. İspatı isteyene dedenizin mezarını, eserini gösterirsiniz. Batılılar bir gün lazım olur diye, bizim topraklarımızdaki babalarının “tapularını” korumaya çalışıyorlar.



İyi de bize ne oluyor ki, onların ecdadının eserlerini ihya etmeye çalışırken kendi babalarımızdan kalan tapu senetlerini yok ediyor ya da onlara bigâne kalıyoruz? Hatta hatta onlara düşman olup yok etmeye çalışıyoruz!

Ruh sağlığı yerinde bir insanın kendi ecdadına, babasının dedesinin mülklerine, eserlerine,

kurumlarına düşman olması nasıl mümkün olur?

İşte bunu izah edemiyorum!”

Daldığım çağrışımın içinden Karadenizli arkadaşın yüksek tondaki sesi ile çıkıyorum: “Allah Allah” dedi, “Coğrafyalar çok farklı ama ‘tepkiler aynı’. Aynı edebi kuşanmışlar.”

Bulgar muhaciri arkadaş girdi araya, “Sadece edep mevzuu değil ki, mesela İslam dünyasında nereye gidersen git, evlerde pişirilenlerden konu komşuya ikram edilir.”

Bingöllü arkadaş sözünü kesti: “Misafir ağırlama, hasta ziyareti, cenaze/düğün dayanışması, delilerin beraberce idaresi, yaşlılara hizmet, büyüklere saygı, alime hürmet gibi bir sürü şey aynı. Bunlar ortak bir kültüre, geleneğe işaret ediyor. Bu yüzden Müslüman muhacirler gittikleri topluluğa ciddi çatışmalar olmadan kolayca uyum sağlayabiliyorlar” dedi.

İyi de dedi, Burdurlu olan “iletişim araçlarının olmadığı zamanlarda bu devasa coğrafyaya  bu terbiyeyi kim nasıl veriyordu?”

Sahi üzerinden 5-6 nesil gelip geçtiği halde, bize suyunun suyu hesabı ile kırıntıları erişmiş olsa da hala İslamlığımızı, birliğimizi, insaniliğimizi muhafaza eden bu terbiyeyi, bu topluma kim ve nasıl verdi?

Ve onca bilgiye, iletişim aracına, medyaya rağmen biz niye veremiyoruz?

Derleyen : Ahmet Hakan Çakıcı
Ramazan 1443

 

[1] https://www.liseedebiyat.com/byografler/211-slam-doenem/6231-esrefoglu-rumi.htm

Yorum Ekle
Yorumlar (1)
z.dilek | 26.04.2022 22:00
Evet, biz de Yunan'ın, İngiliz'in, Fransız'ın ve adı gavura çıkmış tüm gavurların gavurluklarını anlıyoruz da kendi içimizden çıkan; adı, şekli şemali bize benzeyenlerin gavurluklarını anlamak mümkün değil! Ne istediler bu aziz milletten, ki tüm değerlerini yerle yeksan ettiler. Türkü, Kürdü, Arab'ı, Acem'i, Laz'ı, Çerkezi, Boşnak'ı, Yörüğü vs vs. bir bütün olarak ümmet olarak kardeşce bir coğrafyayı paylaşırken aralarına nifaklar sokuldu. Dün tüm bu insanlara ahlak erdem veren, kardeşler kılan kurumları kapatanların, oralara düşman olanların yetiştirdiği nesiller olarak maalesef ki neyi nerede kaybettiğimizi bile bilmez durumdayız. Öyle olunca da Firavunların sihirli kutularının esiri oluyoruz.