Şii-Şia sözcüğü, Müslümanların tarihinin başlangıç yıllarında, bugün yüklenen anlama sahip değildi. Bu kelime, ilk kullanılmaya başlandığı dönemde, anlamlı bir ayrışmanın nedeni de değildi. Başlangıçta Arap ırkçılığına ve zulmüne karşı oluşan tepkinin adı iken sonraki yüzyıllarda İslam dünyasını ikiye bölen bir ayrışmanın adı ve nedeni olmuştur. Önceleri ‘Şia/taraftar’ sözcüğü muhaliflerin kendileri için kullandıkları bir ‘ad’ iken Müslümanların tarihinde ‘Kerbela olayı’ denilen olaydan yeni bir anlam kazanmaya başlamıştır. Emevi iktidarına karşı, yanında savaşacakları vaadiyle ısrarlı bir şekilde davet ettikleri Hz. Hüseyin’e ihanet ederek acı bir şekilde öldürülmesine neden olan taraftarlarının bu olaydan duydukları üzüntüyle ‘bedelsiz bir taraftarlık’ olarak kavramlaşmaya başlamıştır. Bu süreci kendilerine göre biçimlendiren Farisiler, ‘Ali, Hasan, Hüseyin’ diyerek esasında çoğu kere yalnızca ‘Hüseyin’ diyerek Şii-Farisi ırkçılığına hizmet eden bir mezhep üretmişlerdir.
Dünya üzerindeki tüm Müslümanlar Hz. Ali’yi sever, Hz. Hüseyin’in öldürülmesine üzülür. Ancak İran-Şii-Fars ırkçılığı, ‘Kerbela olayını ve Şiiliği’ milli çıkarları ve farklı toplumların yönetimini İranlı mollalar yoluyla kontrol için kullanmaktadır. Böylece kendilerini, hiçbir hakları olmadığı halde vaktiyle ihanete uğrayarak katledilen Hz. Hüseyin’in velisi/vasisi görerek bu çağdaki Müslümanlardan, onun kanının bedelini istemektedirler. O gün ihanete uğrayan Hz. Hüseyin için bugün ‘Lebbeyk ya Hüseyin’ demektedirler. Hatta o dönemde Müslüman bile olmayan Türklerden ve kendileri gibi ‘12 İmam’ akidesine sahip olmayan bugünün Müslümanlarından Hz. Hüseyin’in intikamını almak istemektedirler.
Önceki yazımızda, Hz. Hüseyin neslini kutsayan Şiiliğin kendisine mesnet saydığı ayetlerden 5’i üzerinde durarak bu ayetlerin Şiilerin verdiği anlamda olmadığını göstermeye çalıştık. Bu yazımızda ‘ehlibeyt sevgisi’ perdesiyle örtülen Şii-Farisi mezhebi mensuplarının Allah tarafından seçildiğine inandıkları ‘12 İmam’ teorisini ispat sadedinde işaret ettikleri ayetler eşliğinde sordukları soruları ele alacağız.
‘12 İmamla İlgili Ayetler’ Denilen Ayetlerin Gerçek Anlamları:
6-) Cenabı Allah'ın "Hep beraber Allah'ın ipine sarılın, dağılmayın..." (Al-i İmran / 103) buyururken, Allah'ın ipi olarak kastettiği onlar değil mi?
Hayır, değil. Bu ayette ‘hablullah/Allah’ın ipi’ sözcüğüyle kastedilen Kur’an’dır; kesinlikle Şiilerin ‘12 İmam’ olarak saydığı kişilerden birisi değildir. Çünkü tüm insanlar ölümlü, Kur’an kalıcıdır. Kur’an’ın kalıcı bir mucize olması da bu yüzdendir.
7-) Ve "Sadıklarla beraber olun" (Tevbe / 119) diyen ayet onları kastetmiyor mu?
Hayır, etmiyor. Bu ayette kast olunan ‘sadıklar’, Allah’a ve elçisine verdikleri sözleri tutarak dosdoğru yaşayan herkestir. Allah bu ayetle her dönemdeki Müslümanları, Allah’a sımsıkı bağlı, dosdoğru kimselerle birlikte hareket etmeye çağırmaktadır. (Ayrıca buradaki ‘sadıklar’, Güneydoğu bölgemizde, sülalelerine ‘Sadık oğulları’ denilen kimseler de değillerdir. Onlar da bu ayeti okuyarak ‘Ayette söz edilen ‘sadıklar’ biziz. Bu ayet bize işaret eden bir mucizedir’ diyerek kendilerine mürit toplamaya çalışmaktadırlar. Bu da ayetin farklı bir tahrifidir ve yanlıştır. Kim ki ‘Kur’an burada bana/bize işaret ediyor, der o bir yalancıdır. Çünkü Kur’an tüm insanlık için vahyedilmiştir.)
8-) Ve "Budur benim doğru yolum, onu takip edin ve türlü yollara sapmayın, Allah'ın yolunu şaşırırsınız" (En'am / 153) diyen ayetler onların yolunu göstermiyor mu?
Hayır, göstermiyor çünkü yol onların değil Allah’ın yoludur. Bu yola Allah cc. ‘benim yolum’ demekte ve kendisine inananlardan bu yolda olmalarını istemektedir. Allah cc. bu yolun ilkelerini Kur’an ile belirlemiştir. Burada söz edilen yolun ‘12 İmam’ yolu olduğunu iddia etmek, mesnetsiz bir iddiadır ve Kur’an’a muradı olmayanı söyletmektir. İslam, Allah’ın ilk elçisinden beri vahiyle insanlığa öğrettiği yoldur, yaşam tarzıdır. Müslüman bu yola tabi olan kişidir. Müslümanların, Allah’ın öğrettiği din/yol olan İslam’da olabilmeleri için kendilerini, ‘elçi’ dahi olmayan birilerine nispet etmesine gerek yoktur.
9-) Ve "Ey inananlar! Allah'a, Resulüne ve sizden olan emir sahiplerine itaat edin,"(Nisa/59) diye buyurduğu ayet yine onlar hakkında değil midir?
Hayır, değildir. Çünkü ayetteki ‘sizden olan emir sahipleri’ sözüyle kast edilen belli bir zümre veya soy değil, dünya üzerindeki Müslümanların yaşadıkları yerlerde, ülkelerde kendileri gibi inanan, kendileriyle aynı Kur’ânî ilkelere uyan kimselerdir. Bunlar da herkes olabilir.
10-) Yine onları "Ehl-i zikir" olarak tanımlayan bu ayet: "Eğer bilmiyorsanız Ehl-i Zikr'e sorun" (Nahl/43) onlar hakkında değil midir?
Değildir. Çünkü bu iddiayı ancak bir cahil söyleyebilir. Bu ayetin bağlamında söz konusu olan durum Ehlikitapla ilgilidir. Rabbimiz, bağlamda söylenenlerden kuşku duyanları, konuyu Ehlikitap’a yani Tevrat ve İncil okuyan kimselere sormayı buyurmaktadır. Ehl-i zikir, sözüyle kastedilen Yahudi ve Hıristiyanların din bilginleridir. (Bu ayet, kendi şeyhini ‘Zikir Ehli’ sayan pek çok tarikat tarafından da şeyhlerinin her şeyi bileceği bağlamında delil gösterilmektedir. Bu ayet söylenerek soruların onlara sorulması ve verecekleri cevapla yetinmeleri istenmekte; müritlerin Kur’an’ı okurlarsa yanlış anlam vererek sapacakları söylenerek şeyhin öğreteceği bilgiyle yetinmeleri istenmektedir. Esasında böylece Allah’ın Kitabı’nın, Allah’ın kullarını saptıracağı da söylenmiş olmaktadır.)
11-) Ra’d 7: وَيَقُولُ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا لَوْلَٓا اُنْزِلَ عَلَيْهِ اٰيَةٌ مِنْ رَبِّه۪ۜ اِنَّمَٓا اَنْتَ مُنْذِرٌ وَلِكُلِّ قَوْمٍ هَادٍ۟ : İnkâr edenler, “Ona Rabbinden bir mucize indirilseydi ya!” diyorlar. Sen ancak bir uyarıcısın. Her kavim için de bir yol gösteren/hadi vardır.’ Ayette ‘hadiler/oğru yola götürenler’ dediği hidayet rehberleri onlar değil midir?
Değildir. Çünkü bu ayet doğrudan doğruya Nebimizi işaret etmektedir. Ayette Rabbimiz tarafından tıpkı önceki elçiler gibi ‘ancak bir uyarıcı/nezir’ ve ‘yol gösterici/hadi’ olarak görevlendirildiğinden söz edilmektedir. Bu ayette Nebimize işaret eden tekil ‘had/yol gösterici’ ifadesi, ayeti ‘12 İmam’ akidesine uygun hale getirmek için ‘hadiler’ olarak çoğul söylenmektedir. Oysa ayette, ‘Hadiler/doğru yola götürenler’ değil, tekil olarak ‘had/doğru yola götüren’ ifadesi bulunmaktadır. Bu çeviri dahi Şiilerin, kendi görüşlerini ispat bağlamında ayetleri nasıl tahrif edebileceklerine yeterli delildir. Bakara 2/213: فَهَدَى اللّٰهُ الَّذٖينَ اٰمَنُوا لِمَا اخْتَلَفُوا فٖيهِ مِنَ الْحَقِّ بِاِذْنِهٖؕ وَاللّٰهُ يَهْدٖي مَنْ يَشَٓاءُ اِلٰى صِرَاطٍ مُسْتَقٖيمٍ : Allah, inananları, görüş ayrılığına düştükleri konularda kendi izniyle ilahi buyruklara hidayet etti. Elbette Allah dileyeni dosdoğru yola hidayet eder’ ayeti de ‘Hadi’ olanın ancak Allah olduğunu tekraren açıklamaktadır. Yine bu konuda Kasas 28: اِنَّكَ لَا تَهْد۪ي مَنْ اَحْبَبْتَ وَلٰكِنَّ اللّٰهَ يَهْد۪ي مَنْ يَشَٓاءُۚ وَهُوَ اَعْلَمُ بِالْمُهْتَد۪ينَ : Sen sevdiğini hidayete erdiremezsin; ancak Allah dileyene hidayet verir ve hidayete ulaşacak olanları en iyi O bilir.’ ayeti de ‘hadi’ olanın ancak Allah olduğuna, elçi de dâhil olmak üzere insan olmadığına, elçinin de ancak ‘hidayet yolunu öğreteceğine’ işaret eder.
12-) Fatiha'daki: "Bizi, nimetini kendilerinden esirgemediğin kişilerin doğru yoluna irşat et"(Fatiha / 7) ayeti onlara işaret etmekte değil midir?
Hayır, değildir. Çünkü Kur’an’da bu ayette geçen ‘ne’am/nimet’ sözü, insanla ilgili kullanıldığında, doğrudan ‘elçilere verilen vahye’ işaret eder. Zaten Allah tarafından görevlendirilen elçiler de ancak insanlık bu vahye uysun diye gönderilmişlerdir. Bakara 2/211: سَلْ بَنٖٓي اِسْرَٓائٖلَ كَمْ اٰتَيْنَاهُمْ مِنْ اٰيَةٍ بَيِّنَةٍؕ وَمَنْ يُبَدِّلْ نِعْمَةَ اللّٰهِ مِنْ بَعْدِ مَا جَٓاءَتْهُ فَاِنَّ اللّٰهَ شَدٖيدُ الْعِقَابِ : İsrailoğullarına sor: Onlara apaçık nice ayet verdik! Kim Allah’ın nimetini/vahyi, kendisine geldikten sonra değiştirirse bilsin ki Allah cezalandırmada çok şiddetlidir’ ayeti de ‘neam/nimet’ sözünün ‘vahiy’ olduğunu açıkça söylemektedir. Bu ayette işaret edilenin ‘12 İmam’ olduğunu iddia etmek için Kur’an’ı yok saymak ya da takla attırmak gerekir,
13-) "Allah'ın kendilerine nimetini lütfettiği Peygamberlerle, Sıddıklar, Şehitler ve Salihlerle beraber olan kimselerdir"(Nisa / 69) denilenler onlar değil midir?
Değildir. Çünkü bile-isteye yarısı alınmış Nisa 69-70 ayetlerinin tam metni şöyledir: وَمَنْ يُطِـعِ اللّٰهَ وَالرَّسُولَ فَاُو۬لٰٓئِكَ مَعَ الَّذٖينَ اَنْعَمَ اللّٰهُ عَلَيْهِمْ مِنَ النَّبِيّٖنَ وَالصِّدّٖيقٖينَ وَالشُّهَدَٓاءِ وَالصَّالِحٖينَۚ وَحَسُنَ اُو۬لٰٓئِكَ رَفٖيقاًؕ ﴿٦٩﴾ذٰلِكَ الْفَضْلُ مِنَ اللّٰهِؕ وَكَفٰى بِاللّٰهِ عَلٖيماًࣖ ﴿٧٠﴾ : Nisa 69: ‘Allah’a ve elçisine itaat eden kimseler, Allah’ın kendilerine vahiy indirdiği elçilerle ve sıddıklar, şahitler, salih kimselerle birliktedirler; bunlar da ne güzel arkadaştırlar. 70. İşte bu lütuf Allah’tandır, bilen olarak Allah yeter.’
Ayetin girişi ‘Allah’a ve elçisine itaat eden herkese’ yönelik bir müjdeden söz etmektedir, özel bir soydan değil. Bu ayet, yukarıdaki Fatiha suresinde ve benzer yerlerde geçen ‘nimet’ sözünün ne olduğunu da açıklamaktadır. Nimet, peygamberlere verilen vahiydir. Sıddıklar, bu vahiy doğrultusunda dosdoğru yaşayanlar; şehitler, ömrünü inandığı dine/vahye şahit kılanlar; salihler, kendilerini vahye göre arıtarak düzgün yaşayan kimselerdir. Bunların hepsi de ancak insanın vahye tabi olmasıyla mümkündür. Buradaki ayetlerin hiçbirisi Şia’nın seçilmiş soy iddialarını ispat sadedinde kullanılamaz, bu mümkün değildir.
Yaygınlaştırılan Aşura Programlarının Amacı Nedir: Hz. Hüseyin, daha önce Emevi-Arap ırkçılığının kurbanı olmuştu. Bugün de İslam’ın temel ilkelerinden rahatça uzaklaşmış kalabalıkları, kendi çıkarları için ortak acı çevresinde toplamaya çalışan İran-Fars ırkçılığının kurbanıdır. Şiiliği canlandırma ve farklı ırkları bir araya getirme gayesiyle son yıllarda daha da bir öne çıkarılan ‘Aşura’ programları, Hz. Nebi’nin sünneti olmayan ve hatta yasakladığı unsurları bolca barındırmaktadır. Baba Hz. Ali ve ağabey Hz. Hasan da öldürülmesine rağmen nedense yalnızca Hz. Hüseyin üzerinden bu gösteriler yapılmaktadır.
Aşura Programlarında Yapılanlar değerlendirildiğinde ortaya çıkan durum şudur: Acıdan beslenen aidiyet duygusu. Zulme itirazda birleşen ayrıksı toplulukta oluşan ortak tarafgirlik. Davet eden Şiilerin/taraftarların ihanetleri sonucu şehit olan Hz. Hüseyin’e ve nebevi mirasa karşı örtülmeye çalışılan suçluluk duygusu. Şahsiyeti gelişmemiş, kimlik bilinci oluşmamış, var oluşunun dayanak noktalarını tamamlamamış kişileri, bir topluluk içinde tutarak oluşturulan ‘aidiyet’ duygusuyla onu kendisine iyi ve değerli hissettirme. Bu yapılanma içinde kendisine belli bir amaç belirleyen yerlere, uzun vadede her iş için kullanılabilecek kullanışlı gönüllüler kazandırması.
Ümmi Mantığın Aşura Ağıtlarını Değerlendirmesi: Bu törenlere katılan altı yaşındaki bir çocuk, annesine soruyor: ‘Anne, kim için ağlıyorsun?’ ‘Peygamberimizin torunu Hz. Hüseyin’in ölümü için ağlıyorum.’ ‘Ne zaman öldü?’ ‘Çok uzun zaman önce’ ‘Ben de sandım ki yeni öldü, çok önce öldüyse şimdi niye ağlıyorsunuz? Peygamberimiz öldüğü için de ağlıyor musunuz?’ ‘…’ Bu çocuğun sorularını dinledikten sonra Şiilere sorulması gereken bir soru daha var: ‘Hadi Hz. Ebubekir, Ömer, Osman’ı farklı konuma yerleştirdiğinizi anladık; ancak Hz. Ali de hançerlenerek şehit edildi; onun için neden benzer bir programınız, yasınız, kırbacınız, zinciriniz, dövünmeniz yok? Hz. Hüseyin’i, yalnız babasından değil Hz. Peygamber’den bile daha üst bir konuma getirecek kadar yüceltmenizin altındaki gerçek sebep nedir?’
Batılı Ülkeler Şiiliği Neden Desteklemektedir: İslam düşmanı tüm ülkeler, bugün İslam topraklarında güçlendirdikleri Şiiler eliyle diğer Müslümanlara karşı bir savaş başlatmışlardır. Bu savaşta Müslüman olduğunu söyleyen Şiiler, Müslüman olduğunu söyleyen Sünnilere veya Şii olmadığını söyleyen diğer Müslümanlara karşı savaşmaktadırlar. Çünkü bu anlayışta eğer ‘Şii’ değilsen demek ki Yezid’sin veya Yezid’in taraftarı olarak öldürülmeyi hak etmektesin.’ İşte bu inanç sonucu Hıristiyanlar için mal-can kaybına neden olan eski usûl Haçlı seferlerine hiç gerek kalmadan Müslümanlar birbirini katletmektedir. Bu nedenle Müslümanların yaşadığı ülkeler, güvensiz ve sürekli göç vererek zayıflayan, sürekli savaş nedeniyle gelişip zenginleşmeye imkân bulamayan yerler olmaktadır.
Batılı/Hıristiyan ülkelerin ellerindeki eski silahlarla birlikte daha iyi katliam yapılması için üretilen yeni silahları da Müslümanlara satarak daha çok para kazanmalarını sağlayan bu savaşların artarak devamı, Batı Hıristiyan-Yahudi medeniyetinin hayatta kalması ve dünyaya hâkim olabilmesi için gereklidir. İşte bu nedenle Batılı-Haçlı devletler şu anda dünyadaki tüm savaşlarda dökülen kanların ve yaşanan zulümlerin en baş ve tek aktörü kendileri olmasına rağmen her Müslümanı terörist olarak adlandırmaya çalışıp İslamofobiye neden olmaktadırlar. Çünkü onların buyruklarına girmeyen, kontrol edemedikleri her Müslüman teröristtir.
Batılılar Neden Müslümanlara Bu Kadar Öfkelidirler: Çünkü onlara göre Batı’nın tüm dünyayı engelsizce sömürmesi ve Hıristiyanlaştırması esasına dayanan Hıristiyan silah teknolojisi medeniyetinin(!) karşısında durabilecek tek güç Müslümanlardır. Bir Afrikalının, sömürgen Batı’nın bu arzusunu gerçekleştirme sürecini anlatan meşhur: ‘Batılılar ülkemize geldiklerinde bizim elimizde topraklarımız onların elinde İncil’leri vardı. Şimdi bizim elimizde İncil’ler, onların elinde ise bizim topraklarımız var’ sözünü iyi anlamak gerekmektedir. Son yıllarda ABD ve Almanya başta olmak üzere tüm Batılı ülkeler, Müslüman ülkelerin kendileri yorulmadan tükenmesi için İslam topraklarında savaşlar çıkararak bu savaşı desteklemektedirler. Yoksa Şii-Sünni Batılı hiçbir ülkenin umurunda bile değildir.
Almanya Neden Şiileri Desteklemektedir: Almanya, Türkiye karşıtı amaçları sonucu Türkiye düşmanı terör örgütlerine olduğu gibi, ülkesine gelen bazı etnik unsurlara da kapıları ardına kadar açarak Almanya’da bulunan Şii-İranî merkezlerde bu kişilerin yeniden formatlanmasına yardımcı olmaktadır. Yeniden formatlanan bu kişiler, Batı ve özellikle Almanya hayranı ve ‘Yezid’ diye adlandırdıkları kendileri dışındaki tüm Müslümanlara öfkeli ve düşman kişiler olmaktadırlar. Sünni Müslümanlar ise mezheplerden bir mezhep kabul ettikleri ve kendilerine ‘Biz Müslüman’ız’ diyen ‘Şia’ gruplarının kendilerine bu kadar düşman edildiği bilgisine sahip değillerdir. Yeniden formatlanan bu kişilere göre Türk devletinin başındaki ‘Yezid’, ona tabi olanlar da ‘Yezid’in ordusu’. İster beğenin ister beğenmeyin, durum bu. Yine onlara göre kendi halkını katleden Hafız Esed ve katil babası da dâhil tüm Şiiler ‘Hüseyin’, onlarla mücadele eden herkes ‘Yezid’. Esasında bu düşünce yeni değildir; Fars ırkçılığının genlerine işlemiş, yaptıkları takiyye gerisindeki gerçek düşünceleridir. Türkiye’deki pek çok kimse-cemaat gibi ülkemizdeki iyi niyetli temiz Caferîlerin de gerçeği görmeleri, kendilerini bu kitleden ayrıştırmaları, Kur’an’ın tertemiz kaynağına yönelmeleri gerekmektedir. Söz ettiklerimizin doğru değerlendirilebilmesi için hiç olmazsa şu son zamanlarda, Irak’ta hükümet kurdurmayan İran’ın kendi buyruğuna aldığı Iraklı Şiilerle, Irak taraftarı Şiileri çatıştırması üzerinde düşünülmelidir.
Yüzyıllardır Müslümanlara karşı birleşerek Haçlı Seferleri düzenleyen kitlelere karşı, İran-Şii-Farisi gelenek mensuplarında, Müslümanların safında yer almak yerine, açık-örtük Haçlılarla ittifak kurmayı sağlayan kültürel bir alt yapı da bulunmaktadır. İsterdik ki İran Şia’sı bu yaptıklarının yanlışlığının bilincine varsınlar, tövbe etsinler ve her durumda Müslümanlarla birlikte hareket edecek kadar kendilerine gelsinler. İsterdik ki ‘Şii-Sünni’ savaşına neden olmasınlar, destek olmasınlar, Müslüman kanı dökmesinler.
Tüm Bunlardan Hareketle Sonuç: Din, Allah’a aittir; Allah’ın insanlığı yarattığı andan beri geçerli olan ilkelerdir. Her elçi bu ilkeleri insanlara öğretmeye çalışmıştır. Elçilerin dışında, kim kendine ne derse desin insanlar onu ne olarak konumlarsa konumlasın, hiç kimsenin Allah katında özel bir konumu yoktur. Kimse günah işlemekten korunmuş bir masum değildir; elçiler dışında kimse ‘özel ve seçilmiş kişi’ de değildir. Allah, kimseye ‘şefaat’ edebileceğini bildirmiş de değildir. Ne ‘Aliyyen veliyyullah’ demek, ne 12 İmam olarak kabul edilen diğerlerinden yardım istemek, ne de ‘Yetiş ya Şeyh falanca’ demek insanları kurtarabilecektir. Şefaat edebileceklerini söyleyenler-sananlar, kendilerine kurdukları veya kurulmuş olarak kendilerini içinde buldukları zenginlik ve güç kazandıran tezgâhın bozulmasını istemeyen kişilerdir.
Allah’ın şefaat ve merhameti, her kulu için yeterlidir. Kıyamet günü, elçiler ve melekler dâhil herkes sorgulanacaktır (Nebe 38). Söylendiği gibi ayetullahların, imamların, taklit mercilerinin, müçtehitlerin, şeyhlerin, evliyanın Allah katında özel bir konumu yoktur; bunların elçilerden yüksek bir konumları da kesinlikle yoktur. Bunların hepsi tüm insanlar gibidir herkes de ancak amellerinin karşılığı göreceklerdir (Necm 39). Bunların, Allah katından nebiler gibi bir melek aracılığıyla değil, aracısız olarak özel bilgiler alacak daha üstün bir konumda veya çok farklı bir konumda oldukları, Allah’a yapılan bir iftiradır. Din, Kur’an’dır; Allah’ın korumasında olmayan bilgi din/dinden değildir; böyle sözler en fazla söyleyenin inandığı bir safsatadır.
4 PKK'lı teslim oldu
11.05.2026
Şehit yakınlarına iki asgari ücret verilecek
13.05.2026
Sülfürik asit krizi bütün dünyayı etkiliyor
13.05.2026
A101, CarrefourSA’yı satın alıyor
20.04.2026
yürümeyen, yazgısını eksik yaşar MUSTAFA AKMEŞE 23.04.2026
GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE İRAN SÜLEYMAN ARSLANTAŞ 20.04.2026
Görmediğin bir oğlu olmuş… OSMAN KAYAER 27.04.2026