Özet
Yaratılışından bugüne kadar insanoğlu sürekli bir mücadele içinde olmuş ve bu mücadelesini zıtlıklar içinde yaşayarak içinde bulunduğumuz zaman dilimine kadar getirmiştir. Hiç kuşkusuz her zaman diliminin bu zıtlıkları dile getirme metotları birbirinden farklı olmuştur.
Bu dile getirme yöntemlerinden biri de yazının dünya çıkışı ile birlikte mektuplar olmuştur. Mektupların da kendi içinde kategorileri vardır. Bunlar; ticarî mektuplar, diplomatik mektuplar, aşk mektupları, sanat ve edebiyat mektupları olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu yazımızda; iki yazarın sanat, edebiyat ve şahsî duyuşlar üzerine kaleme aldıkları iki kısa mektubu üzerinde duracağız. Bunlardan biri İranlı yazar, senarist ve sivil aktivist olan Furuğ Feruhzâd diğeri ise Türk yazar ve entellektüel Nurullah Ataç’ın birer kısa mektubu ile sanat, hayat ve ferdî duygu ve düşünceleri olacaktır.
Furuğ Feruhzâd ile Nurullah Ataç’ın şiir, hayat ve sanat eserleri hakkındaki ortak veya farklı yönlerinin neler olduğuna, bir insan olarak sanat faaliyetlerini sürdürürken günlük ailevi ilişkiler içinde çektikleri sıkıntılarda nasıl davrandıklarına ve bu sıkıntılara nasıl bir çözüm aradıklarına da değineceğiz.
Giriş
Her insan yaşadığı devrin çocuğudur ve yaşadığı bu devirden etkilenir, yine bu devri eserlerinde ve hayatında terennüm eder. Furuğ Feruhzâd, Ahmed Rıza’ya mektubunda seslenirken der: “Çok mutluyum ki, gittin, Tahran aydınlarının önceki yaşadıkları yerler gösteriyor ki, artık böyle bir mekân yok.” (hdaneshjoo.ir: هميار دانشجو) . Bir yazar olarak bir zamanlar fikirlerini özgürce arkadaşları ile paylaştığı mekânlar bir bir kapanmış, artık bir araya gelip fikir teatisinde bulunabileceği alanların kalmadığında söz ederek üzüntülerini dile getirir. Bu üzüntülerini dile getirirken bir şâir adayı olan Ahmed Rıza’ya sanat ve edebiyat açısından kendisini geliştirmesi yönünde de telkinlerde bulunmaktan kaçınmaz. Ona der: “Senin bolca zevk alabileceğin bir aklın var. Böylece masumiyet, temizlik bolluk, zihn-i saflık ve te’sir-i kabul. Bağımsız bir yaşam devresi, az derin, az derin ve masum, cereyanlardan uzak, daha çok tamamlanmış, tekamül etmiş bir alan elde edebilirsin. Şiddetli neşve ve heyecanlı aldatışla fazla şiir söylemeye gayret etme. Bırak ta ki, her şey zihninde otursun. O kadar otursun ki, düşün asla bir şey olmaz. Yaşa ve bir çeşit ahenkle dışarı gel. İnsan kendisini yaşamın akışına bıraktığı zaman, her gün değişim o şekilde gerçekleşir. Bu değişim ki, an be an, gün be gün oluşturur ve insana genişlik verir.”(hdaneshjoo.ir: هميار دانشجو) sözleri ile çok yazmanın değil, nitelikli yazmanın önemini vurgulayarak şiirin tıpkı nadasa bırakılması gereken bir ürün olduğunu da şu ifadeleri ile aktarır: “Bir somut fikir gördüğünde tekrar ediyorsun. Gerçekte kalem ve kâğıdı bir kenara bırak. Tıpkı benim gibi, en az bir sene geçecek. Yaşıyorum, sabrediyorum, ta ikinci defa tekrar başlıyorum. Usûl, bir bölümdür ki, ortadan gitmeye bırakılmamalı. Şimdi bırak diğerleri söylesin ki, “Gördün, bu biri de tam oldu.” Eğer bir kimse bu sözü söylerse ve sen işitirsen, cevap vermene gerek yok, fakat gönlünde kendi kendine söyle ki, şiir yapım fabrikasında değilim ve pazarın arkasında da gezmiyorum. Ben zannediyorum ki, insan yaratma vaktine eriştiğinde, sadece vazifesi budur ki, bu kuvvetini, her bekleyişten uzak bir hükümle söyler.” (hdaneshjoo.İr: هميار دانشجو).
Evet, dünyanın neresinde olursa olsun, hakiki bir sanatkâr, hakiki bir şâir hep birbirine yakın düşünür. Nurullah Ataç, Şiirin Sesi adlı yazısında şöyle seslenir okura: “Bu dergide çıkan şiirleri okuyor musunuz, benim okurum? Sanatı seven, sanata inanan birkaç genç toplanmışlar, bir şeyler yapmağa, bir şeyler yaratmağa çalışıyorlar. Deniyorlar kendilerini, arıyorlar, bocalıyorlar. Severim bu aramayı, bu bocalamayı, bir yeniliğin doğacağını gösterir. O muştu her zaman gerçekleşmez, bütün o arayanlar, bütün o bocalayanlar umduklarına varmadan susarlar, dağılırlar. Ne çıkar bundan Gene de sanatı sevdiklerini, sanata inandıklarını söylemişlerdir, gene de hatırlarda parlayacak bir iki söz, bir iki mısra bırakmışlardır.”
Herhangi bir insanın veya sanatla, edebiyatla uğraşan birinin genellikle güzelin ve iyinin peşinde koştuğu söylenebilir. Ama bu gerçeklik içinde yazılan, çizilen her şeyin harikulade olduğunu söylemek de doğru değil. Tıpkı Nurullah Ataç’ın Şiirin Sesi adlı yazısında değindiği şu satırlardaki hakikat nüveleri gibi: “Hepsi de güzel değil bu dergide çıkan şiirlerin. Doğrusunu söyliyeyim, kimini hiç beğenmiyorum. Onları yazanların gerçekten şâir olmadıklarını, ne kadar uğraşsalar bir şeye varamayacaklarını sanıyorum. Ama karışmam onlara, dilerim ki, yanılmış olayım. Kimini de beğeniyorum, seviyorum. Hele biri, İbrahim Cüceoğlu’nun 20 Aralık 1951 sayısında çıkan güzellemesi çok hoşuma gitti:
Düşün ki
Bir ormandayız seninle
Atmışsın kendini yere
Toprak çatlamış kıskançlıktan
Düşün ki
Bir sazlıktayız seninle
Uzanmışsın boylu boyunca balçığa
Sular kurumuş açlıktan
Düşün ki
Cehennemde yaşıyoruz seninle
Açmışsın göğsünü ateşe
Alevler kesilmiş şiddetten
Düşün ki
Cennette yaşıyoruz seninle
Sermişsin saçlarını ufka
Huriler delirmiş hiddetten”
Ataç bu dizeleri ifade ettikten sonra şöyle der: “Ben de böyle güzel sözler söyleyebilsem!” (Okuruma Mektuplar, s:145)
Özet kısmında değindiğimiz gibi şâirler, sanatkârlar, yazarlar bazen de kendi kişisel ailevî ilişkilerden de söz eder mektuplarında. Furuğ Feruhzâd bir taraftan sanatla, şiirle ilgilenirken öğrenim gören kardeşine ekonomik olarak istediği gibi destek veremediğini şu satırlarla ifade eder: “Gözümün nuru! Ümit ediyorum durumun iyidir. Rica ediyorum benden darılma, senin için kaç hafta mektup yazmadım. Kasem ederim ki, işlerim o kadar fazla ki, yemeğe bile fırsat bulamıyorum. Seni çok özlemişim ve gönlüm ne kadar çabuk istiyor derslerini tamamlamanı ve gel. Bugün senin için iki yüz mark gönderdim. Eğer fazla gönderemediysem sebebi, kendim de malî açıdan kötü durumdayım. Genellikle ayın ortasında kendim de parasız kalıyorum. Kimsem yok ki, yardım etsin. Bundan dolayı eğer daha fazla istersen sana göndereyim. Önemli olan budur ki, sen iyi okuyasın ve daha iyi yaşayasın 8 Ordubehişt (Nisan).
Gözümün nuru! Kartın ulaştı, defalarca okudum ve hayal kırıklığına uğradım. Sen insanlardan uzak olduğunda insanları seviyorsun, insanlara yakın olduğunda ise aksine davranıyorsun. Bu sebeple seni ve deliliklerini çok seviyorum. Sen tıpkı benim gibisin.” (hdaneshjoo.ir: هميار دانشجو)
Ayrıca mekânların ve dergi mühitlerinin sanatçıların yetişmesinde etkili olduğunu dillendiren Furuğ Feruhzâd ve Nurullah Ataç şöyle derler, Furuğ: “ Ben zannediyorum ki, insan yaratma vaktine eriştiğinde, sadece vazifesi budur ki, bu kuvvetini, her bekleyişten uzak bir hükümle söyler. Şimdi ne önemi var ki, oturanlar “riv yera “ ya da “Kaffe-i Nadir”, insanlığın son meclisinde, insan için gönül yakıyor ve insanı geri döndürüyor. Tıpkı bir ölü gibi, kendi son meclisine geri gönderiyor.”(hdaneshjoo.ir: هميار دانشجو). Nurullah Ataç : “Hepsi de güzel değil bu dergide çıkan şiirlerin.Doğrusunu söyleyeyim, kimini hiç beğenmiyorum. Onları yazanların gerçekten şâir olmadıklarını, ne kadar uğraşsalar bir şeye varamayacaklarını sanıyorum. Ama dilerim ki yanılmış olayım.
Neticede hem Furuğ Feruhzâd hem de Nurullah Ataç’ın mektuplarına baktığımızda şâir, sanatkâr ve yazar olanların ölçülerek, biçilerek, düşünülerek yazılmış mısra ve satırlara değer verdiklerini görürüz. Onlar için çok yazılan şeyler değil, yazılan şeylerin nitelikli olması önemli. İyi bir eser ortaya koymak için gerektiğinde uzun süre beklenilmesi gerektiği vurgulanmış. Ayrıca her edebi mühitte yazı yazan sanatçıların çok başarılı olmadığı bunlar içinde gayret edip sanatın gerçekliğine göre hareket ederek sanatın icaplarını yerine getirenlerin başarılı olduğu vurgulanmaktadır. Ayrıca sanatçıların yetişmesinde mekânların ve dergi çevrelerinin de önemli olduğu vurgulanarak herkesin değil, bunlar içinde yetenekli olup kendini gerçekleştirenlerin başarıya koştukları dillendirilmiştir.
İspanya, Çin’i Ortadoğu’ya çağırdı
16.04.2026
Slovenya, NATO'dan çıkmayı tartışıyor
16.04.2026
PKK'lılar 4 kategoriye ayrılacak
23.03.2026
İHA pilotluğu için 54 bin kişi başvurdu
23.03.2026
OKUL, EĞİTİM VE ŞİDDET YUSUF YAVUZYILMAZ 18.04.2026
GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE İRAN SÜLEYMAN ARSLANTAŞ 20.04.2026
Rachel Corrie'nin Yolunda Yürümek-II KADİR ÇİÇEK 04.04.2026
Rachel Corrie'nin Yolunda Yürümek-III KADİR ÇİÇEK 10.04.2026
Arada Kalan Hamas ve Direnen İran DERVİŞ ARGUN 06.04.2026