metrika yandex
  • $32.53
  • 34.82
  • GA17260

Haberler / Dosya Haber

DEMOKRATİK PAYLAŞIM VE İSLAM|ENES TARIM

06.05.2023

Hazreti peygamberin hayatta iken uyguladığı özgürlükçü tavrı bugünün İslam dünyasında göremiyoruz maalesef…

Dayatmacı ve olmazsa olmazcı fasit bir daire içerisinde yüzyıllardır dolanıp duruyoruz.

Şia’nın naslara dayandırdığı imamet teorisi ve Sünniliğin de yönetimin Kureyş’e ait olduğu tezi arasında gidip geliyoruz...

Oysa tarihi ne Şia yazdı ne de Sünniler…

Kim güçlü ise hangi kabilenin savaşçısı çoksa o halife oldu.

Halife öldüğünde de yerine varsa oğlu geçti; yoksa da başka bir yakını...

Hülasa nebinin vefatının ardından bin beş yüz yıl geçmesine rağmen İslam dünyasında bugün bile İslami bir siyasal sistemin nasıllığı konusu hala kafa karıştırmaya devam ediyor...

***

Batı dünyasının İslam’a olan olumsuz algısının bir benzeri İslam dünyasında batıya karşı var.

Ve sanırım ikisi de biri birini besliyor.

Müslümanlar da batı medeniyetine aynı fobik yaklaşıyor.

Öyle ki batıya en küçük meyil ve öykünüş bile bir akaid sorunu mesabesinde değerlendiriliyor.

O yüzden olsa gerek batı medeniyeti kökenli bir yönetim tarzı olan demokrasi Müslümanlarca sağlıklı bir değerlendirmeye tabi tutulamıyor.

Oysa her iki medeniyet arasında siyasal yönetim felsefesi anlamında derin benzerlikler var.

Allah resulünün, vahiy olmayan konularda ashabıyla istişare edişi ve çoğunluğun fikrine saygı duyuşuna “demokratik paylaşım” diyebilir miyiz bilmiyorum.

Ama nebi farklı düşündüğü konularda bile çoğunluğun fikrine uyardı.  

O Uhud’da kendisi gibi düşünmeyen bazı sahabenin “düşmanı şehrin dışında karşılama” fikrine tereddütsüz uymuştu.

Ve hayatı boyunca önemli birçok kararı ashabıyla istişare edip tek tek insanların desteklerini onaylarını alarak hareket etti.

Ne istişare ne de biat esnasında hiç kimseyi hiçbir şekilde baskı altına almadı ve zorlamadı.

Onun zamanında insanlar iman edip etmeme konusunda hür olduğu gibi, iman ettikten sonra da alınan kararlara katılma ve o kararların sonuçlarına uyma konusunda tamamen serbestti.

Nitekim alınan kararlara mazeretsiz uymayıp savaşa katılmayan ya da yarı yoldan dönenlere bir süre konuşmama gibi bir tavır almanın dışında hiçbir müeyyide uygulamadı.

“Hicret sonrası ilk icraatlarından biri Medine’deki tüm çevrelerin üzerinde mutabık oldukları bir sözleşme yaparak bu sözleşmeyi, adalet, eşitlik ve özgürlük temeline dayandırmak olmuştu.

“O Medine ahalisine şu soruyu sormuştu: “Siz bizimle barış ve eşitlik temelinde yaşamayı mı, yoksa düşman bilip savaşmayı mı seçiyorsunuz?

Bu soru Müslümanların başkaları üzerinde baskı veya egemenlik kurma niyetlerinin olmayışının delilidir. Zira İslam inancının temeli insanların birbirlerinin ancak eşiti, paydaşı ve kardeşi olabileceğini emreder; egemeni değil... “ (1)

Bundan şunu anlamalıyız ki, doğru ve yanlış belli olduktan sonra insanın yanlışı seçme özgürlüğü de vardır ve bunu kimse engelleyemez...

Buna Allah’a inanıp inanmamak konusunda dahil.

“Gerçek şu ki biz insanı bir sıvı karışımından yarattık. Özgür iradeleri ile yapacakları şeyler ortaya çıksın diye; kendisini iştir ve görür kıldık. Şüphesiz biz ona yolu gösterdik. İster şükredici olsun, ister nankör…”  (İnsan, 2-3)

***

Demokrasinin neliği üzerinde duracak olursak; ”Organizasyonları bütün olarak etkileyen kararların organizasyonun tüm üyelerince alınması ve karar alma mekanizmasında herkesin eşit haklara sahip olma idealidir” (2) diyebiliriz.

Yani halkın egemenliğine dayanan yönetim şekli…

Dolayısı ile tek bir kişinin dahi süreçten dışlanmış olması, bir hak gaspıdır ve kamusal alanla ilgili söz söyleme hakkı herkese aittir. Zira doğal hukuk gereği herkes anasından özgür olarak doğduğu gibi, siyasal olarak da eşit hak ve statüye sahiptir.

İnsanların doğuştan edindiği, yaratıcının doğuştan verip sonradan alınamaz ve devredilemez haklar vardır. Bu genel olarak doğada bulunan, özelde ise insan fıtratında yaratıcının takdir ettiği doğal bir düzendir.

Bu doğal hukuktur.

Buna göre insan hak ve özgürlükleri, doğal/ilahi hukuktan kaynaklanan, hiçbir şekilde sonradan alınamaz ve devredilemez haklardır…

Kur’an bu konuda yeterince açıklayıcıdır: “ O halde sen Allah’ı birleyen olarak yüzünü dosdoğru bu dine çevir; Allah’ın fıtratına (sünnetine, tabiat kanununa). İnsanları ona göre yarattığı o fıtrat kanununa. Allah’ın tabiat kanununda hiçbir değişiklik olmaz! İşte dosdoğru din budur! Fakat insanların çoğu bilmiyor…” (Rum, 30)

“Şüphesiz Biz insanı en güzel tabiatta yarattık…” (Tin, 4)

O halde her insanın yanlışı seçme hakkı vardır diyebiliriz: “Rabbin dileseydi, yeryüzündekilerin hepsi mutlaka inanırdı. O halde sen mi insanları inanmaları için zorlayacaksın?” (Yunus, 99)

***

“Hz. Peygamber, Medine’ye yerleştiği ilk andan itibaren şehrin iç barışını ve güvenliğini sağlamak için elinden gelen hiçbir şeyi esirgemedi. Medine’yi oluşturan; Müslüman, gayrimüslim, Arap, Yahudi bütün kesimlerle şehrin durumunu istişare etmek üzere toplantılar yaptı. Bu istişareler sonucu taraflar şehri, üzerinde uzlaşacakları ortak bir sözleşme (anayasa) çerçevesinde yönetmeye karar verdiler. Bugüne kadar bizlere eksiksiz şekilde ulaşmış olan bu toplumsal mutabakat, İslam’ın ilk idari ve anayasa modeli olduğu gibi aynı zamanda yeryüzünde bilinen ilk yazılı anayasa olma özelliğine de sahiptir.” (3)

“Burada Peygamber (as)’in yaptığı tamamen bu doğal duruma uymasından başka bir şey değildir. Anlaşmazlıkların Hz. Muhammed’e götürülmesi ise, bir hâkimiyete değil, hakemliğe işaret eder. Tarafların Hz. Peygamber’in adaletine güvendikleri anlamına gelir. Burada Hz. Peygamber’in yaptığı şey, ortak müşterekleri olan bir toplumun ortak işlerini yürütebilmek tümünü ortak ve çoğulcu bir şekilde mutabık kalınan bir sözleşme etrafında toplamak ve örgütlemektir. (4)

“Hz. Peygamber’in kendi “egemenlik” alanı dışındaki diğer devlet/kral ve beyliklere gönderdiği mektuplarda da aynı özgürlükçü bakış açısı söz konusudur. Yemen, Bahreyn ve Umman’da İslam’ı kabul eden Arap Krallıkları olduğu gibi muhafaza edilmiş ve onların iç işlerine müdahale edilmemiştir. Nitekim Hz. Peygamber, Tebük seferi sırasında İmparator Heraklius’a yazdığı mektupta, onu İslam’a davet etmiş; kabul ettiği takdirde, Müslümanlarla aynı haklara sahip olacağını bildirmiştir.”  (5)

“Hz. Ömer döneminde Kadisiyye Savaşı öncesinde İranlı komutan Rüstem ile Müslüman sözcü Muğire arasında geçen diyalog da bu konuda bizlere fikir vermesi bakımından önemlidir. Rüstem’in, “Şayet sizin dininize girersek, memleketimizi terk edip geri döner misiniz?” sorusuna karşı, Muğire’nin cevabı şöyledir: “Vallahi evet, hem çeker gideriz, hem de ticaret dışında hiçbir maksatla ülkenize gelmeyiz” (6)

***

“Şura, sanıldığı gibi idarecinin bilmediği veya başka görüşlerden istifade etmek istediği zamanlarda başvurabileceği bir durum değildir. Yine şura, idarecinin keyfine bırakılmış isterse başvuracağı, istemezse hiç de başvurma gereği duymayacağı bir konu da değildir. Şura, yasal ve kurumsal bir zorunluluktur ve idari sürecin zorunlu bir organıdır. Yöneticinin şura kararlarına uyma zorunda olduğuna dair en güzel örnek, Hz. Peygamber’in Uhud savaşındaki tavrıdır. Resulullah hiç istemediği halde, istişare sonucunda ulaşılan karar doğrultusunda hareket ederek, meydan savaşı yapma görüşünü onaylamıştır.(7)  

Mevdudi “Onların işleri aralarında istişare iledir…” (Şura, 38) ayetini açıklarken “istişarenin terk edilmesini, Allah’ın nizamına karşı gelmek olarak değerlendirir; ortak yapılması gereken işlerde hiç kimsenin kendi keyfine göre karar verme hakkı yoktur. Karara bağlanacak bir meseleyle ilgili olan ve karardan etkilenecek herkes mesele hakkında aydınlatılmalıdır der ve sanki bir demokrasi tanımlaması yaparak devam eder: “Bu (şura), müminlerin en iyi özelliklerinden kabul edilir. Öyle ki bu husus Al-i İmran 159’da “emir” şeklinde beyan edilmiştir. Dolayısıyla, İslam toplumunda istişare yapmaksızın işleri yürütmeye çalışmak sadece cahillik değil, Allah’ın nizamına karşı gelmektir... Toplumsal sorumluluk alacak olan kimseler, halkın onayıyla seçilmelidirler. Halk hiçbir korku duymadan, hiçbir baskıya maruz kalmadan ve serbestçe seçebilirken, seçilme durumunda olanlar da gayri meşru metotlara (Örneğin, rüşvet, hile, tehdit vs.) başvurmamalıdırlar… Toplumun başındaki liderin şura heyeti, o toplumun güven duyduğu kimselerden oluşmalıdır. İstişare esnasında şura heyetine mensup temsilciler, tercihlerini iman, ilim ve samimiyet çerçevesi dahilinde kullanmalıdırlar. Tercihlerini özgürce yapabilmeleri için baskı, rüşvet, grup çıkarlarından etkilenmeden, kendi inandıkları ve bildikleri doğrultuda hareket etmelidirler. Şayet onlar tercihlerini bu şekilde kullanmayacak olurlarsa, mezkur ayeti ihlal etmiş olurlar… Nitekim Allah, sadece “Onların işleri aralarında istişare iledir” demekle kalmamış ve “Yapacağın işler hakkında onlarla istişare et” diye emretmiştir…” (8)

***

O halde tüm bu İslam’ın siyasi katılımcılık uygulamalarına tümden demokrasi ya da başka bir şey diyebilir miyiz?

Ne isim verdiğimiz çok ta önemli değil…

Allah resulünün uygulamaları çok açık ve nettir.

Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki; kamusal alan o toplumda yaşayanların tümüne ait ortak bir alandır ve o alanla ilgili söz söyleme hakkı eşit şekilde herkese ait olmalıdır.

Burada belki hakkında nas olan konularda Müslümanların tavrının ne olacağı sorusu önem kazansa da şüphesiz toplumun çoğunluğunun onay vermediği; zorlama ve icbarla alınan hiç bir karar meşru değildir.  

Bunun harici, bir hak gaspıdır…

Bir kişinin, bir kabilenin veya bir zümrenin, topluma rağmen toplumu yönetmeye kalkışması, hem hukuk, hem ahlak ve hem de İslami açıdan gayri meşrudur…

Zira herkes özgür olarak doğduğu gibi, siyasal olarak da eşit hak ve statüye sahiptir.

İmamet ya da hilafet dediğimiz yönetim liderliği bizzat Kuran tarafından emredilen ya da Allah resulünce önerilen bir idare şekli değildir.

İslam, insanı insanın emrine vermez; bilakis, insanı insanın emaneti görür.

İnsanlar arasında hiyerarşiyi değil, eşitliği öngörür.

Ortak problemlerin istişareyle çözülmesini emreder.

Sorunun tarafı olan hiç kimseyi istişare sürecinin dışında tutmaz.

Yönetimde rızayı (biat) esas alır.

Hz. Peygamberin önemli birçok kararın arifesinde, ashabıyla istişare etmesi ve bunun 1500 yıl önce krallar ve melikler döneminde uygulaması çok değerlidir.

O insanların tek tek biatlarını aldı, rızayı gözetti, Müslümanlar dışındaki tüm diğer unsurlarla toplumsal her konuyu istişare etti ve onlarla beraber çok hukuklu bir yapıyı esas aldı. ( Medine Vesikası) .

Vefatı sonrası halifenin belirlenme şekli, ilgili tüm kesimlerin katılımıyla yapılmış olmasa da o gün için toplumun ileri gelen söz sahiplerinin mutabakatının alınmış olması önemlidir.

Sonrası ise (ilk dört halife sonrası) tamamen bir yırtıcı krallar devridir.

Seçim ve şuradan tekrar bir cahiliyeye geri dönüş, tekrardan bir krallıklar çağına yöneliş, bir hilafetten saltanata evriliştir.

Ve hiçbir şekilde İslami sayılabilecek bir seçim ya da yönetim şekli değildir...

 “Onlar, Rablerinin çağrısına uyarlar ve namazı dosdoğru kılarlar. İşlerini birbirlerine danışarak yaparlar ve kendilerine verdiğimiz rızıklardan hayırda harcarlar…” (Şura, 38)

Selam ve dua ile…

 

Notlar:

(1) Demokrasi İslam ve Ötesi, Hüseyin Sarıgül, s. 12.

(2) Demokrasinin Temelleri, David Beetham – Kevin Boyle, Liberte Yay. s. 1. 

(3) Muhammed Hamidullah, İslam Peygamberi. 2003, c.1, s.189.

(4) Muhammed Hamidullah, İslam Peygamberi, 2003, c.1, s.190-193.

(5) Osman Güner, 1997. Resulullah’ın Ehl-i Kitap’la Münasebetleri, Fecr Yayınları, Ankara.

(6) İhsan Süreyya Sırma, Müslümanların Tarihi, c.3, s.104.  

(7) Celaleddin Vatandaş, (2009). Hz. Muhammed’in Hayatı ve İslâm Daveti, Pınar Yayınları, c.2, s.145-146.

(8) Mevdudi, Tefhîmu’l- Kur’ân, İnsan Yayınları, c.5, s.244-247.

Yorum Ekle
Yorumlar (1)
Ömer Beyazgün | 09.05.2023 12:27
Yazarımız, çoğulcu kervanına katıldı. Demokrasi kafayı bozmuş gibi..