metrika yandex

Haberler / Kültür - Sanat

Çağdaş Arap-İslam Düşüncesinde YENİDEN YAPILANMA/Muhammed Abid el Cabiri /Özetleyen: Derviş ARGUN

03.09.2020

KİTAP ADI: Çağdaş Arap-İslam Düşüncesinde YENİDEN YAPILANMA

YAZAR: Muhammed Abid el Cabiri

ÇEVİRİ: Ali İhsan Pala - Mehmet Şirin Çıkar

YAYINEVİ: Düşün Yayıncılık

BASIM YILI: 2011

Özetleyen: Derviş ARGUN

Hertaraf Haber/Kültür Sanat Servisi

 

MUHAMMED ABİD EL CABİRİ

1936'da Mağrib'de doğdu. Lisans ve Yüksek lisansını Felsefe dalında tamamladı. Çağdaş Arap düşüncesinin önemli simalarından olup, çabasını İslam düşünce tarihinde İbn-i Hazm, İbn-i Haldun ve Şatibi gibi isimlerle temayüz ettiğini düşündüğü Endülüs eksenli İslam rasyonalizmi damarını çağdaş dünyada diriltmeye adamıştır. Takındığı tutumu "Mağrib Düşüncesi" olarak adlandırmaktadır.

Yazarın, Çağdaş Arap-İslam Düşüncesinde Yeniden Yapılanma isimli eseri, 1984-1990 yılları arasında Paris'te neşredilen “El Yevmu's sabi” adlı dergide yayınlanan makaleleri içermektedir.

ÖNSÖZ

Arap dünyası XXI. yüzyılın eşiğine geldiğimiz şu günlerde, ekonomik, toplumsal, siyasal ve fikri alanlarda "kapsamlı bir kriz aşamasına ulaşmıştır. Bu dönemdeki her şey, sürecin daha önce var olan aynı veriler, ilişkiler ve görüşlerle devam etmesinin mümkün olmadığını ve mevcut krizin, üçüncü bir şıkkı daha bulunmayan iki seçenekli bir kriz olduğunu açık ve kesin bir biçimde göstermektedir.

Bu iki seçenek; ya krizin içerisinde boğulup, kargaşa, çözülme ve yok olma sürecine girmek ya da mevcut kriz durumunu bilinçli bir şekilde analiz etmek ve farklı hareket noktaları ve bakış açılarıyla yeni bir yapı oluşturarak, bambaşka bir ortama geçmeyi sağlayacak şekilde bu krizi aşmaktır.

Bu sebeple seslendirdiğimiz şey, Arap aklının kendi söylemini oluşturmak, mevcut ve gelecek sorunlarına çare bulmak konusunda dayandığı düşünce yöntemiyle ilişiğini nihai bir surette koparmasının zorunluluğudur. Bundan dolayı, ütopik olmayan realiteye uygun, kendisini yenilemiş bir Arap düşüncesinin doğacağı yeni bir "tedvin asrı" oluşturmanın zorunluluğunu vurguladık.

Arap düşüncesi, geçen yüzyıldan günümüze kadar, geçmişe dayanan geleneksel referans ile tamamen geleceğe dayanan uyanışçı referans arasında, sakinleşeceği yerde iyice şiddetlenen bir çatışma alanı haline gelmiştir.

70'li yıllardan bu yana hep şu kanaati dile getirdik, ister demokratikleşme, ister kalkınma, ister birlik oluşturma konularında olsun, Arap toplumu özgürlük, uyanış ve ilerleme ile ilgili hedef ve beklentilerine ancak değişimin gerçekleşmesine hayati ihtiyaç duyan tüm güçlerin, altında toplanabileceği "tarihsel bir blok" tesis etmek suretiyle ulaşabilir.

Tarihsel blok da, ancak ortaya atılan sorunlar hakkında net bir bakış ve onsuz yararlı ortak bir işe girişmenin mümkün olmadığı asgari düzeyde karşılıklı anlama ile anlaşmanın sağlanması ile mümkün olacaktır.

Bu metinlerin bu alanda kendisinden sonrakilere bir katkısı olması dileğiyle...

Muhammed Abid El Cabiri

Nisan 1992

KİMLİK SORUNU

  1. Araplık Ve İslam, Tezler Ve Antitezler

Mevcut koşullarda Arap kamuoyunu ve özellikle de aydınları meşgul eden temel sorunlardan biri Araplık ve İslam ikilemidir. Bu sorun, düşüncenin batıda Atlas Okyanusu’ndan doğuda Arap Körfezi’ne ve kuzeyde Akdeniz ve Türkiye’den güneyde Büyük Sahra ve Hint Okyanusu’na kadar uzanan bölgelerde yaşayan insanların kimliklerinin belirlenmesi bağlamında İslam ile Araplık arasındaki ilişkinin nasıl düzenleneceğine yoğunlaştı bir sorundur.

Bu bölge ekseriyeti Müslüman olan ve çoğunlukla Arapça konuşan veya en azından bu dili kültür dili olarak kabul eden toplulukların yaşadığı bir bölgedir. Bu ikilemin arka planındaki problemin açık ifade biçimi şudur. Bu bölge insanların kimliklerinin tespitinde ilk ve temel belirleyici unsur acaba hangisi olmalıdır, Araplık mı, İslam mı, önce Araplık mı, yoksa tam tersine önce İslam mı, hatta önce de İslam sonra da İslam mı?

Bu anlayışların ilk olarak Araplar İslam’ın hammaddesidir formülasyonu İslam’ın sancağını taşıyarak onu başka memleketlere yayan bu amaçla savaşıp şehit olan Arap Fatihlerinin rolünü ön plana çıkarmaktadır.  Onlara göre Araplar İslam tarihi ve medeniyetini yapan hammaddeyi işte bu şekilde oluşturmuşlardır. İkincisi olan Kur’an‘ın Arapça olduğu için İslam, arabidir formülasyonu ise İslam’ın Araplığını sadece bir tarih ve bir medeniyet olarak değil, aynı zamanda bir din olarak da öne çıkarmaktadır. Çünkü Hazreti Peygamber Arap’tır. Kur’an dili Arapçadır.

Burada söylem öncelikle Araplara vurgu yapmaktadır. Araplık ile İslam arasındaki tamamlayıcılık konusunda önceliği İslam’a vererek bir başka cephede yer alanlar arasında konuyla ilgilenenlerin pek çoğu bu tezlere karşı çıkmayabilir. Ayrıca günümüz Müslümanlarının büyük çoğunluğu Arapça konuşmamakta hatta bu dili hiç bilmemektedirler.

Bu durum belki de fetihlerin başladı yani İslam’ın Arap yarımadasının dışına taşımaya başladığı günden beri böyledir. Konu,  eninde sonunda ideolojik tutumlarla ilgilidir ideolojik tutumlarsa karşıt ideoloji değil devamlı olarak kendi özel söylemlerine kulak verirler kuşkusuz insanlar için yararsız olanla yararlı olanı birbirinden ayıracak yegâne çözüm eleştirel analizdir

  1. Geleneksel Referansta Araplar Ve Araplık

Arap neslinin kökenine ilişkin klasik literatürde yazılanları okuduğumuzda, soy bilginlerinin tarihi silsile içinde Arapları şu üç sınıf ayırmış olduklarını görürüz.

  1. Yok olmuş Araplar:el arab-ul ba’ide” Bunlar, Ad, Semut, İrem, Curtum, Tasa ve Cedit kavimleridir ki, bunların tümü yok olmuşlardır. Allah, bu kabilelere musibet vererek onların tümünü yok etmiştir. Çünkü onlar, peygamberlere isyan etmişler ve Allah’ın emrettiği doğru yolda yürümemişlerdir.
  2. Asıl Araplar:el arab-ul Aribe“ Bunlar, Ya’rub b. Kahtan neslinden gelmişlerdir ki o da tüm Yemenlilerin atasıdır. Ya’rub, Allah’ın Arapça konuşturduğu ilk kişidir.
  3.  Sonradan Araplaşmış Araplar: “el arab-ul Mustaarrabe” Bunlara kendiliğinden Araplaşmış da denilmektedir. Çünkü onlar, saf Arap olmayıp sonradan Araplaşanlardır. Bazı soy bilginleri Mustaribe Arapları, Arap nesline giren, onların dilini konuşan, onların yapılarına uyan, fakat tamamen onlardan olmayan “acem topluluğu” olarak tanımlar.  Bu tür Arapların başında ise, Hazreti İsmail’in soyu gelmektedir.

Bu yüzden Arap soy bilginleri kaybolmamış Arapların iki soy silsilesinde tanzim etmişlerdir. Bunlardan biri “Kahtan” soyudur ki bunlar saf güney Yemen Araplardır.  Diğeri ise “Adnan”   soyudur ki bunlar da İsmail’in soyundan gelen Mustaarrebe Araplardır. Kahtaniler ile Adnaniler arasındaki düşmanlık İslam öncesi ve sonrasında süre gelmiş olup, doğuda ve Endülüs’te Arap İslam tarihinde büyük izler bırakmıştır.  Kahtaniler ile Adnaniler arasındaki bu düşmanlık, Arap egemenliğinin geçerli olduğu dönemlerde şiddetle sürmüştür.  Siyasi otorite Arapların elinden çıkıp acemlerin eline geçince bu düşmanlık zayıflamış ve ortadan kalkmış olsa da bugün dahi körfez ülkelerinden olan Umman’da hala bazı uzantılar vardır.

İbn-i Haldun Arap kavramını, insan uygarlığı içinde doğal saydığı ve kentsel yaşam dediği “hadara” tabirinin karşıtı olan “bedeviliği” en güzel biçimde temsil eden bir insan tipolojisi olarak kullanmaktadır.  Bu nedenle İbn-i Haldun’un Araplar ve onlar gibi olanlar ifadesini bir ırk olarak Araplara kast etmek için değil, aksine ister Arap ister Türk isterse Türkmen olsun bu nitelikleri taşıyan herkesi kast etmek üzere kullandığını görmekteyiz.

  1. Uyanış Dönemi Referansında Araplar Ve Araplık

Araplar olarak bugün sıkıntısını çektiğimiz düşünsel problemlerden birisi de, çağdaş kültürümüzdeki referansların fazlalığıdır. Eğer sadece bu kültürdeki iki referansı birbirinden ayırmakla yetinirsek hata etmiş oluruz. Bu iki referanstan birisi “Arap - İslam” geleneksel referansı, diğeri de kökten ve kimlik bakımından Avrupa’ya ait olan “çağdaş” referanstır.

Bu iki referansın kendi içinde çeşitlendiği gibi, (Şii-Sünni) ayrıca geleneksel referansla Avrupa referansının karması olan üçüncü bir referans daha vardır.Bugün modern Arap uyanış dönemi diye adlandırdığımız sürecin düşüncesini biçimlendiren, bu karma referanstır.

“Arap” ve “Araplık” kavramları aynı düşünce içinde yaralan bir referanstan diğerine geçerken bile, içeriği tamamen farklılaşan kavramlardır.İslam’ın kendisinden öncekileri geçersiz kıldığı, yani onları tamamen sildiği ya da onun yerine geçtiği ilkesi üzerine kurulan saf geleneksel referansta, bu iki kavramın ikincil bir konuma itildiğini ve içlerinin boşaltıldığını göz önüne aldığımızda, her iki kavramın -Araplar ve Araplık-çağdaş düşüncemizdeki geleneksel referansla rekabet eden diğer referansta aşırı derecede doyuma ulaşmış olduğunu görürüz. Bu referans ise, yeni bir “tedvin” döneminin başlamasına tanık olan modern “Arap uyanış” düşüncesinin şekillendirmeye başladığı referanstır.

Araplar kavramının ve onunla beraber Araplık kavramının modern Arap ideolojik ve Siyasal söyleminde doğduğu tarihi net olarak belirleyemeyiz. Fakat bu söylemde, ilk olarak bunlara yüklenen anlamın uyanışla ilgili olduğunu vurgulayabiliriz. Dolayısıyla bu, uyanışçı bir anlamdır.

İlk dönem Arap uyanışçı literatüründe, “Araplar uyanın” ya da “Araplık size sesleniyor” gibi ifadelere rastlamak mümkündür. Bununla birlikte Araplar ve Araplık kelimelerinin modern çağdaş ve uyanışla ilgili olan içeriklerinin, ancak geçen asrın ortalarından sonra yayılmaya başladığını söylesek hata etmiş olmayız.Bu ilk önce, Lübnan, Suriye ve Filistin’de ortaya çıkmıştır. Bütün bunlardan daha önemlisi, bu iki kavramın kendi anlamlarını Osmanlı imparatorluğu içinde farklı bir varlık olarak Arap varlığını tehdit eden “ötekine” karşı bir tepkiden aldıklarını gözlememizdir.Bu öteki ise, imparatorluk sınırları içinde kendi hâkimiyetleri altında yaşayan diğer kavimleri “Türkleştirmek” de denilen “Turancı Türk milliyetçiliği” içerisinde asimile etmeyi amaçlayan Türklerdir.

Burada vurguya değer olan, Araplar ve Araplık kavramlarının milliyetçi uyanışla ilgili iki kavram olarak ortaya çıkışının, ilk aşamada, hilafet adına Arapları, Türklerin yönetiyor olmasından dolayı değil, aksine Osmanlı imparatorluğu içerisindeki Türklük unsurunu, diğer milletlerden üstün görme ve onu diğer unsurlara egemen kılma emeli üzerine kurulu, milli bir bilinç olarak kendi saflarından çıkmış olan egemen bir topluluk (Jön Türkler) olmalarından dolayı, Türklere karşı yönelmiş olmasıdır.

Buradaki konum ister öteki “Osmanlı ”ya ister öteki “Avrupa ”ya karşı olsun şekil ve içerik itibari ile siyasi olduğumdan, öncekiler ve izlenecek taktikler konusunda Arapların siyasi bakımdan farklılık arz etmeleri doğaldı. Fiili olarak bazıları, güç birliği yapılarak karşı konulması gereken ötekinin - Osmanlı’ya karşı esnek olmayı veya onunla anlaşmayı gerektirirse bile- sömürgeci batı olduğunu düşünür.

Buna karşılık bazıları ise, Osmanlı’nın daha tehlikeli olduğu düşüncesindedir. Çünkü Osmanlı, Arap varlığını Türkleştirme Siyaseti ile tehdit etmektedir. Avrupalılar ise yabancıdırlar ve bir gün çekip gideceklerdir. Dolayısıyla, Avrupalılarla anlaşma yapmak kendilerinden yardım almayı gerektirirse bile, mümkündür ya da en azından geri kalmış ve tutucu ötekine yani Osmanlı’ya karşı koymak için onların liberal değerleri benimsenebilir. Genellikle Hristiyan Araplar, bu sonuncu görüşe meyyaldirler. Fakat bu, Müslüman Arapların tümünün, birinci görüşü benimsedikleri anlamına gelmez.

Bu iki konum çerçevesinde berraklaşmaya başlayan “Araplık” ve “İslam” arasındaki bu karşılaşma, kimlik eksenli bir karşılaşma değildir.Dolayısıyla ortaya konan tercih, Araplık ya da İslam’ı seçmek şeklinde bir tercih değil, aksine iki ötekiden öncelikli olarak hangisine karşı koymamız, dolayısıyla başlangıçta iki silahtan hangisini önce kullanmamız gerektiğini gösteren bir tercihtir. Arapçılık silahını mı, yoksa İslam silahını mı? Dolayısıyla ikilem, kimlik düzleminde bir ikilem değil, kimliği savunmak ve korumak için kullanılması gereken araç üzerinde bir ikilemdir.

Araç düzeyindeki bu ikilem, bir bütün olarak Arap dünyasında değil, özellikle Suriye, Lübnan ve Arabistan’da boy göstermiş bir ikilemdi.Kuzey Afrika’daki Arap ülkelerinde ise bu tür bir ikilem yoktu.Çünkü o bölge halkını tehdit eden “öteki” çok sayıda değil, tekti. Fransız sömürgeciliği yani öteki Avrupalı idi. Fransız sömürge siyasetinin tüm hedefi, yerli halkı ya da en azından halkın bir kısmını -ki onlar da Fransızların Araplardan ayrılmalarını istediği Berberilerdi- Hristiyanlaştırmaktı. Oradaki ulusal tepki, Hristiyanlaştırma ve misyonerliğe karşı İslamcı, Berberi siyasetine karşı da, Arapçı olmak üzere çift yönlü olarak ortaya çıktı.

  1. Geleneksel Ve Uyanışçı Referansta İslam

“Araplık” ile “İslam” arasına dikilen karşıtlığın doğasını tam anlamıyla kavramak için, söz konusu iki referansın içindeki “İslam” kavramının nasıl tanımlandığını görmek üzere bir kez daha her iki referansa birlikte başvurmak gerekmektedir.

Önce, geleneksel referansa bakalım.

Geleneksel referansın temel bir unsuru olan Arap dilinde “İslam” kelimesi, boyun eğmek anlamına gelmektedir. Hazreti Peygamber’in (s.a.v) daveti başladığında bu kelimenin anlamı, sadece Allah’a boyun eğmeye dönüşmüştür. Kur’an’da bu anlamı ifade eden birçok ayet vardır. Mesela “hangi insan din yönünden iyilik edici olarak yüzünü Allah’a teslim edip dosdoğru İbrahim dinine tabi olandan daha güzel olabilir” ve “De ki yol gösterme ancak Allah’ın yol göstermesidir bize âlemlerin Rabbine teslim olmamız emredilmiştir.”

Davetin yayılması, kâfir, müşrik, kitapsız, kitaplı, tek Allah’a boyun eğmeyi reddeden bütün gruplara karşı savaşların başlaması ve Müslümanların zafer kazanmasıyla beraber, İslam kelimesi boyun eğmeye açıkça göstermek dinin emirlerini açıkça yerine getirmek ve Hazreti Peygamber’in getirdiği her şeye yapışmak suretiyle canını garanti etmek anlamında kullanılır olmuştur. O dönemde kâfirler, müşrikler iki tercih arasında bırakıldı. Teslim olmak (İslam) veya ölüm. Kur’an, Müslümanlara inkarcılarla savaşmayı emretmiştir. “Ey inananlar, yakınımızda bulunan kâfirlerle savaşın” ve “Allah’a ve ahiret gününe inanmayanlarla savaşın” böylece onların kanları mubah olup ancak “boyun eğmeyi açıkça göstermek (izhar) ve Hazreti Peygamber’in getirdiklerini kabul etmekle kurtulurlar.” İzhar kelimesinin bu cümlede özel bir anlam taşıdığı açıktır.Buna bağlı olarak İslam, dış görünüş itibari ile teslim olmak anlamına gelir. Yani bir şahsın Müslüman olup olmadığına hükmetmek gizlediği şeye göre değil, açığa vurduğu şeye göre mümkündür. İşte İslam ile iman arasındaki fark da bundan kaynaklanmaktadır. İman, Hazreti Muhammed’in getirdiklerinin kalp ile tasdik etmek, doğrulamaktır. Ayetten de açıkça anlaşılacağı gibi, Kur’an bu ayrımı onaylamaktadır. “Bedevi Araplar inandık dediler.  De ki; inanmadınız! Fakat İslam olduk deyin. Henüz iman, kalplerinize girmedi.”

İslam kavramının özel referansı olan dildeki ve Kur’an’daki tanımını gösteren veriler bunlardan ibarettir. Tüm bu verilerden iki şey çıkarmak mümkündür.

Birincisi, İslam bireyi ilgilendiren bir meseledir. Yani bireyin açıkça ortaya koyduğu kişisel davranışlarla ilgilidir. İkincisi, İslam’ın, zıtların karşıtlığı türünden bir karşıtlık ilişkisine girmiş olduğu yegâne taraf, küfür ya da Allah’a şirk koşmaktır. İslam’ın kendisi ile Yahudilik ve Hristiyanlık gibi diğer semavi dinler arasında kurduğu ilişki ise, karşıtlık ilişkisi değil, “farklılık” ilişkisidir. “ Araplar” ve “Araplığa” gelince, geleneksel İslami söylem, tıpkı herhangi bir erk veya milliyet ile bir taraf olarak herhangi bir karşıtlık ilişkisine girmediği gibi, bu iki olguyla da, onların taraf olduğu bir karşıtlık ilişkisine girmez. Daha genel bir ifadeyle, İslam toplumunda, eski deyimiyle Dâru’l İslam’da, haramlığı naslarla sabit olanlar veya fakihlerin herhangi bir dönemde kınanmış bir bidat olarak kabul ettikleri şeylerin dışındaki her şey, İslam olarak kabul ediliyordu.

Gerçekten biz, uyanışçı referansın kendi içinde “İslam” kelimesine yüklediği anlamı(lar) araştırdığımızda, bu kelimenin üç kullanımıyla karşılaşırız.

Birincisi, “ideal İslam”, Müslümanların inanç, yaşantı ve kamusal hayatlarında yapmaları gereken şeylerden oluşturdukları biçimdir. İkincisi ise, “tarihsel İslam’dır. Yani Müslümanların geçen 14 asır boyunca, bireysel ve toplumsal olarak inanç ve davranış bakımından uyguladıkları ve olması gerektiğinden farklı biçimde görülen İslam’dır. Üçüncüsü ise, kelimenin oryantalisttik anlamıyla İslam’dır. Bununla da, İslam’ın doğuşundan ve özellikle fetihlerden sonra ortaya çıkan “medeniyet” kastedilmektedir. Yani başlıca merkezleri, Şam, Irak, İran, Mısır, Mağrip ve Endülüs olan medeniyet.

Kuşkusuz söylemlerinde “Araplık- İslam” ikilemini kullananlar uyanışçı referansın ayırdığı bu üç manadan hiçbirini kast etmemektedirler. İster tamamlayıcılık fikrine vurgu yapmak, ister çatışmayı netleştirmek amacıyla olsun, Araplık ile karşıtlık ilişkisine sokulmaya, ne “ideal İslam” uygun olur ne de “tarihsel İslam.” Çünkü Araplık kavramı, İslam ya da başka bir dinle ilişki içine sokulmakla tanımlanamaz. Geriye, İslam kelimesinin “İslam medeniyeti” anlamı kalmaktadır. O da tam bir tanımla, gerek Arap bölgelerinde ve gerekse nüfusu Müslüman olan diğer bölgelerdeki Arap olsun olmasın bütün Müslümanların medeniyetidir. Dolayısıyla İslam’ı bu anlamıyla Araplık ikili bir ilişkiye sokmanın da bir anlamı yoktur.

Gerçek şu ki, İslam’ın Araplık kavramı ile tamamlama veya çelişki türünden bir ilişki içine sokulabilecek herhangi bir anlamı yoktur. Aynı şekilde Arapların da İslam ile bu tür bir ilişkiye girebileceği bir anlam söz konusu değildir.Bu ikilemin arka planında bir zamanlar anlamı olan bir “siyasi sorun” yatmaktadır. Daha sonra bu sorun, tüm siyasi sorunlar gibi olayların içinde eriyip kaybolunca, siyasetin, hakkında susmayı tercih ettiği gerçek sorunların üzerini örtmek için “sahte bir ideolojik soruna” dönüştü. Bu meşhur ikilemin arkasındaki söz konusu temel siyasi sorun ise, daha önce açıkladığımız koşullarla ve Arapların, Osmanlının Türkleştirme siyasetine tepkileri ile alakalıdır. Bu durum, doğuda “İslam birliği” fikri ile bütün Arap ülkelerini değil sadece Suriye, Lübnan, Filistin gibi Osmanlı Devleti’nin doğrudan egemenliği altında olan Arap eyaletlerini içine alan bir “Arap devleti” fikri arasında tercih yapmanın gündeme gelmesiyle sonuçlandı. Türkiye’nin Birinci Dünya Savaşı’nda yenilmesi sonucunda, galip Avrupa devletlerinin Arap ülkelerini bölüşüp, Mustafa Kemal önderliğindeki yeni Türkiye devleti, “hilafet” sistemini kaldırdığında, “Arap” ve “İslam” kavramlarını bir önceki başlık altında açıkladığımız gibi, iki taraf, hatta Araplara nispetle ötekini oluşturan iki taraftan birine karşı kullanılan iki silah gibi gösteren siyasi şartlarda ortadan kalktı.

Evet, yeni Türk devleti tarafından hilafetin kaldırılmasından sonra, hilafet sisteminin İslam’ın bir parçası olduğu ve İslam’ın belli bir yönetim sistemini öngörmediği tartışması ortaya atıldı ise de, tamamen başka bir meseledir. İslam’da “din -devlet” meselesidir. Modern Arap söylemindeki “Araplık” ve “İslam” ikileminin ortaya çıkışına ve gelişimine ilişkin tarihsel analizin durumu tıpkı “Araplık” ve “İslam” arasında kurulan bu karşıtlığın ister çatışmayı açığa vurmak, isterse aralarındaki tamamlayıcılığa vurgu yapmak amacıyla olsun, ne derece çarpıtıldığını açıkça ortaya koyan onların içerikleri ile ilgili epistemolojik analizin durumu gibidir.

İster “geleneksel referansın” verdiği isterse “uyanışı referansın” ona yüklediği anlamda olsun, içerik bakımından “Araplık” ile “İslam” birbirinden farklı şeylerdir. Körfezden, okyanusa kadar uzanan bölge insanlarını, “Araplık” ve “İslam” arasında tercih yapmak zorunda bırakmanın bir anlamı yoktur. Onların hepsi Arap’tırlar ve Arapçıdırlar. Bu ne fesahat ne soy ne de dinlerinden değil, bilakis dil, kültür, tarih, hedef birlikteliklerini ve ortak çıkarları sebebiyledir. Hepsi Arap’tır ya da Araplaşmışlardır. Onların çoğunluğu Müslüman’dır. Hristiyan veya başka dinlere tabi olanlar varsa da, bunlar azınlığı oluşturmaktadır.

Aynı şekilde, İran ve Pakistan halklarını da Müslüman olmakla, İranlı ya da Pakistanlı olma arasında tercih yapmak zorunda bırakmanın bir anlamı yoktur. Nitekim İngilizleri de İngiliz veya Hristiyan olma arasında tercih yapmak zorunda bırakmanın bir anlamı yoktur.Bir vatana ve ırka mensup olmak başka bir şey, dinlerden birine inanmak başka şeydir. “Araplık” ve “İslam” ikileminin ne geleneksel ne de uyanışı referansta bir anlamı vardır.

Bu ikilem, kavram kargaşası ve kavramların hassas bir biçimde tespit edilememesi üzerine kurulu bir ikilemdir. Bunun tek rolü, özel adlarla anılan realiteyi yansıtan somut ve gerçek problemleri kamufle etmektir.Bu problemlerin en başta geleni, Arap - İslam toplumunda din - devlet ilişkisi problemidir.

Yorum Ekle
Yorumlar
Henüz Yorum Eklenmemiş