metrika yandex

Haberler / Kültür - Sanat

AVRUPA VE İRAN MİZAHININ KAYNAKLARI / Harun Aykaç

12.06.2021

Özet

İnsanlığın var oluşundan bu yana hâkimiyet mücadelesi devam etmekte ve bu mücadele çeşitli yöntemlerle sürdürülmektedir. Hiç kuşkusuz bu metotların başında kuvvete dayanan silahlı mücadele yer almakla birlikte toplumu ve ferdi moral açından çökerten ve yükselten değerler de söz konusudur.

Bu değerlerin başında da mizah gelmektedir. Mizahın insanoğlu zihninde ilk bakışta kaynakları ve kullanım biçimi sanki iyi, güzel ve onu mutluluğa götüren unsurlar olduğu zannedilir.

Tarihî derinlik içinde meseleye baktığımızda görülüyor ki, bu meselenin kaynaklarının öyle olmadığı fark ediliyor. Evet, bir kısım bilim insanlarının ifâde ettiği gibi mizahın hem pozitif hem de negatif kaynakları söz konusudur. Bizim de bu yazıda mizahın olumlu ve olumsuz kaynaklarına kısaca değinmek temel şiarımız olacaktır.

GİRİŞ

Mizahın kökenine baktığımızda, mizahın en etkili ögesinin gülme ve kahkaha olduğunu görürüz. Gülünen ve karşısında kahkaha atılan her olay veya durumun kendisinin mutluluğu işaret ettiğini söyleyemeyiz.

Her ne kadar günümüzde mizahın insanı dünyaya ve hayata etkin olarak bağlayan yönlerinin varlığına şahitlik etsek bile, tarihteki geçmişinin hiç de öyle olmadığını yapılan araştırmalar ve ortaya konan bulgular çerçevesinde görmekteyiz. Yaklaşık dört yüz yıl önce (Gülin Öğüt Eker, İnsan Kültür Mizah, s: 55) mizah tarih kökenlerinin, insanoğlunun, düşmanca, acımasız gaddar ve alaycı gülüşünde olduğunu görür ve bunun birçok yıkıcılığa sahip olduğuna tanıklık ederiz.

Avrupa’da bir kısım Avrupalı bilim  insanları, kendilerinin demokrasi ve insan hakları kaynağı olduklarını ifâde ederler, ancak geçmişte cereyan eden bu bağlamdaki eksikliklere işaret etmezler.

Aristo, Atinalıların geleneksel nezaketini yazmakla birlikte antik dönemde, Atinalıların kölelere karşı acımasız tutumları söz konusuydu. Kölelerin ellerine tutuşturulan yiyecekleri yemelerini engellemek için yutkunma önleyici adı verilen, boynuna geçirilip çeneyi kıstıran bir ahşap boyunluk kullanıldı. Yunan mitolojisindeki Tantalus İşkencesi, (Gülin Öğüt Eker, s: 55) Atina halkının günlük yaşamına da yansıyordu.

MizahAtinalıların günlük hayatındaki bu işkence uygulamaları sıradan ve âdet haline gelmiş uygulamalardan müteşekkil olup Atina halkının tavırları şu şekilde tezahür ediyordu: “Kölelere işkence yapmak, sıradan ve önemsiz bir eylemdi. Rutin köle işkencesi, Yunan şehirleri arasında Atinalılara mahsus bir uygulama olup yasal dayanakları da vardı. Bir kölenin ifâdesi, kölenin karakterini aşağılayan ve sağlığını hiçe sayan bir ortamda, sadece işkence şartlarında alınmışsa mahkemede geçerli oluyordu. Eğer köle, işkence sırasında kalıcı şekilde yaralanırsa, sahibinin zararı devlet tarafından karşılanırdı. Devlet yasal olarak bir basanisterion (halk işkence odası) uygulaması oluşturmuştu. Bu işkence odasındaki soruşturmalar, popüler bir eğlence anlayışının oluşumuna zemin hazırladı. Demosthenes’in ifâdesiyle ‘Ne zaman sahibi kölesini işkence odasına teslim etse, ne söylediğini duymak, ne yapıldığını görmek için halk kalabalık oluşturacak şekilde oda önünde toplanırdı.’ Atinalılar, işkence ile soruşturma yöntemlerinden alışılmadık biçimde ‘gurur duyuyor’, eğleniyor, gülüyor, işkence yöntemini ‘en adil ve en demokratik sorgulama yolu’ olarak görüyorlardı (Gülin Öğüt Eker, s:56).

Bu tarz eğlenme sadece Antik Yunan’da değil, Orta Çağ Avrupa’sında da devam etti, günümüzde ise birtakım kılık değiştirmelerle hâlâ devam etmektedir.

MizahSuçlunun, asılarak idam edilmesi, on altıncı yüzyıla kadar Avrupa’da halkın önemli bir eğlence kaynağıydı. Darağacında idam sürecinde kurbanın boynu genellikle hemen kırılmadığından, Merhametli arkadaşlarının (!) mahkûmun bu acısına son vermek için ayaklarından çekmelerine izin verilirdi. Bu olay seyirciler için ayrı bir eğlence kaynağıydı (Gülin Öğüt Eker, s: 57). Verilen örneklerde görüldüğü gibi kurbanın veya suçlu olarak görülen kişinin çektiği acıdan zevk almak esastır.

Bu hadiselerin hiç kuşkusuz edebiyatı da yapılmış. Özellikle Orta Çağ yazarlarında François Rabelais bu bağlamda Orta Çağ ile Yeni Çağ arasında Gargantua adlı eseri ile sanki bir köprü kurmuştur. Bir devrimcidir, ama kaçımız anlamışızdır gerçek devrimin, yalnız var olanı yıkmakla değil, varlığın üstüne varlık katmakla başarıldığını?

Ve Rabelais Gargantua’nın başında biz okurlarına şöyle seslenir:
Bu kitabı okuyan okur dostlar
Atın içinizden her türlü kuşkuyu
Okurken de irkilmeyin sakın
Ne kötülük var içinde ne muzırlık
Doğrusu güldürmekten başka da
Bir hüner bulamayacaksınız pek
Başka yola gidemiyor gönlüm
Sizleri dertler içinde görürken
Gülen kitap yeğidir ağlayan kitaptan
Gülmektir çünkü insanı insan eden
diyerek dört yüz yıl önce “Gülmek insana özgürdür” kaidesine dikkatlerimizi çeker.

Bir benzetmeyle dikkatlerimizi masalına çeker: “ ilikli bir kemik bulan köpek “ne hayranlıkla bakar ona, ne güzel özlemle koklar onu, ne coşkunlukla yakalar, nasıl bir dikkatle dişler, ne sevgiyle kırar, ne heyecanla yalarsa onu” , okuyucu da aynı coşkuyla kitabındaki “substantifique moelle” , ya özlü iligi aramalıdır; çünkü bu kitapta bir başka tat, daha gizli kapaklı bir öğreti bulacaksınız, bu öğreti sizi pek yüce kutsallıklara ve şaşırtıcı gizemlere erdirecek hem dinimiz bakımından, hem de kamusal ve özel yaşantımız bakımından.” (Rabelais, Gargantua, s:x, xi,xii) der.

MizahBu bakımdan şimdi de biraz da o dönemlerde dinin yani kilisenin yaklaşımı ile kamusal otoritenin mizaha yaklaşımına bakalım: “Karanlık çağ olarak adlandırılan Orta Çağ Avrupası’nın mutlak ve tek otoritesi olan kilisenin tiranizimi, ağır cezalandırma yöntemleri, acımasızlık ve yoğun baskı arasında sıkışan halk, dönemin yönetenlerin insaniyetten uzak ağır şartlarına katlanabilmenin, ruhları ezici baskıdan korumanın çözümünü, ötekileştirdikleri diğer insanların acılarından zevk almada bulur.

Aşırı korku, derin yapıdan yüzeye çıkmasını sağlayarak gülme eylemine dönüşebilir. Olumsuzluğun egemen olduğu bir ortamda, nefret, acımasızlık, gaddarlık, gibi olumsuz duygular, kişide şok etkisi yaparak gülmeye yol açabilir. Birey birbiriyle bağdaşmayan, hatta çatışan duyguları aynı anda yaşayabilir (Gülin Öğüt Eker, s: 57)

Sanders bir tespitinde şöyle der: “17. yüzyıl sonlarına doğru kullanılmaya başlayan vulgar ‘kaba’ kelimesi, Avrupa’da, adabı hiçe sayan, seviyesiz davranışları çekinmeden sergileyerek yüksek sesle sürekli gülebilen avam tabakasının eylemini ifâde eder. Bu dönemlerde Avrupa’da, gülmeye yatkın olanların çocuklar, kadınlar ve avam tabakası olduğu görüşü hâkimdi. Rönesans Avrupası’nda gülme, üst sınıfla alt sınıf arasındaki sınırı belirleyen bir ölçüydü. Kilise ve din adamları ciddiliği sembolize ettiği için, kalabalık göstergesi olan yüksek sesle gülme, fütursuzca gerçekleştirilen cinselliğe ait davranışları hatırlatıyordu (Gülin, Öğüt Eker, s: 58, 59).

Simit ise şöyle diyordu: “Avrupa’da Hristiyanlığın hızla yayıldığı dönemlerde, paganlar Hristiyanlığı kabul etmeye istekli olmalarına karşın, sınırsız eğlence ve taşkınlıklarla dolu festivalleri bırakmak istemiyorlardı. M.S. 601’de Papa Gregory’nin Hristiyanlık ile festivalleri uyumlu hâle getiren politikası, kimi Hristiyan özel gün ve bayramlarının da temelini oluşturdu. Bu politika çerçevesinde, İsa’nın gerçekte bilinmeyen doğum yıldönümünü, törensel amaçlarla, yaklaşık olarak kış mevsiminin dönümü olan aralık ayının yirmi beşi olarak kabul edildi (Gülin Öğüt Eker, s: 59)

MizahPeki bu karnavallarda neler yapılıyordu? Şimdi de biraz bunlara değinelim, Bremmer-Roodenburg ifâde ettiği: “Temelde dinî kökene dayanan yani inanç temelli olan karnavallar, zamanla özgün anlamlarını ve işlevlerini kaybederek halkın belirli bir süre toplumsal değer yargılarından kurtulduğu, kutsal olana saldırdığı, sosyal kuralları ve düzeni hiçe saydığı, kendisini özgür hissettiği, her türlü sıra dışı eylemin serbest olduğu, yasakların ve zincirlerin kırıldığı özel günler hâline gelmiştir (Gülin Öğüt Eker, s: 59).

Antik Çağ’dan 16. yüzyılın sonlarına kadar ‘Mizahın Kökeni’ Batı’da ‘bayağılığın, insanın fizikî kusurlarını, aklî denge bozukluğunu veya mizacı’ anlatmak için kullanılırdı, diyordu Ruch.

Antik Çağ’dan 21. yüzyıla uzanan süreçte Batı kültürü tarihinde mizah ve gülme, dönemlerin dinsel, ekonomik ve kültürel değer yargılarına göre farklı algılama ve kullanım alanları bulmuştur (Gülin Öğüt Eker, s: 61)

Bu alanlardan biri de toplumsal ilişkilerde kilisenin mutlak ve tek olması, halkın yaşadığı ekonomik sorunlar, psikolojik ve sosyal baskı, toplumda bir savunma mekanizması oluşturulmasına sebep olmuştur. Nitekim, Avrupa tarihinde eleştirel mizah, çok uzun bir dönemden beri, otorite sahibi olanları gözden düşürmenin bir aracı olarak kullanılmaktadır. Bugün de dâhil olmak üzere, hedef seçilen muhaliflerin duygusal, politik, cinsel, fiziksel özellikleri abartılarak el ilanı, roman, hikâye, şiir, karikatür, film, internet vb. gibi döneme göre değişen araçlar vasıtasıyla kamuoyu oluşturulmakta ve aşağılama politikası uygulanmaktadır (Gülin Öğüt Eker, s: 62).

Daha önce değindiğimiz gibi ‘Mizahın Kökeni’ modern anlamı ile ilk 1682 yılında İngiltere’de kullanılmıştır. Lord Shaftesbury’nin Sensus communis: An Essay on the Freedom of Wit and Humor (Ortak Sağduyu: Nükte ve Mizahın Özgürlüğü Üzerine Bir Makale) (1709) adlı çalışması ile daha sonraları hem negatif hem de pozitif olarak yaşamda ve yazında yerini almıştır (Gülin Öğüt Eker, s: 60).

Neticede yukarıda da değindiğimiz gibi ‘Mizahın Kökeni’ ta Antik Çağ’dan günümüze kadar gelerek çeşitli negatif ve pozitif unsurları bir arada bulundurmuş ve kullanmıştır. Önemli olan bu kökenin rahmanî mi şeytanî mi kullanılacağı hususudur. Gülin Öğüt Eker’in kitabında Goldstein-McGhee’den aktardığı Mizah, Tanrı’dan bir armağan mı yoksa şeytanın getirdiği bir ceza yöntemi mi sorusuyla bunu sorgulayarak bununun yaşama adapte yolunun aranmasıdır. Bu arayış genelde tüm dünya milletlerinde olduğu gibi Avrupa ve İran milletinde de kendine göre bir şekil ve renk almıştır.

Mizahın kökeni Avrupa’da yukarıda değindiğimiz gibi cereyan ettiğini söylerken İran’da da kendi kültürel yapısı içinde özellikle edebiyat yoluyla bir temel teşkile ettiğini söylemeliyiz. İranlı yazar ve araştırmacı Ahmet İzzet perwer makalesinde şu ifadelere yer verir: ‘’İran kültürünün çeşitli eczaları ve boyutları vardır. Onların şaşırtıcı ünleri, onlara özel bir imtiyaz kazandırmıştır. Fars edebiyatı, kesinlikle İran kültürünün bir unsuru sayılır. Gerçekten çok derin ve geniştir. Yaklaşık olarak İran milletinin zevk, fikir ve davranışlarındaki bütün özellikleri kendisinde barındırmıştır. Bu özelliklerin tanıtılması ve bilinmesi için edebiyattan daha münasip faydalı bir müracaat kaynağı yoktur.’’ (Ahmet İzzet Perwer,Amuzeşi Zebanî Farsi s: 23)

Evet, İran mizahı kaynaklarının taşıyıcıları da hiç kuşkusuz Avrupalılar gibi yazarlarıdır. Bu bağlamda ise Perwer şunları makalesinde nakleder: ‘’İran kavminin özelliklerinden biri tabii şakalı ve hazır cevaplı oluşlarıdır. Eğer İran milletini gözü açık, uyanık bir millet olarak düşünürsek hata yapmamışız, demektir. Hafız’ın İran kültürünün bir sembolü ve üstün bir örneği olarak görülmesi boşuna değildir. Gerçekte Hafız, İran milletinin özüdür, İranlılar onu kendilerinin aynası, geleceğe dönük ferdî şekildeki kültürleri olarak görürler. Ona baktıklarında kendilerini görüyorlar.’’ (Ahmet İzzet Perwer,Amuzeşi Zebanî Farsi s: 23)


Kaynaklar:

1. Öğüt Eker Gülin,(2014), İnsan Kültür Mizah, Grafiker Yayınları, Ankara

2. Rabelais, (2019), Çevirenler: Sebahattin Eyüboğlu, Araz Erhat, Vedat Günyol, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul

3. Ahmet İzzetî Perwer, (1379), Amuzeşi Zebani Farsi, Zemestan, Sayı 56

Yorum Ekle
Yorumlar
Henüz Yorum Eklenmemiş