metrika yandex

Haberler / Yazı Dizisi

AİLEYİ KİM YIKTI BİZ Mİ ONLAR MI ? (4) / Ataerkil Aile’den Büyük Aile’ye / Mehmet Yaşar Soyalan

17.03.2020

Sonsöz: Aile Yeniden Kurulacaksa…

4. BÖLÜM

Parçalanan İnsandan Dağılan Aileye veya Yeni Bir Evlenme Modeli

Birinci Dünya Savaşı veya Sanayi Devrimi öncesinde tüm dünyada nüfusun %80’ni kırsalda yaşıyordu. Ayrıca bugünkü anlamda ve görünümde mega kentler de yoktu. Örneğin o yıllarda Dünyanın en büyük şehirlerinin başında gelen İstanbul’un (Nüfusu 1 milyon), Londra’nın (500 bin), Paris’in (400 bin) nüfusu, bugünkü nüfusunun 15’te biri kadardı. Şehirlere göç yok denecek düzeydeydi. Çünkü kırsaldaki insanın şehirde yapacağı bir şey olmadığı gibi, bulunduğu yerde bir şekilde geçimini sağlıyor; tarım veya hayvancılıktan birisiyle uğraşıyordu. Dolayısıyla kırsalın kendisine göre, şehir ve kasabanın kendisine göre bir üretim ve tüketim kültürü/ alışkanlığı bulunmaktaydı. Sanayi devrimi sonrasında hem kırsalın hem de şehrin üretim ve tüketim alışkanlığı değişti ve yeni gayri insani bir kültür inşa edildi ve bu kültür bir ölçüde dolaylı veya dolaysız bir şekilde toplumlara dayatıldı. Bu süreçte birey ve toplum, yani insan yeniden kuruldu.

Kırsalda tarım ve hayvancılıkla uğraşan, yani bir mesleği ve uğraşısı olan insanlar, şehirlerin çeperinde kurulan fabrikaların vasıfsız işçileri haline getirildiler. Topraklarından koparılıp, sürülerinden uzaklaştırılarak şehrin çeperlerine yerleştirilen/ sürülen bu insanlar hem mesleklerinden hem kimliklerinden hem özgürlüklerinden hem de kültürlerinden olmuşlardı. Artık onlar birer vasıfsız işçiler olarak, gökyüzünün rahmet ve gazabından, devletin veya patronun insafına, kurallarına, olmayan vicdanlarına terkedildiler. Bu insanlar köyden kente geldiklerinde sadece bildiklerini köylerinde bırakarak “vasıfsız” hale getirilmediler, aynı zamanda kimliksizleştirildiler de. Onlara kültürlerinde hiç karşılığı olmayan bir isim verildi: “işçi”. Bu, onların tarıma dayalı sanayi için birkaç aylığına köylerini terk ettikleri “ırgat” olmanın başka bir şekliydi ve burada da aile ve aileye ait değerler yoktu. Irgatın daha gelişmiş biçimi olan “işçi” sıfatı bir müddet sonra onun kimliği ve ideolojisi de olacaktı. Artık o, “işçi sınıfı”nın bir üyesiydi. Kırsaldaki kabile ve aşiret aidiyetinin yerini bu “işçi sınıfı” veya yeni kaydolduğu “parti” alacaktı. Bunlar onun pek aşina olmadığı ve içinin ısınmadığı şeylerdi. Ancak zaman en etkili ilaçtı/silahtı. Sonuçta sermayenin kendi varlığını devam ettirebilmesi için böyle bir sınıfa ihtiyacı vardı. Bu ihtiyaç kırsalın şehre taşınmasını zaruri hale getirdi. İnsanlar şehre gelmişlerdi ama klasik aile yani yüzyılların kadim aile kültürü kırsalda ölüme terkedilmişti. Hafızalarını ve alışkanlıklarını köylerinde bırakarak şehre gelen bu adamlar iki arada bir derede kalmışlardı. Hayat devam ettiği için var olana/ kendilerine sunulana razı olmak, alışmak zorunda olan bu adamlar şehirlerin çeperlerinde yeniden var olmaya çalışıyorlardı. Ancak hiçbir şey eskisi gibi değildi. Sırtlarını dayayacakları bir aileleri yoktu artık. Alışageldikleri düzenleri darmadağın olmuş, büyük aile yapıları yıkılmıştı. Şehirlerin çeperlerinde yeni koloniler/ yeni köyler kurma çabaları da dertlerine çare olmadı. Sorumluluk şekli değiştiği ve süreç içerisinde de ortadan kalktığı için inşa etmeye çalıştıkları küçük aileyi bile bir arada tutamadılar; şehir, aile bireylerini teker teker kendilerinden koparıp almıştı.

Aile bireylerinin birbirlerine karşı sorumluluklarının bir karşılığı kalmadığı için aile bireyleri arasındaki saygı da yok oldu veya sadece anne babaya indirgendi. Bir süre sonra o da bitti. Çünkü aile içindeki hiyerarşi ve görev bölümü ortadan kalkmış, her biri kendi özel geliri/ maaşı olan bireylere dönüşmüşlerdi ve görünüşte kimsenin kimseye ihtiyacı kalmamıştı. Aile, eve/otele dönüşmüştü. “Ev” bireylerin kendilerine yeni “ev”ler edininceye kadar bir süreliğine kaldıkları geçici barınaklardı artık. Bazı duyarlı anne babaların aileyi bir arada tutmak için gösterdikleri çabalar da ailenin kaderini değiştirmedi.

Bu kırsaldan şehre göçen/sürülen ailenin evrimiydi. Bir de kasaba ve şehirdeki ailenin evrimi vardı. Bu süreçte yüzyıllardır kasaba ve şehirlerde yaşayanlar da klasik aile yapısını koruyamadılar. Kasaba ve şehrin, şekli, yapısı, kültürü, üretim biçimi değiştiği için aile yapısı da değişmek durumunda kaldı. Bilindiği gibi sanayi öncesi dönemde buraların sakinleri memur, tacir, küçük esnaf veya zanaat sahibi olarak hayatlarını devam ettirirlerdi; yüz yılardır babalarının dedelerinin yaptıkları gibi. Pek çoğunun mesleği babadan oğula geçerdi. Devlet memurluğu dışındaki meslekler ya ortadan kalktı ya da şekil değiştirdi.

Bir de bu süreçte zorunlu eğitim diye bir şey çıktı ve insanların meslek edinme ve iş tutma biçimlerini kökten değiştirdi. Aslında devlet de aynı devlet olmadığı için memurluğun mahiyeti değişmese de toplumsal yansıması değişmişti. Tüm bunlar, aileyi doğrudan etkiledi ve ailenin dağılmasına veya yeni bir şekil almasına neden oldu. Ailenin birbirlerine karşı sorumlulukları neredeyse sıfırlandı. Aileye ait olan görev ve sorumlulukların çoğu devlete geçmişti. Bu süreçte çevre ve aile de etkisiz hale gelmişti/getirilmişti. Artık aileden beklenenler devletten beklenir olmuştu. Bir oldubitti ile de olsa “yeni bir toplum sözleşmesi” ortaya çıkmış; devlet- vatandaş düzeni kurulmuştu. Bu yeni düzende, devlet ailenin yerine de geçmişti. Çocukların geleceklerine aile değil devlet karar vermeye başladı. Böylece çocukla ebeveyn arasındaki bağ koparıldı/ zayıflatıldı.

Sonuçta ne oldu: kırsal boşaltıldı. Kalanlar da şehrin bir uzantısına bir mahallesine dönüştü. Zaten aşiret adlı büyük aile 19.yy’ın başı itibariyle devre dışı kalmıştı. 1960’lı, 1970’li yıllar itibari ile de tepesinde büyükbabanın/ dedenin bulunduğu aile bitti. Geriye anne, baba ve çocuklardan oluşan küçük aile “çekirdek aile” kaldı. Bu aile şekli de çocuklar evleninceye veya reşit oluncaya kadar varlığını sürdürdü. Çocuksuz bir yapıya “aile” denilemeyeceği için, anneden babadan değil karı-koca birlikteliğinden söz etmemiz gerekir. Burada da kartlar yeniden karılır, kurallar konulur. Bu “karı koca birlikteliği” yeni bir durumdur. Ancak bir adım sonrasında bu birlikteliklerde “karı” - “koca” da yoktur ve bu birliktelikler için “karı”- “koca” kelimeleri de kullanılmaz olur. Herhangi bir kayıt-kuyut gerektirmeyen bu birliktelikler taraflardan birinin iradesi ile anında son bulur.

Artık bu yapı, devamı olan devridaim eden, geçmişi ve geleceği olan kurumsal bir yapı değildir. Belli bir zamanla sınırlı geçici bir birlikteliğin adıdır. Miras bırakılacak bir şey değildir. Varlığı olmadığı için mirası da yoktur. Zaten kadın ve erkeğin her birinin bir ayrı işi vardır. Ekonomik olarak da birbirlerine bağlı ve muhtaç değillerdir. Ki evlilikler bu noktaya geldiği için pek çok çift nikah yapmayı, birlikteliklerini resmileştirmeyi, evlilik akdi/ anlaşması yapmayı gereksiz görmektedir. Evliliği birbirlerine ihtiyaçları olduğu sürece devam ettirilecek bir şey olarak görmektedirler. Artık, “biz evliyiz” deme gereği de duymamaktadırlar. Aslında “modern aile, “olmayan ailedir. Çünkü sorumsuzluk üzerine kurulan ve herhangi bir “akd/ sözleşme” içermeyen birlikteliğe zaten “aile” denilemeyeceği gibi “evlilik” de denilemez. Çünkü bu evlilik türünde “ev” de yok olmuştur. Çünkü çocukların cıvıldaşmadığı, yemeğin pişmediği, çamaşırın yıkanmadığı, misafirlerin ağırlanmadığı, karıkocanın bile konuşamadığı, sadece geceleri konaklamak ve cinsel ihtiyaçları karşılamak için kullanılan kutuları ev diye adlandırmamak gerekir. Her şeyden önce böyle bir şey geçmişin “ev” algısına saygısızlık olur.

Bu durumda zaten klasik aile en az elli yıl önce bittiği için eskinin bir devamı olarak, eski aileden geriye kalan karı-koca ikilisi üzerinden geçici bir yapı ortaya çıktı. Şimdi bu da bitmek üzere. Dolayısıyla birkaç on yıl içerisinde insanlar birlikteliklerini meşrulaştırmak için bir nikâha/ akde gerek duymayacaklar. Çünkü böyle bir akd, onların özgürlüklerine engel, kişilik haklarına saldırı olarak görülecektir.

Ailenin dağılması, parçalanması, insanın parçalanması, yok olması anlamına geliyordu. Belki de daha önce insan parçalandığı için aile dağıldı.

Tabi neslin devamı insanlığın en temel sorunu olduğu ve iktidarların iktidarlarını yeni nesiller üzerinden ikame edecek olmalarından neslin devamı için meşru veya gayrı meşru, insani veya gayri insani her yola başvuracaklardır. Bu gayri insani ve gayri meşru yol ve yöntemlerin insanlığın kıyameti olma ihtimali çok fazladır. Bu nedenle bir helak yaşamadan önce aileyi yeniden kurmak gerekiyor. Ancak bu aile ne eski klasik aile ne de modern/ çekirdek aile olacaktır. Aynı şekilde bu aile Kur’an’ın nüzul ortamındaki aile de olmayacaktır.

Çünkü bugünün vasatından bakıldığında, Kur’an’ın nüzul vasatında o dönem için devrim niteliğinde olan kazanımların, bugünün kadınları açısından kayıp ve zarar anlamına geldiği görülecektir. Ayrıca toplumsal gerçekliğe ters düştüğü için uygulama vasatı da yok olmuştur ve günümüz muhatabı için de geçmişte yaşanmış bir model olma dışında pratik bir karşılığı kalmamıştır.

Sonsöz: Aile Yeniden Kurulacaksa…

Eğer bugünün gerçekliğinde Kur’an merkezli bir model ortaya çıkarılacaksa öncelikle yapılması gereken şey, ilgili ayetleri zaman, mekân ve bağlam bütünlüğü içinde değerlendirmek amaç, maksat, illet ve hikmetlerini dikkate alarak nüzul ortamının toplumsal gerçekliğinde neye karşılık geldiklerini, nasıl algılanıp uygulandıklarını, muhataplarının kim/kimler olduğunu, indirildikleri vasatta hangi işlevi gördüklerini, hangi toplumsal yaraya merhem olduklarını tespit etmek gerekmektedir.

Sonra bugünün vasatında, yani, kadının da erkek gibi reşit kabul edildiği, hayatın içerisinde, okulda, çarşıda, pazarda, tarlada, fabrikada vs. caminin dışında her yerde erkekle yan yana olduğu bir vasatta, bugünün toplumsal gerçekliğinde, bu ifadelerin ne anlama geldiğini, birey ve toplum için ne ifade ettiğini, sorun mu çözdüğünü sorun mu oluşturduğunu, ilgili ayetleri literal halleriyle anlamanın ve o halleriyle uygulamanın İlahi Vahyin hatta ilgili pasajın amaç, maksat, illet ve hikmeti ile ne kadar örtüştüğünü ortaya koyarak, günün toplumsal gerçekliğine göre yeniden yorumlamaktır. “Zihar, fey’, cizye, savaş esirleri ve esirlerin köleleştirilmesiyle ilgili Kur’ani ifadelerde zaten yapılageldiği gibi, benzer özelliklerde olan kadınlarla ilgili ayetleri de o dönem vasatının sorunları bakımından “örnek çözümler” olarak kabul edip, daha genel bir iyileştirme için birer basamak olarak kabul etmek gerekmektedir. 1

Peki, bu aile nasıl kurulacaktır? Önce parçalanan insanın onarılması ve insanın yeniden keşfedilmesi, fıtratının, doğasının ne olduğunun bilinmesi ve ona göre bir ailenin inşasına çalışılmalıdır. Bu bilgi ve farkındalık üzerine insanın, günümüzün zaman ve mekân gerçekliği ile örtüşen ihtiyaçlarını tespit etmek ve bu ihtiyaçları karşılayacak ve öznesi insan olan bir yapı/ kurum ortaya çıkarmak elzemdir.

SON

Yazı Dizisinin önceki bölümleri için tıklayınız;

1. Bölüm

2. Bölüm

3. Bölüm
 

***

1 Mehmet Yaşar Soyalan, İlahi Vahyin Zamansal ve Toplumsal Gerçekliğe Tekabuliyeti, Yetkin Düşünce Dergisi, s.5, 2018,

NOT: Bu Makale, Yetkin Düşünce Dergisi’nin (2020 Ocak- Mart) 9. sayısında yayınlanmıştır.

Yorum Ekle
Yorumlar (2)
Hakkı KÜÇÜK

19.03.2020

Hocam, teşekkür ederiz. Yazılarınızın devamını bekleriz
Çağlayan Ömerustaoğlu

17.03.2020

Kaleminize yüreğinize saglik hocam . O aileyle ilgili onerilerinizdeki araştırmalar da insaallah sizin elinizden cikar.