metrika yandex

Haberler / Yazı Dizisi

AİLEYİ KİM YIKTI: BİZ Mİ, ONLAR MI? (2) - Ataerkil Aileden Modern Aileye Sorunlar ve Çözümler / Mehmet Yaşar Soyalan

29.02.2020


Ataerkil Aile / Büyük Aile

Aile, içindeki bireylerin rol ve sorumluluklarında bazı küçük farklılıklar bulunmakla birlikte yeryüzünün her coğrafyasında aynı şekilde devam edegelmiş insanlık tarihinin en kadim kurumudur. 19.yy’ın başlarına kadar da bu özelliğinde fazla bir değişikliğe maruz kalmamıştır. Günümüzde “Büyük aile” diye isimlendirilen bu kadim yapı, içinde barındırdığı ataerkil karakter nedeniyle “ataerkil aile” diye de ifade edilmektedir. Bu ataerkil yapının, en küçüğünün tepesinde büyük baba/dede, en büyüğünün tepesinde kabile/aşiret reisi bulunur. Bu aile yapısında en az birinci ve ikinci derece akrabalar hep beraber bir çatı altında birlikte yaşarlar. Babayı merkeze alarak sıralarsak; torun/ torunlar, evlat/evlatlar, baba/ babanın kardeşleri, dede/ büyük baba. Bazı durumlarda kızlar da çocukları ile birlikte ailenin bir üyesidir. Bu durumda damat iç güveyisi pozisyonundadır. Bu ailenin bir büyüğüne dedenin kardeşleri ve onların çocukları ve torunları da katılır. Dedelerin en büyüğü ailenin reisidir. Genellikle bu büyük evin mutfağı ve bütçesi birdir, tek elden, dede tarafından yönetilir. Tahmin edileceği gibi bu aile yapısının istisnai bazı durumlar hariç kasaba ve şehirlerde var olabilmesi fiziki ve sosyal şartlar gereği imkânsız gibidir.

Klasik aile, dönemin fiziki, sosyal ve kültürel şartlarının bir gereği ve yansıması olarak erkek egemen bir yapıdaydı. Çünkü toplum, bütün katmanlarıyla bir bütün olarak erkek egemen karakterdeydi. Bu yapı erkeğin reşit, kadının gayrireşit addedildiği bir yapıydı. Kadın, anne olmasına, kendisine pek çok görev sorumluluk yüklenmesine, bir ölçüde aile üyesi addedilmesine rağmen reşit kabul edilmiyordu. Çünkü hem üyeliği sözde bir üyelikti hem de ancak erkeğin vesayetinde toplumsal bir figür haline gelebiliyordu. Sadece sosyal hayat ve aile ile ilgili konularda değil şahsını ilgilendiren konularda bile söz ve rey hakkı yoktu. Hatta doğurup yetiştirdiği çocuğu üzerinde bile bir hak talep edemiyordu. Ailedeki en temel rolü, çocuk doğurmak ve kocasını memnun etmekti. Ayrıca kendisine -toplumdan topluma farklılık arz etmekle birlikte- bir hizmetçi ve işçi görevi de yüklenmişti. Bu görev ve sorumluluklar, ailenin toplum içindeki statüsüne göre değişkenlik gösterebiliyordu. Müslüman toplumda çok yaygın olarak kullanılan “Cennet annelerin ayağı altındadır sözü”, bu ataerkil yapıyı rehabilite etme yönünde psikolojik bir adım olarak değerlendirilebilirse de uygulamada pek karşılığı görülmüyordu. “Anne”, toplumdaki gerçekliğinin dışında mitolojik bir figür olarak tasavvur ediliyordu; belki çocukları açısından olumlu bir anlama sahipti; onlar için zor zamanlarda bir liman ve sığınak vazifesi görebiliyordu. Ancak koca ve toplumun diğer erkek hatta kadın üyeleri tarafından kadın, şeytani bir özelliğe sahipti, şeytan gibi “ayartıcı” ve “bütün kötülüklerin de anası” kabul ediliyordu.

Bu kadim ailenin bu erkek egemen yapısı onun her şeyine sirayet etmiş durumdadır. Erkek merkezli olmanın boyutu toplumdan topluma, coğrafyadan coğrafyaya göre değişir ama erkek egemen olma durumu ve her şeyin erkeğin ihtiyacına göre düzenlenme hali hepsinin ortak yanıdır. Konu kadın olduğunda da aslında aralarında önemli bir fark yoktur. Çünkü yönetici aileler hariç hiç birinde kadın özne durumunda değildir ve aktüel deyimi ile hiç birinde kadının adı yoktur.

Aile içinde kadının, irade, yetki ve söz sahibi olmaması konusunda tüm toplum ve kültürler hemen hemen birbirlerinin aynısı olsalar da, kadınların yaptıkları işler ve onlara yüklenilen sorumluluklar açısından aralarında önemli farklılıklar bulunmaktadır. Yine ailenin tanımı, bir kurum olarak konumu, işlevi, ona yüklenen misyon ve nasıl algılandığı konusunda da önemli farklılıklar söz konusudur.

Bilindiği gibi ailenin temeli kadın ve erkeğin evliliği ile atılır ve insanlık oradan çoğalır. Örneğin Türk kültür ve geleneğinde bir kurum olarak ailenin temelini oluşturan “evlenme”, (yabancı bir kadın ile bir erkeğin hayatını birleştirmesi olgusu) “ev” ile ilişkilendirilerek “evlilik” diye isimlendirilir. Yani “evlilik” doğrudan “barınak” ve “mekân” ile ilgili bir kavramdır. Ev ve evlilik birbirini tamamlayan bir kelimedir. Türk toplumu için neredeyse “evlilik” olmadan “ev” olmaz. “Ev açmak” tabiri de bu çerçevede kullanılır. Dolayısıyla “ev” ve “evliliğin”, kadın ve erkeğin birbirini mutlu etmesi ve neslin devamı için aynı mekânı paylaşmalarının ötesinde bir anlamı vardır; evlilikle birlikte artık “ev” ve “evliliğe” kurumsal bir nitelik atfedilir ve bu mekân ve oluşan birliktelik bir kimliğe sahip olur. Evliliklerde kişilerin bireysel konumundan çok evlilikle oluşturulan müessese ön plana çıkmakta, evlenen çiftler bu müessesenin bir aracı, devam ettiricisi olarak görülmektedir. Esas olan müessese (hem maddi hem de manevi anlamda) olduğu için bu kültürde boşanmak akla gelmeyen, unutulan, hatta imkânsız bir seçenek olarak algılanmaktadır. “Baba evinden gelinliği ile çıkan kız aynı eve ancak kefeni ile geri gelebilir” sözü bu algının toplum hafızasındaki yerini göstermektedir.

Bu “evlilik” konusu Arap kültüründe Türk toplumundaki kadar karmaşık olmadığı gibi kurumsal bir çağrışım da yapmaz. Evlenmek, “nikâh” ile nikâh da kadın ve erkeğin birbirini memnun etmesi ile (özellikle de erkeğin memnuniyeti ile) sınırlıdır. Evlilikte tüm kurallar, hiyerarşi ve ilişki biçimi erkeğin memnuniyeti üzerine kuruludur. Bu nedenle boşanmak da çok kolaydır. Türk toplumunda sık görülen “dul kadın sendromu” Arap toplumunda pek görülmez. Arap kültüründe aile ve evlilikle ilgili kelimelerin derin bir anlamı yoktur. İster “tezevvüç”, “nikah” gibi evlilikle doğrudan ilişkilendirilen, isterse “aile”, “usra” ve “ehl” gibi daha kuşatıcı kelimelere bakılsın “evlilik” ve “aile” ile ilişkilendirilen kelimelerde ortak anlam “ihtiyaç”tır. Arap zihnini belirleyen şey de ihtiyaçtır; elbette erkeğin ihtiyacı. “Evlilik” ve “aile” de bu çerçevede şekillenmiştir. Aile kavramı, Arapça kökenli bir kelime olmasına rağmen, Arap kültüründe bu anlamdaki kullanımı çok eski değildir. Dolayısıyla bu anlamda Kur’an’da da kullanılmaz. Sanırım “aile” kelimesinin meşhur olması gayrı Arap unsurların sayesinde gerçekleşmiş olmalıdır. Bu kelimelerin ilk dönem Arapçasındaki kullanımlarına bakıldığında ne demek istediğimiz daha iyi anlaşılır.

Örneğin kırsalda yaşayan ve geçimini hayvancılık ve tarım ile karşılayan bir Türk ailesinin yükünün ağır kısmını evin hanımı taşımaktadır. Ticaretin ve zanaatın geçim kaynağı olduğu kasaba ve şehirlerde, özellikle orta halli ailelerde yakın zamana kadar kadınların ekonomiye doğrudan bir katkıları olmasa da evin çekip çevrilmesi işi onların omuzlarındaydı. Türk kültüründe kadın ister kırsalda ister şehirde evin sahibi veya ortağı konumundadır. Türkçedeki “Evi dişi kuş yapar” sözü Türk kadının evdeki pozisyonunu ortaya koyar. Arap toplumlarında kırsal dahil kadınlar daha edilgen ve pasif konumdadırlar: ev işleri ile ilgilenseler de ev ile ilgileri biraz evin sahibi olan kocanın arzu ve talepleri ile doğrudan ilişkilidir; yemek ve temizlik işleri ikinci ve üçüncü derecede ilgi alanlarına girer. Kadın ne evin ne de çocukların gerçek sahibidir: evin ve çocukların sahibi erkektir; kadın da yaptığı işleri kendi adına değil, kocanın adına, onun izin verdiği kadar yapar. İşin özünde kadının evdeki pozisyonu, erkeğini memnun etmek ve çocukların bakımı ile sınırlıdır. Aslında çocukların bakımı bile ikincil bir görevdir. Tarla, bağ, bahçe, hayvancılık işleri daha çok erkekler tarafından yapılır. Dolayısıyla Arap toplumunda kadının fonksiyonu Türk toplumundakinden farklıdır. Türkiye’deki Suriyeli göçmenler/sığınmacılar özelinde de bu farklılığı gözlemlemek mümkündür.

Arap kültüründe kadın boşandığında ne “çocuk” üzerinde ne de “ev” üzerinde bir hak talep edebilir. Hakkı “mihr” ile sınırlıdır.

Bu Arap geleneği daha sonraki süreçte İslami bir düstur olarak büyük ölçüde Arap olmayan toplumlara da sirayet etmiştir. Mesela, ölen bir kadın, kocasının ailesinin mezarlığına değil, kendi ailesinin mezarlığına defnedilmek durumundadır. Bu halk arasında kadın ölünce eşine mahrem olduğu için böyle yapıldığı söylenir ama bu kanaatin arkasında, kadının o ailenin bir parçası olarak görülmemesi fikri yatar.

Aile dâhil ataerkil kurum ve yapıların 300 yıl önce hem toplumsal hem kültürel hem mekânsal/ coğrafi hem kurumsal, hem de hukuksal anlamda bir karşılığı vardı. Ortaya çıkardığı mağduriyetlere rağmen klasik aile, toplumsal kabulleniş, toplumların var olanı bilinçli veya bilinçsiz onayı, toplumda görünür veya görünmez bir şekilde varlığını sürdüren denetim mekanizmaları nedeniyle, çok büyük toplumsal travmalara neden olmadan varlığını devam ettirebiliyordu. Çünkü sorunlar daha çok büyük ailenin mahremiyeti içinde (Karı-kocanın mahremiyetini kastetmiyorum.) bazen “kol kırılıp yen içinde kalsa” da süreç içinde bir dengeye oturuyor, mevcut mağduriyetler kabullenilebilir bir seviyeye çekiliyordu ve (bugünkü anlamda bir “kadın cinayetleri” sorunu ile karşılaşılmıyordu; “töre cinayetleri” de sanıldığından, özellikle de bugünkünden çok daha azdı.) Çünkü evlilik veya çocuklar, sadece, karı kocanın veya anne babanın irade ve sorumluluğunda değildi; hayat bir bütün olarak büyük ailenin kontrolü ve sorumluluğunda devam ediyordu. Evlilik kadın ve erkek (gelin ve damat) tarafının yani gelin ve damadın bağlı olduğu aşiret ve kabilenin garantörlüğü ve gözetimi altındaydı. Evlilik iki kişiden çok iki aşiret arasında olan bir şeydi.

Çıkacak bir sorun doğrudan aşiretler arası kavgaya neden olabilirdi. Dolayısıyla klasik ailede bunun bir dengesi kurulmuş, kültürü oluşmuştu. Evlilik aşiret üyeleri arasında gerçekleşiyorsa zaten son sözü aşiret reisi söylerdi. Modern dönemlerde ataerkil toplum yapısı, aşiret ve kabile yapısı çözülünce ataerkil aile de çöktü ve kadın ve çocuklar sadece kocanın/ babanın inisiyatifi ve vicdanı ile baş başa kaldı. Toplumsal denetim, mahalle kültürü ve değerler devre dışı kalınca kocanın canavarlaşmasının önünde herhangi bir maddi, toplumsal ve psikolojik engel ve mekanizma kalmıyordu.

Ataerkil ailede en temel meşrulaştırıcı ve kadın erkek açısından en belirleyici unsur din veya dini gelenek, yani dini referanslardı. Aslında dini referanslar da gücünü içinde doğduğu toplumun sosyolojisinden alıyordu. Yani hem dini referanslar hem de ataerkil yapı birbirini besliyordu. İslami/ Müslüman gelenek açısından bu meşrulaştırıcı referanslar sadece fıkhı kurallar ve fetvalardan ibaret değildi, bunların çok ötesinde kurucu temel dini metin ve referansları da kapsıyordu. Dolayısıyla Müslüman toplumdaki ve kültürdeki aile yapısının tam olarak ne olduğunu görebilmek için Kur’an’ın aile ve evlilik konusundaki yaklaşımına bir göz atmak gerekir.

...

Devam Edecek

Yazı Dizisinin ilk Bölümü İçin Aşağıdaki Linki Tıklayınız:

Aileyi Kim Yıktı, Biz mi Onlar mı? - 1 -

Not: Bu Makale, Yetkin Düşünce Dergisi'nin  (2020  Ocak - Mart ) 9. Sayısında Yayınlanmıştır

Yorum Ekle
Yorumlar (2)
Çağlayan Ömerustaoğlu

08.03.2020

Bu durumda aile zaten aile degilmis oyleyse gercek ailenin ortaya cikmasina vesile olur yikilisi da olanda hayir vardir
Halit ATAOĞLU

01.03.2020

Allah razı olsun inşaallah.