metrika yandex

Haberler / Söyleşi

Ahmet Mercan:İnsan Hakları Metinleri Dillerden Düşmüyor Ama Zulüm Had Safhada

23.05.2022

Ahmet Mercan:İnsan Hakları Metinleri Dillerden Düşmüyor Ama Zulüm  Had Safhada

Söyleşi: Emeti Saruhan

Adalet ve merhamet kavramlarını insan hakları bağlamında değerlendirmesini istediğimiz aktivist, yazar, şair Ahmet Mercan, Akdeniz’i koca bir mülteci mezarlığına çevirdiğimize dikkat çekiyor. Mercan, “Dünya bu denli sistematik saldırı ve işkenceye muhatap olmadı. Üstelik bütün bu zulüm ‘İnsan Hakları’ metinlerinin kâğıtlara basılı olduğu, dillerden düşürülmediği zamanda yapılıyor” diyor.

Bugün dünyada insanlık trajedisi diyebileceğimiz olaylar yaşanıyor. Ülkelerinden ayrılmak zorunda kalan mülteciler açısından baktığımızda merhametin işlemediğini görüyoruz.

Peki adalet ne kadar yürürlükte?

Yaşadığımız çağın en temel ve acil ihtiyacı adalettir. Adaletin olmadığı yerde merhamet lüks kalır. Başka bir ifade ile merhamet olsaydı, adalet zirveden tecelli ederdi. Küresel dünyada ekonomiye endeksli olarak vahşi saldırı ve talan gerçekleşiyor.

Dünyanın sessiz çoğunluğu tedirgin gözlerle ve şaşkınlık içinde izliyor. Bu durum adaletle gücün irtibatının koptuğu anlamına geliyor. Gücü elinde bulunduranlar binlerce kilometre öteden hiç tanımadıkları insanların üzerine bomba yağdırıyor. Bütün dünya da dilsiz, elsiz kalmışçasına izliyor. Ülkeler işgal edilip şehirler altüst edilirken yüz binlerce çocuk, kadın, sivil insan can veriyor. Şüphesiz bu duruma sadece insaf penceresinden baksak bile facianın farkına varırız. İşgal, suçsuz insan öldürme, kitle imha silahı üretme, insanları yurtlarından çıkarma ile başlayan can yakıcı suç zincirini tespit edebiliriz. Tespit ettiğimiz suçlar adil bir şekilde yargı mekanizmasına yansımıyor, muhakeme yapılmıyorsa orada uluslararası hukuktan bahsetmenin imkânı da yoktur.

ADALETİN GÜÇTEN AYRI ÇALIŞMASI MEŞRUİYET KAZANMIŞ

ABD ile Irak, Suriye, Türkiye sınır anlaşmazlığı mı yaşıyor? Haritada Amerika ile aynı kıtada mıyız?

Kimse, hiçbir ülke bu garip durumdan yola çıkmıyor. Çünkü adaletin güçten ayrı çalışması zihinlerde meşruiyet kazanmış. YPG’ye beş bin tırla savaş malzemesi veren ABD’nin konumu bırakın dış dünyayı, ülkemizde dahi önemli bir kitle tarafından görmezden geliniyor. Gücün hukuka ihtiyacı kalmamışsa orada orman kanunu hüküm sürer. Günümüz dünyası bunun açık ifadesidir. Soğuk Savaş dönemindeki gerilimli denge 90’ların başından itibaren İslam’ın “potansiyel düşman” konumuna oturtulduğu Yeni Dünya Düzeni ile yürürlükte. Birinci Körfez İşgali bunun işaret fişeği idi. Akabinde İkiz Kuleler bahane edilerek Afganistan ve Irak saldırıları, arkasından Arap Baharı ele alındığında acımasız saldırı, işgal, işkence güzergahında kendini hiçbir ahlaki, hukuki ilke ile sınırlamayan ABD önderliğinde Batılı gücün dünyayı talan ettiği görülür.

Bu talana karşı herhangi bir söz, direnç, hukuk çağrısı da ortaya çıkmıyorsa, ortaya zulüm gören beldelerdeki insanların kendini savunacağı örgütlerin çıkması veya mülteci olarak göç etme seçeneği kalıyor. Kurulan örgütleri yönlendirmek, silah satarak vekalet savaşları yaptırmak daha verimli ve kolay seçenek olarak aynı güçlerin ekmeğine yağ sürüyor.

Diğer taraftan alacaklı bakışlarla kimi Akdeniz mezarlığında sulara gömülen mülteciler üzerinden aynı insafsız güç keyifle, hayata tutunmaya çalışan insanları yalvartıyor.

Gazetecinin çelme taktığı, bindirilen otobüs koltuklarının poşetle kaplandığı, dikenli teller ve köpeklerle çevrilen mülteciler için her gün daha yüksek duvarlar örüyorlar. Yüz binler içinden 30-40 kişi seçmek için “keyifli” tavırlar içine giriyorlar.

Nereden bakılırsa bakılsın, dünya bu denli sistematik saldırı ve işkenceye muhatap olmadı. Üstelik bütün bu zulüm “insan hakları” metinlerinin kâğıtlara basılı olduğu, dillerden düşürülmediği zamanda yapılıyor. Uçakların bomba yanında demokrasi ve insan hakları götürmesi tam da yaşadığımız dünyanın portresini ele veriyor. Ölüm, yıkım, mültecilik onlarda özgürlük olarak karşılık buluyor. Temeli haksızlık üzerine atılan, yapılanmasında köleler ve efendiler olan Birleşmiş Milletler, nasıl adil olabilir ve barışı koruyabilir? Dünyada 206 ülke var. Bunların içinde beş ülkenin veto hakları var. Sadece biri dahi 201 ülkenin aldığı kararı veto edebiliyor.

Tam “demokrasi”, ideal insan hakları! Diğer tarafta hazinenin üzerinde uyuyan, ulus ve mezhep zindanından bir türlü çıkmak istemeyen İslam ülkelerinin celladına hayrankonumu… Sonuç yaşadığımız ve yaşamakta olduklarımız…Yazıldığı yıldan beri anlamı daha da güçlenen bir şiirle ifade edecek olursam:

 

Bir çocuk koşuyor,

Kurşun daha hızlı.

Güvercin uçuyor,

Uçak daha hızlı.

Beyaz bir bulut buruşup yere düşüyor, 

Üstünde insanlık öldü yazılı.

ADALETSİZ UYGULAMALARIN TEMELİNDE AYRIMCILIK VAR

Sadece hukukçuların alanına giren konularla adalet sağlanabilir mi?

Adalet, “her şeyin yerli yerinde olması” olarak tanımlanır. İnsana yeryüzü açıldığında gökyüzü, yeryüzü ve arasındakiler barış içinde, denge ve ahenk düzlemindeydi. İnsanın bu ahengi bozmadan adaletle yönetmesi içiin Allah, peygamberler ve ölçü göndermiştir. Ortaya çıkacak sorunların adalet çerçevesinde çözülmesi için adaletin bilgisi de insana ulaştırılmıştır. Ne var ki insan zayıf yaratılan, bencil ve aceleci varlık olarak hep hakkından fazlasını talep etmiştir. Bir toplumda suçun tek rakamlı hanelerdeki oranı için ancak yargı “onarıcı adalet”i sağlayabilir. Asıl korunma alanı bunun dışında vicdanla; vicdan da ahlaki erdemlerle; sevgi ve merhamet ile hayat bulan adalet duygusu ile korunabilir. Bu durumda empati/hemhâl olabilme çabası yanında insanın şerefli varlık olduğunun, ayrımsız olarak, eğitimin ve davranışın konusu yapılması bir zorunluluk olarak karşımıza çıkar.

Günümüzde adaletsiz uygulamaların temelinde ayrımcılık yer alır. Aydınlanma ile aklı merkeze alarak kendi öyküsü içinde büyük kırılma yaşayan Batı, aynı süreci bütün insanlığa dayatmaktadır. Kendi karanlık çağı ve kilise tecrübesini, karanlık çağı olmayanlardan istemesi anlaşılır değil. Aydınlanma insanın varoluşunu düştüğü yerden aklını “kılavuz” kullanmadan kalkmaya bağlıyor. Bu konuda Kant yalnız değil, Descartes varlığı düşünmeye bağlayarak, dini toplumsal hayata taşıyanları nesne konumunda tutuyor. Hegel’in “Doğu düşünemez” kalıbı, Batı için ült bir vurgudur. Dolayısıyla farklı medeniyet mensupları kendi tecrübelerinden geçmediği için, tabiri caizse; az insandır. Batılı zihnin “öteki” kavramı bunu özetleyen bir tutuma denk düşer. Öteki, yani nesne, özneye dönüşme kadar dönüşene kadar öteki olmayı sürdürecektir. Bu nedenle Batı’da istisna bazı muhalif düşünürler dışında oluşan ve “ilerlemeci tarih” olarak zihne yansıtılan varsayım, bize ait tarihin geçersiz kılınmasını öngörüyor.

Oysa 18. yüzyılın ortalarına kadar dünya Müslümanların yazdığı tarihi okuyordu. Batı merkezli bilimin dinle savaşı sonucu, “bilimci” bir anlayışa evrilen gelişmeler ayrımcılığın güzergâhında yol aldı.

Artık bilim de bir bomba. Kainata; bitkilere, hayvanlara ve insanlara müdahaleyi, genlerle oynamayı kendine hak gören anlayış, insanı seküler bir ufka kilitleyerek hedefe varacağını düşünüyor. Şüphesiz bir tanrılık iddiası taşıyan bu durum 8 milyar dünya nüfusunu 500 milyona indirmeyi tasarlayarak, sağlık üzerinden de “bilim marifetiyle” savaş açmada beis

görmüyor. Algısı kirletilerek yönlendirmeye açık dünya, sessizce izlediği müddetçe yeni ve fıtrata çağıran bir irade ortaya çıkmayacaktır.

İNSAN HAKLARI ANCAK İBADET BİLİNCİYLE KORUNUR

Üzerinde bir toplumsal mutabakat olmayan konularda adalet ve merhamet mekanizmasını nasıl işletmeli?

Yeryüzünün en büyük fitnesi dayatmadır. Düşünelim ki tüm varlığı ve insanı var eden Rabbimiz, rızkını verdiği insana bile dayatmıyor. “Dileyen iman etsin, dileyen inkâr.” (Bakara 256) Doğrunun dahi zorlama yoluyla kabulü istenmemektedir. Bu haliyle İslam dahi bir tekliftir. “Güzel sözle, hikmetle” (Nahl 125) davetimizi yapar çekiliriz. Bizde öteki yoktur. Dolayısıyla sayısız ötekinin ne yaptığından ziyade, biz “Müslüman olarak ne yapmalıyız? Kendi söylemimizden beslenerek nasıl bir duruş ve tavır geliştirmeliyiz?” sorusu hepsinden önemlidir. Rabbimiz inananlara bir misyon belirliyor: “İyiliği yaymak, kötülüğe engel olmak” (Âl-i İmran 104). Bu kavrayışla yola çıktığımızda başarılı olmak veya olmamak önemli değildir. Yolda olmak, bu onurlu görevin içinde olmak değerlidir. Dolayısıyla farklı söylemlerin kulağa hoş gelen ama pratiği olmayan, arka planından habersiz kurguları yerine, insanı onurlu kılan vahyin söylemini omuzlayıp yola çıkmak gerek. Bu yola çıkış bütün rağmenlerin üstesinden gelme gücü verir inanana. İnsan hakları ancak ibadet bilinci ile korunabilir. Her medeniyet kendi referansları ile söylemini kurduğunda “örtüşen referanslar”, Doğal Haklar isimlendirmesini hak eder. Bizim medeniyetimiz insandan ümit kesmeye izin vermiyor. Son nefese kadar “davet” etmemizi, iyilik yapmamızı, yolda kalmışlar, çocuklar, kadınlar, mazlumlar adına mücadele etmemizi istiyor. Bu sayede “insan” olmanın anlamı ile bütünleşebiliriz.

ÖTEKİ OLUŞTURARAK İTAAT İSTİYORLAR

Günümüz dünyasında güce tapanlar önce kendi fıtratlarına yabancılaşarak nesneye dönüştürdükleri “öteki” oluşturuyor, sonra kendilerine itaat istiyorlar. İtaat olmadığında dünyadan “çıkarma” yetkisini kullanıyorlar. Modern dünya çok dinli ve çok kültürlü bir yapıyı barış içinde yönetmenin imkânlarını samimi bir şekilde aramış olsa, pek çok uygulamadan ilhamla bu yapıyı inşa etmek mümkündür. Dünya egemenleri bunu istemiyor. Rızık korkusuyla çocuklarını öldüren cahiliye Arapları gibi, “yarına sahip olmak” için dünya kaynaklarının tamamına erişmek istiyor. Bunun mücadelesini açıkça görüyoruz. Her şey ekonomik talan için bahane. Demokrasinin desteklendiği, diktatörlerin istenmediği köksüz bir yalan. Öyle olsaydı Cezayir’de, Filistin’de, son dönem Mısır’da bunun aksi yapılır mıydı?

Halkın seçtiği Cumhurbaşkanı Mursi indirilip ihtilalle Sisi getirilerek maddi manevi kredi açılır mıydı? Adalet mekanizmasını önce kendi nefsimizde, sonra ailemizde, akabinde çevremizden başlayarak var etmeliyiz. Bu sanıldığı kadar kolay değildir. Yaşadığımız ve yaşamakta olduğumuz süreçler üzerinden okuduğumuzda, insan her koşulda aynı kalamıyor. Özellikle varlıkta insan bünyesi eski ideal halini sürdüremiyor. Ama bütün rağmenleri aşmak, inanan insan için ödül yüklü bir karşılığa denk geleceğine olan inancımız başkasında olmayan motivasyon kaynağımızdır. Bazen bize, bizden olana rağmen de adaleti ikame etmeliyiz. (Maide 8) Bu, imtihanın zirvesine denk düşer. Şu anda, istisna olaylar dışında bunu başardığımızı söyleyemeyiz.

İNSAN HAKLARI SADECE DEVLETLERE EMANET EDİLEMEZ

İnsan hakları alanına giren konularda karar verme mekanizmaları söz konusu olduğunda adalet ve merhamet nasıl dengelenmeli? Örneğin kendi ülkesinde ölüme mahkûm edilmiş bir sığınmacının geri iadesinde adalet mekanizmaları mı, merhamet mi devreye girmeli?

İnsan haklarını kim korur? Ya da nasıl korunur? Bu soruları irdelediğimizde insan haklarının ne kadar sahih ve samimi sahiplenildiğini ve korunduğunu ya da aksini görürüz. İnsan haklarını sadece devletlere emanet etmek işin ruhuna aykırıdır. Çünkü ihlaller insanla insan, insanla grup, insanla toplum ve en çok da insanla devlet arasında ortaya çıkar. Dolayısıyla insan hakları bir acil ihtiyaç olarak insanların ortak bilincinde ve yasalarda yaşamak zorunda. Yasalardan kaynaklanan ihlaller de mümkündür. Bu durumda sivil toplum kuruluşları, hukukçular eliyle oluşan bir talep siyaset mekanizmasını harekete geçirerek bu sorunu aşmaya çalışır. Yasalar insanlara hava, su, ekmek gibi elzem olan Temel Hakları korumakla yetinmemeli. Zira insanın canının, mülkünün, aklının, dininin, neslinin korunduğu bir devlet ancak “hukuk devleti” vasfını kazanabilir. Dünyada bulunan, ayrıma tutulmaksızın, bütün insanların başkasına dayatma yapmadan, şiddet kullanmadan, kimseye hakaret etmeden bir teklif, bir davet düzeyinde bir tek, aile, grup ve toplum olarak ifade edeceği, yaşayacağı haklarda, zararsızlık esası ile özgür olmalıdır. İslam medeniyetinin başarılı uygulamalarında bu örnekliği görüyoruz. Medine Vesikası, Osmanlı, Endülüs, Abbasi uygulamalarında bu özgüveni yaşanmış örnekleri ile görebiliyoruz.

Her insan Rabbimiz tarafından yaratılmış olduğuna göre “Murad-ı ilahi”dir. Onun varlığına, inancı veya düşüncesi üzerinden kimse saldıramaz; mülküne, ifade özgürlüğüne karışamaz. İnsan böyle bir atmosferde aile, devlet, toplum ve benzeri baskılardan beri olarak iman veya inkâr yolunu seçebilir. Ontolojik özgürlüğe ulaşmak için bu araçsal özgürlük alanı gereklidir.

ALLAH KORKUSU VE SEVGİSİYLE ÇALIŞAN HAKİMLER LAZIM

Temel Haklar, insanın kendisini başkasına zarar vermeden varettiği alandır. Bu düzlemde her insanın bu hakları diğer insanların sorumluluğu olarak ortaya çıkar. Dolayısıyla bir insanın canı diğer insanların koruması altındadır. Yasalar ve güvenlik güçleri de bu ihlallerde haksızlığın giderilmesi, adaletin onarılması için görev üstlenirler. Bir insan hakları kültürü ve bilinci oluşması için sivil toplum kuruluşlarının önderliği çok daha sağlıklıdır. Devletin hükmü şahsiyeti insan bünyesi gibi “sıcak” değildir. Fiili zarar vermedikçe, hiçbir inanç ve düşünceden dolayı düşmanlık bizim inancımızda yoktur. Düşmanlık ancak zalimleredir. Merhamet; sevgi, acıma ve yardım hissi karışımı ile ortaya çıkan duygudur. Adaletin mantığı ve hakkı, hakkaniyeti gözeten tarafı ile buluştuğunda “ihsan”a döner. Hayata yansıması iyiliğin fevkinde olarak ortaya çıkar. Daha çok sivil alanda gerçekleşir. Alacağını geri almak adalete denk düşerse; ihtiyacı olmayanın alacağını bağışlaması sevgi ve merhametin tezahür ettiği “ihsan”/merhamet durumudur. Elbette sevgi, merhamet ve adaleti güdümleyen duygular bileşkesinde, Mümin için Allah rızası daima devrede olmak durumundadır. Sivil alanda, alışverişte, süreci paylaşmada Müslümanların sürekli helalleşmeleri, kalp kırmalarını da önlemeye matuf mahkemelerin fevkinde bir işleve haiz, anlık karşılıklı mutmainlik, memnuniyet onayıdır. Temel hakların korunabilmesi için bağımsız mahkemeler yanında sadece Allah korkusu ve sevgisiyle çalışan hakimlere ihtiyaç vardır. Bu durumda yasalar adil olmalı, toplum erdemli olmalı, mahkeme bağımsız, hakim de Allah’a her mahkemenin hesabını niyet ve kararla vereceğini bilmeli. Hukuk devletinde ölüm cezasının başka devletleri değil ancak insanları ilgilendirdiğini söyleyebiliriz. Devletler de insan ilişkilerinde olduğu gibi haklara ve sorumluluklara sahiptirler. Aynı hukuk mantığı ve adalet duygusu geçerlidir.

STK’LAR HAKSIZLIĞA UĞRAYANIN SESİ OLUR

Merhametli bir adaletin sağlanabilmesi için ne yapmak gerekir? STK’ların rolü olmalı mı? Evetse ne kadar müdahil olmalılar?

STK’lar bir amaç maddesi üzerine gönüllü çalışmak için bir araya gelmiş insanların çabasını ifade eder. Bu yapılanmanın aksine, amaç maddesini aşan veya devletin desteklediği kurumlar konumuzun dışında. Amaç maddesini önemli gören kişi bu mücadelenin içine girer ve maddi manevi katkısını sunar. Toplumun ihtiyacı olan ve iyiliği, hayrı tetikleyen her çalışma bu anlamıyla meşrudur ve makbuldür. Siyasi, ekonomik, insan hakları ve benzeri konularda sayısız vakıf, dernek, girişim grubu “iyilik” merkezli çalışma içinde oldukça, devletin sağlıklı yürümesine, halkın daha kaliteli hizmet almasına vesile olmuş olur. İnsan hakları mücadelesi özelinde bu tür STK’ların daha zor şartlarda çalıştığını, yeterince anlaşılmadıklarını söylemek mümkündür.

Savrulma, siyasete endekslenme yanlışları da bu kurumların eleştiriye açık olmaları gereken başlıklarıdır. İnsan hakları kurumları ve aktivistleri çıkarılması gereken yasalarda, haksızlığa uğrayanların sesini duyurma ve takip etmede önemli boşluğu doldururlar. Ne yazık ki dünyada devletlerarası siyasetin enstrümanı olarak gizli misyona sahip kimi STK’lardan bahsetmek de mümkündür. Herhangi bir sorunu çalışırken farklı devletlerin, masum yapıların “huyu”nu “bozmak” istemelerine karşı da duyarlı olunmalıdır. Her insan ve kurum gibi STK’lar da doğru bilgi kullanmalı; aldatma, atlatma, popüler olma tuzaklarına tevessül etmemelidirler. İslam’daki yerini Hz. Ebubekir konuşması ile Hz Ömer’i ikaz eden kadının tutumu izah eder. Hz. Ebubekir halife seçildiğinde, “Hayırlı işte bana yardımcı, hayırsız işte engel olun” diye halka yaptığı konuşmadaki duyarlılık önemlidir. Yine bir kadının Hz Ömer’in mihri sabitleme çabasını eleştirmesi ve kararından vazgeçirmesi sivil vicdanın bütün uygulamalarda önemine vurgudur. Her dönemde, yürütme açısından sivil toplumun varlığı önemlidir.

Peygamber Efendimizin ve sahabelerin adalet ve merhamet anlayışı nasıldı? İslami öğretiler dünyaya ne söylüyor?

Mekke’de işkenceye uğratılan, Taif’te çocuklara taşlatılan Efendimiz adalet ve merhametin burcudur. Ayakları kan içindeyken, “Bilmiyorlar Rabbim” diyerek dua eden Efendimiz, 2 kişi olarak uzaklaştığı Mekke’ye gümüşten sel gibi bir ordu ile aktı ğında herkes onun gözlerine bakıyordu. “Rövanş alacak mı? O da bize eziyet edecek mi?” diye korku içinde bekleyenlere; “Bugün size kardeşim Yusuf’un yaptığı vardır” diyerek güçlüyken zayıf olanları bağışladı. Tam bir merhamet zirvesinden eşsiz bir örnektir bu fetih. Yine Hicret, İslam kardeşliğinin mahiyetini resmeden eşsiz bir tablo olarak önümüzde durur. Birbirlerini tanımayan ancak bir kitabın kardeş yaptığı insanların “bir yıl” süren misafir ve ev sahipliği…

Öğretmeni Hz. Muhammed (sav) olan toplumda her ilişki adil, her olay ihsanla kayıtlandı. Bir ikram medeniyetinin adeta temelleri atıldı. Darlıkta bollukta, savaşta barışta, zaferde yenilgide paylaşım ve dayanışma çağımız insanının anlamakta zorlandığı kalitede devam etti. Diğer taraftan Mekke’de Efendimiz’in içinde yer aldığı Hılful Fudûl örgütü, çalışma şekli ile hâlâ günümüzü etkileyen bir iyilik hareketi olmaya devam ediyor. Aynı zamanda bir iyilik oluşumunun çağları nasıl açtığını gösteriyor. Diğer taraftan başka dinlerle “birlikte yaşamanın” imkânı olarak Medine Vesikası günümüz dünyasının ötesinde bir erdem ve barış manifestosu olmayı hak ediyor. İnsan hakları konusunda uygulama ve doğal pratiklerin önemi, bıraktığı sonuç, metinlerinden çok daha fonksiyoneldir. Son dönemlerde yaşadığımız hayatı kıyasladığımızda önemli bir soru kaçınılmaz olarak ortaya çıkıyor: “İleri, gelişmiş” denildiğinde ne anlıyoruz? Kişi başına düşen otomobil veya tüketilen enerji miktarı mı? Yoksa insanın insanı bağışlama veya insanın insana atlanma oranı mı? İnsanın insandan çözüldüğü, birbirine yük olarak görüldüğü çağımızda insan bir “denek” için“sayı” olarak işlem görüyor.

Pek çok evrensel metin var ve her biri birbirinden muazzam denebilecek içeriğe sahipken muhatabını bulamayışını nasıl yorumluyorsunuz?

18. yüzyıl sözleşmeler, bildiriler çağı oldu. 1948’de İkinci Dünya Savaşı’nın sonucu 50 milyon insanın hayatını kaybetmesinin itici gücü ile Evrensel İnsan Hakları Bildirgesi devreye alındı. Hazırlayanlar, hazırlık süreci, eleştiriler bir yana, farklı medeniyetlerin katkısı dışarıda bırakıldı. Buna rağmen büyük bir ilgi ve kabul gördü.

Merkez metin olarak Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve daha pek çok metin ondan ilhamla kaleme alındı. Geçen 70 yıllık sürede uygulamada hiçbir etkiye dönüşmeyen, yaptırım gücünden yoksun, güdük bir metin pozisyonuna düştü.

İSLAM YASAKLARI BELİRLER GERİ KALANI SERBEST KILAR

Çağımızda kadın hakları, ikinci kuşak, üçüncü kuşak haklar ve benzeri pek çok kategori oluşturuldu. Kendisi özne olmadığı halde Çocuk Hakları anne ve babaya karşı “hak” talebi ile ortaya konuldu. Oysa anne ve babanın bırakın görevlerini yerine getirme, şefkat, merhamet ve özveride kayıtlara sığmaz sevgi merkezli kucaklayışı varken bu haklar nasıl bir işlev üstleniyor?

Devletin elindeki çocukların korunması, eğitimi konusu ise başka bir duyarlılığı ve disiplini geçerli kılar. Batı’nın bildiri bombardımanı aslında ideolojik yönden “hayata norm” oluşturma açısından değerlendirmeye açıktır. İslam medeniyetinin yaklaşımı hayata farklı bakar. Hayat içinde kimin ne yapacağı yerine, yasakları belirler. Onun dışında sayılmayacak zenginlikteki alanı serbest kılar. Sayıya dökülen çünkü daima azdır. İslam’ın anlayışında kişiyi besleyen değerlerle topluma ait olanlar çelişmez. Aksine birbirini beslerler. Bir hak insanı bulmuyor, yazıda kalıyorsa orada insan hakkından bahsetmek mümkün değil, ancak metnin varlığından bahsedilebilir. Yazılı olmasa da insanlar arasında yaptırıma dönüşen ilkeler varsa insan hakları onlardır. Buradan yola çıkarak söyleyebiliriz ki, metinlerimiz var ama insanın hakları yok. Savaşı kesmiyorsa, barışı kurmuyor, mazlumun hakkını zalimden almıyorsa orada insan haklarının farklı kullanımından söz edilir. Ezilen, saldırıya uğrayan ülkelerin kendilerini ezen ülkelere gönderilen karşılıksız dilekçe hükmündedir insan hakları.

Hukuk tanımayan baskıcı güçlerin, rakip pozisyon dakileri siyasi manevra ile zayıflatma argümanı olarak kullanılmaktadır. Yakın tarih bunun sayısız örneği ile doludur. Aynı metinler devredeyken sayısız işgal ve saldırı gerçekleşti. 94 yılında Ruanda’da Fransa’nın desteğinde Hutular, Tutsi kabilesinden bir milyon insanı öldürdü. Toplu iğne yapamayan kabilelerin eline bu ölüm kusan silahları kim, niye veriyor? Dahası, cellatları yargılayacak bir düzeni gerekli görmüyor mu bu insan hakları metinleri, aktivistler, STK’lar… O zaman ne işe yaradıkları sorulmasın mı?

18. yüzyıl sözleşmeler, bildiriler çağı oldu. 1948’de İkinci Dünya Savaşı’nın sonucu 50 milyon insanın hayatını kaybetmesinin itici gücü ile Evrensel İnsan Hakları Bildirgesi devreye alındı.  Geçen 70 yıllık sürede uygulamada hiçbir etkiye dönüşmeyen, yaptırım gücünden yoksun, güdük bir metin pozisyonuna düştü.

ZULÜM BİZDENSE BEN BİZDEN DEĞİLİM

Ulusal ve uluslararası pek çok olaya tanık oldunuz, adalet ve merhamet örneği dediğiniz bir mücadele örneği desem neden bahsetmek istersiniz?

Tarihten Hılful Fudul, Ahi teşkilatlarına Bayburt Müslüman Dilendirmezler Cemiyeti (Günümüzde yeniden açıldı) örnek verebilirim. Yaşadığımız dönemde kişisel olarak, “Zulüm bizdense ben bizden değilim” diyerek Filistin’de öldürülen Rachel Corrie’nin tavrı her an söylemini eslendiren sarsıcı bir örnek olmayı sürdürüyor. Yine Yunanistan’dan bir sivil toplum kurumu ile tanışmıştım. İlginç faaliyetleri vardı. Filistin’e gidip İsrail’in kestiği zeytin ağaçlarını yeniden dikiyorlardı. Şüphesiz bizim tanımadığımız pek çok güzel eylemin sahibi önemli kişi ve STK’lar mevcuttur. Şunu da açıkça söyleyelim, İslam dünyasındaki sivil toplum kuruluşlarının yüzde doksanını hayır kuruluşları oluşturuyor. Batı’da aynı yüksek oran sosyal dayanışma alanına ait. Bu aralıktan iki dünyanın bakış farkının analizi yapılabilir.

Söyleşi: Emeti Saruhan-Tohum Dergisi

Ahmet Mercan:

13 Mart 1956 yılında Bayburt’ta dünyaya geldi. 1975 yılında Bayburt Endüstri Meslek Lisesini bitirdi. İstanbul’da grafikerlik, ajans editörlüğü, Selam Dergisi yazı işleri müdürlüğü ve yöneticilik yaptı. 1988 yılından beri Anlam Ajans’ın yayınyönetmenliğini sürdüren Ahmet Mercan şiir, deneme, inceleme, oyun, masal türlerinde eserler verdi. Ahmet Mercan’ın yazı ve şiirleri Selam, Yeryüzü, İmza, Kardelen, Özülke ve Umran dergilerinde yayımlandı.

Ahmet Mercan, Mazlumder Genel Başkan Yardımcılığı ve İstanbul Şube Başkanlığında bulundu.

..

Derleyen:Ali Dalaz-Hertaraf Haber

Yorum Ekle
Yorumlar
Henüz Yorum Eklenmemiş