metrika yandex
  • $32.53
  • 34.82
  • GA17260

Haberler / Kültür - Sanat

AĞABEYİM ERCÜMEND ÖZKAN - CELAL SANCAR

24.01.2024

AĞABEYİM ERCÜMEND ÖZKAN

-Yazdıkları ve kendisi için yazılanlardan-

 

Vefatının 29. Yılında Rahmetle Anıyoruz..

Celal Sancar, 24.01.2024

23 Ocak 1938 soğuk ve karlı bir gün, Kırşehir'in Mucur ilçesinde dünyaya geldi. Karacakurt Aşireti'nin Hadolar sülalesinden Gümüşkümbet'li Türkmen kızı Hüsniye Hanımla, Alibeyoğullarından Memili'nin torunu Mehmed Ali Bey'in ikinci çocuklarıydı. 

Küçük Ercümend altı yaşına geldiğinde okula, Mucur’da Cumhuriyet İlkokulunda başladı. Orta ve lise yılları Kayseri'de geçti. Son sınıfa kadar Kayseri Erkek Lisesi'nde okudu. Yazları Mucur'a geliyorlar, bağ bahçe işlerine bakıyorlardı. Onun çocukluk yıllarında jandarma ve karakol hakimdi taşra yaşantısında; asayişten onlar sorumluydu.

Kendi ifadesiyle o günler: “Henüz 9-10 yaşlarında iken bir-iki yaş küçük, birkaç yaş büyük emsalimiz sayılacak çocuklarla Mucur'da, İsmet İnönü'nün jandarma hakimiyetiyle kimselere soluk aldırmadığı yıllarda 1947-48'lerde mahallemizin çeşmesinden su almaya gelen gelin ve kızlara laf atan jandarmaları tedib için aramızda bir örgüt kurmuş ve yaşımıza da bakmadan; kasaba dışındaki cezaevine nöbete tek tek giderken bağlar-bahçeler arasından geçmek zorunda bulunan bu jandarmaların kafalarına çuvalları geçirmiş, dayaklar atmıştık.

Bu örgütümüzün, meşhur ‘hılful fudul’a ne kadar benzediğini yıllar sonra; ana babadan öğrendiklerimizden değil, kitaplardan öğrenmeye başladığımızda öğrenmiştim. Hilkatimiz gereği ırzımızı İsmet Paşa'nın jandarmalarından korumaya yönelik bir örgütlenme idi bu, Jandarmaları bu işten vazgeçirene; su almaya giden gelin ve kızlara laf atmaktan alıkoyana kadar da sürdürmüştük.

O devirler, bir tek jandarmanın koca bir köyün ahalisini, önüne katıp Mucur'a getirdiği ve at tavlasına kapattığı yıllardı.”

Basın Haber Ajansı’nı Haber Ajansı'nı da (eski ismi Basın Tetkik ve Haber Alma Merkezi), 1960 yılında kurmuştu. Böylece Türkiye basınını taramaya, hem hayatını kazanıp hem de çok sevdiği bir işi yapmaya; gelişmeleri yakından izleyip, basın hayatının içine girmeye başlamıştı. Ankara, o günlerde 27 Mayıs öncesi kargaşayı yaşıyordu. Yaşayanların çok iyi bildiği gibi, 1960 Türkiye’sinde Müslümanlar, Komünizmle Mücadele Dernekleri kurup, Hz. Ali Cenkleri okuyarak görevlerini yaptıklarını sanıyorlardı. O dönemde İslam’dan, Kur’an’dan bahsetmek bile hapsedilmeyi göze almak demekti…

(Celal Sancar ve Ercüment Özkan)

Liseden beri tanıdığı Mukaddes Taner'le, 1963'ün 25 Mart'ında evlendi. İşlemleri yaptırmak için gittiği mahalle muhtarından evlilik konusundaki ilk tavsiyeyi almıştı: "Bu günlerde çoğunun yaptığı gibi üç gün sonra boşanacaksanız, sakın bu işe kalkışmayın, iyi düşünün. Biriniz sinirlenip bağırınca diğeriniz sussun, bunu sakın unutmayın" demişti muhtar. Kendisinin buna cevabı: “’Ya bu deveyi güdersin ya bu diyardan gidersin’ demem ben. Hayatta, kalmayı aklıma koyduğum diyardan kaçmak prensibim değildir. Hem bu deveyi güdeceğiz, hem bu diyarda duracağız emin olun" olmuştur.

60 ve 63’lü yıllar, onun geleneklerin dışında gerçekler olduğunu düşünmeye başladığı; arayışlarını derine götürdüğü yıllardı. Düşünce ve siyaset alanında adı geçen herkesle tanışıyor, tartışıyor, çıkar yollar arıyordu. Amacı, İslam'ı siyasi platforma taşımaktı. Fakat kime gitse eli boş dönüyordu. O yılların önde gelen ilim adamlarından Ömer Nasuhi Bilmen ile saatlerce konuşmuş, sonuçta ondan; "Bak, hukuk talebesi imişsin, çok da güzel konuşuyorsun; senden iyi bir avukat olur" nasihatini alınca afallamış, oradan ayrılmıştır. Yine bu yıllarda Hizbut-Tahrir ile tanıştı. Fikirlerini benimsedi ve çalışmalarına katıldı. Hizb-ut Tahrir (Kurtuluş Partisi‎), İslamcı siyasî parti. Amaçları, Müslüman coğrafyasından başlamak üzere bütün dünyayı İslam dininin egemenliği altına sokmak ve hilafeti yeniden kurmaktır. Askerlik dönüşü çalışmalarına hız vermiş; geceli gündüzlü koşturuyordu.  Çalıştırdığı ajans, İsrail Sefareti ile kupür anlaşması yapmış; parasını da peşin almıştı. Kupürler yollanmaya başlanmış, bir iki ay kadar sürmüştü. “Müslümanlarla fiili savaş halinde olan bir devletle ticari veya başka türlü bir ilişki kurmanın haram olduğunu” öğrendiği anda, anlaşmayı feshetmiş; sefarete de, sebebiyle birlikte bildirmişti. Ödedikleri parayı da binbir güçlükle toparlayıp geri verdi.

Diğer yandan da fikri çalışmalarına hız vermişti. Arkadaşlarıyla hazırladıkları beyannameleri bastırıp, zamanın Başbakanı Süleyman Demirel'e, devlet erkanına, milletvekillerine postalıyorlar, elden dağıtıyorlardı. Hilafeti kurmanın Müslümanlara farz olduğunu, kafirlerin hükümleriyle hükmedilmesinin İslam’a ters düştüğünü anlatıyorlardı. İsmet İnönü bunları duyunca, "Biz bu fikirlerin kökünü kazımıştık, yine nereden çıktı bunlar" diye öfkelenmiş.

Ortalık karışmaya başlıyordu. Bu işleri yapanların evleri tespit ediliyor, arama ve gözaltı kararları alınıyordu. O zamanki İçişleri Bakanı Faruk Sükan başta olmak üzere Emniyet teşkilatı seferber olmuş, evleri basıp, arama yapıyorlardı. 1967'nin, 10 Nisan'ıydı. Beş siyasi şube görevlisi, gece iki sularında kapıyı çalıp: "Kim o?" sorusuna "telgraf" cevabını vererek açtırmış, içeri dalmışlardı. Ortalık aydınlanana kadar arama sürmüştü. Olacaklardan haberdar olduğu için evinde değildi. “Gelir” diye, beklemişler; nerede olabileceğini sormuşlardı. Kimse nerede olduğunu bilmiyordu. Bunu eşinden bile gizlemişti. Böylece hayatının, “67'nin 10 Nisan'ından, 4 Ağustos'una kadar süren kaçaklık” dönemi başlıyordu. Çalışmalarına daha sıkı bir şekilde devam ederken, hakkında çıkan söylentiler kulaktan kulağa dolaşıyordu; “sakal bırakıp tebdil-i kıyafet etmiş, dilenci gibi iki büklüm bastonla dolaşıp orada burada kalıyormuş; perişan ve açmış” gibi... Bu arada basın ateş püskürüyor, herkes ağzına geleni söylüyordu. İşin üzücü yanı ise sağ kesimi temsil eden, Müslümanların okudukları gazetelerin tutumuydu. Ahmet Kabaklı Tercümandaki köşesinde "Müslümanlar iyi bellesinler. Bilir bilmez laf eden sözde ilericiler öğrensinler, polisimiz erken davransın ki, ayağa dolaşan ve muhterem Türk halkının imanını ezmeye kalkan bu suçlular, derhal yakalansınlar" diyor ve “Kızıl Komünistler” diye damgalıyordu. Diğer taraftan solcu tanınan basın ise, “Gericiler şeriat istiyor” diyerek; aslına yakın bir teşhiste bulunuyorlardı. Metin Toker Milliyet gazetesinde; "Böyle rahat çalıştığına bakıp, dernekler kanununa göre kurulmuş dernek olduğu sanılmamalıdır. Gizli bir dernek. Bugünkü rejimimizi beğenmiyorlar. Hilafetin getirilmesini ve bir din devleti kurulmasını istiyorlar. Açık açık ve mert mert 'Kalkın ey ehli din, alın baltanızı, sopanızı, bu rejimi devirelim’ diyorlar" diye olayı açıklıyordu.

Kızılay Menekşe sokakta tuttukları bir çatı katında kalıyorlar, gündüz planlar yapıp, gece toplantılara gidip ders vermeyi sürdürüyorlardı. Dışarı çıkarken şapka, koyu renk gözlük takıyorlar; tedbirli davranmayı ihmal etmiyorlardı. Birbirini tanımayan iki arkadaşlarından biri sabah, diğeri akşam uğrayıp dışarıyla irtibatlarını sağlıyor; alışverişlerini yapıyorlardı.

1967, 4 Ağustos'unda yakalandığında Verimli Matbaasındaydı, içeri iki sivil polis girdi. Birisi kendisini okuldan tanıyordu. Karşısına geçip kimlik istedi. Bu arada cebinden bir resim çıktı. Polislerden birisi resmi eline alıp; "Bu eşiniz Mukaddes, bu oğlunuz Ömer, bu da kızınız Ayşe değil mi?” deyince; "Evet, ben de Ercümend Özkan'ım" demişti. "Bizimle emniyete geliyorsunuz" dedikleri zaman; kendileri, gözaltına aldıkları adamdan daha telaşlıydılar. Telsizler çalışıyor, polisler, jeepler, bir paniktir gidiyordu. “Yakaladıkları zaman derisinden ayakkabı yapacaklarını söyleyenler”; kenarda durup, gelişini seyrediyorlardı. Heyecanını belli etmemeye çalışarak içinden Allah’a yalvarıyor, dua ediyordu: "Ben önemli değilim Yarabbi, dava senin davan, onu bunların eline bırakma, sen koru."

Yargıtay Başkanı İmran Öktem, Adli yılın başlaması dolayısıyla yapılan törende çok sert konuştu: "Türkiye'de bir İslâm devleti ve hilâfet rejimi kurmak için çalışan bir avuç meczup ve kökü dışarıdaki yurt düşmanları hüsrana uğrayacak."

Sorgular sırasında asla takiyye yapmadı; çünkü hayatı boyunca buna inanmadı, “ne ise, öyle görünmeyi” tercih etti; "Ben, Müslümanların İslam’la yönetilmeleri gerektiğine inanıyorum" diyordu. Bir haftalık gözaltından sonra tutuklanıp Ankara cezaevine gönderildi.

Polis bir gün sorguda soruyor, 1986'da: “Hiç korkmuyor musun?” Gözü bağlı cevap verir: "Korkmaz olur muyum? Ben de canlıyım, ben de yaratılmışım. Taş olsam, toprak olsam, korkmam; çünkü onlar korkuyu bilmez. Ama her canlı korkuyu bilir. Bu, onun doğasında var. Ben de korkuyorum; fakat insanların arasında fareden korkan da var, aslandan korkan da var. Fareden korkana herkes güler, aslandan korkana kimse gülemez. Ben de bu işlerle uğraşıyorken, bazen unutuyor olabilirim korkmayı; ama bazen da aklıma geliyor. Hele siz peşime düşüp yakalayıp buraya getirirken var ya; otuzaltı kısım tekmili birden korku filmi seyrediyorum içimden. Ama düşünüyorum şimdi: Ercümend, ne yapacaksın; yani kimden korkacaksın? Normal bir şey, korkmak; fareden mi korkayım, aslandan mı? Allah'tan mı korkayım, şu siyasi polisten mi? Hangisi büyükse, ondan korkmak, akli değil mi?” (Bir Anı, 29.10.1994, Karakurt/Kırşehir)

Cezaevine gelen savcıdan daktilosunu içeri almalarını, yazı yazmak ve yayınlatmak istediğini söyleyerek izin istediğinde, "Biz, seni fikirlerinle hapsettik, onları kimseye duyuramayasın diye buradasın; olmaz öyle şey" cevabını almıştı. Bir gün bir garip kişi yanlarına gelip kendilerini Hıristiyan olmaya davet etmiş. Bu zat Yahova Şahidi imiş. Önüne geleni yakalayıp Hıristiyan olmaya ikna etmeye uğraşıyormuş. Bir seferinde hapishaneyi gezen savcıyı yakalayıp konuşmaya başlamış. Savcı, elinin tersiyle itekleyip, "Git be adam, gül gibi dinimiz dururken Hıristiyan mı olalım şimdi, ne demek istiyorsun?" deyince, kendisi fırsatı ganimet bilip; "Dinimizin gül gibi olduğunu söyleyenleri de içeri tıkıyorsunuz" demiş. Savcı ters ters bakmış ve yürüyüp gitmiş.

Mahkeme devam ediyor, dışarıda ise o güne kadar yaşananlardan farklı şeyler oluyordu. “Tesettür” diye şu anda tanıdığımız kavram, o zaman bugünkü anlamı taşımıyordu. Tesettür, sadece bazı yaşlı hanımların başlarında kalmış; o hanımlar gibi yaşlı, soluk, siyah ve yorgundu. Başlarında taşıyanlar bile örtünün sadece kendilerine gerektiğini, gençlerde güzel durmayacağını düşünür olduklarından, tavsiyeden bile vazgeçmişlerdi. Bir gün evinin kapısını çalan posta müvezzii elindeki kâğıdı uzatarak, Mukaddes yengeye soruyor: "Adını yazmayı biliyon mu; yosa barnak mı basacan?" diye. O da gülerek, adını yazınca; “Nasıl olur?” anlamında bir bakışla bakmış ve gitmiş.

Eşini ziyarete gittiğinde Mukaddes Yengeye, orta yaşlı iki hanım, "Sen kimi görmeye geldin yavrum" diye sorduklarında, "Eşimi" cevabını alınca; niye yattığını sordular. O da "İslamcılıktan" dedi. Birisi, “O neymiş?” diye sordu. “Şeriatçılık” cevabına, diğeri yorum getirdi; "İlk Müslümanlığın hası O" diye. Sonra dönüp sorguladıklarına acıyarak baktılar ve "Yavrum, kocamış adama niye vardın" dediler. Kaba hatlarıyla o günkü manzara buydu. Din, gençlere göre değildi; bir insan böyle bir şeyi yaşıyorsa, ömrünün sonuna gelmiş demekti.

Ankara I. Ağır Ceza Mahkemesi'nde 2 saat 45 dakika süren ilk duruşmada, kendi ifadesiyle “insanlık tarihini” anlatır: “Peygamber döneminden Ben-i Umeyye, Ben-i Abbas, Büyük Selçuklu, Osmanlı ve onun tükenip TC’nin kurulmasına kadar anlatır:”Dava 13 veya 14.5 ay devam etti. Duruşmada, “son sözü” sorulunca; "101 yıl ömrüm olsa, siz de 100 yıl ceza verseniz, kalan bir yılda yine bu iş için; yani, Şeriatın hakim olması için çalışacağım" der. Yanında bulanan Jandarma ise, onun bu davranışını; heyete duyurmamaya çalışarak, “Allah razı olsun abi!” sözleriyle destekler.

KARAR

“Sanık Ercümend Özkan'ın lâikliğe aykırı olarak Devletin sosyal, ekonomik, siyasî ve hukukî nizamlarını tamamen dinî esas ve inançlara istinat ettirmek amacıyla Hizbu't-Tahrir Cemiyetini tesis, teşkil, sevk ve idare etmekten eylemine uyan T.C.K. nun 163/1. maddesine göre ve kararın "E" bendindeki sebeplerle takdiren ve teşdiden DÖRT SENE AĞIR HAPSİNE, T.C.K. nun 173/son fıkrası gereğince iki sene müddetle (Bingöl Vilâyet Merkezinde) ikametle emniyeti umumiye nezareti altında bulundurulmasına, T.C.K. nun 31. maddesi gereğince dört sene müddetle kamu hizmetlerinden memnuiyetine, 16/9/1967 tarihinde tevkif edilmiş olduğundan 40. madde gereğince tutuk kaldığı günlerin mahkumiyetinden mahsubuna, tutukluluk halinin devamına. (Başkan: Ahmet Dağlı 8878; Üye: H. Nezihi Sancar 8517; Üye: Avni Güneş 10094; Katip: Şahinde Kaya)”

Kendisi bu sonuca neyin sebep olduğunu tesadüfen öğrenmişti. Heyet, karar odasına geçmiş, Jandarmaların nezaretinde salondan kapı önüne çıkmıştı. Bu arada karar odasına arka kapıdan beş kişinin girdiğini görmüş ve MİT'ten geldiklerini öğrenmişti. Daha sonra, "Bu kadar değildi bu suçun cezası, böyle yapmak zorunda kaldık" demişti Reis. “Kararın ertesi günü ziyarete giden yakınları, onu nasıl teselli edeceklerini düşünürken; o, onları teselli etmiş, güler yüzle karşılayıp uğurlamıştı.” Tam o sırada Mihri Belli de tahliye olmuş, oradan geçiyor; "Geçmiş olsun, imanlı adama dokunmaz; çabuk geçer" sözleriyle karşılıyor.

Karardan birkaç gün sonra, Çamlıdere Hapishanesi'ne gideceğini öğrenmiş. Çamlıdere'de oldukça rahatlamıştı. Ailesiyle yüzyüze görüşebiliyor, çocuklarını kucaklayabiliyordu. Cezaevi sorumlularıyla olumlu ilişkiler kurmuş, namaz kılanlar olarak kalabalık bir cemaat olmuşlardı; kendisi de İmamlık yapıyordu. Savcının, "Bu adam şeriatı da getirir, devlet de kurar; bunu buradan alın" diyerek, şikâyette bulunması gözönüne alınarak, Adana cezaevine nakli kararlaştırılmıştı. Bu sebeple 9 Mart 1969 tarihinde yakınlarıyla vedalaşarak, jandarma nezaretinde Adana yollarına düşer.

Adana'dan sonra, “İmroz Yarı Açık Cezaevi”nde geri kalan mahkumiyetini tamamladı, 24 Ağustos 1969 - 4 Nisan 1970. İmroz, Rumlarla Türklerin birlikte yaşadıkları Ege Denizi'nde bir ada. Adanın bir bölümü cezaevine ayrılmış. Mahkumlar serbestçe dolaşıyorlar, işyerlerinde çalışıyorlardı.

Nihayet o gün gelmiş, 1970 yılının 4 Nisanı'nda hayatının (kendi deyimiyle) “mahpushane” sonrası dönemi başlamıştı. Ailesinin yanında kalan eşini ve çocuklarını alarak Ankara'ya geldi. İşe nereden başlayacağını bilemiyordu. Bingöl'e iki yıl sürgünü vardı. “Orada ne yapacak, ailesini nasıl geçindirecek” bunları düşünürken; talebeliğini sebep gösteren bir dilekçeyle müracaat etmesini ve sürgün cezasını Ankara'ya aldırmasını önermişti birisi. O birisinin “kim?” olduğu da garip bir rastlantıydı. Kendisine dört yıl ceza veren mahkemenin Ağır Ceza Reisi emekli olmuş, avukatlık yapıyordu ve bu yolu o göstermişti.

O yıllarda Milli Selamet Partisi ile Cumhuriyet Halk Partisi koalisyon hükümeti ile devleti yönetiyorlardı. Kendilerine sitemini sürdürüyor, Adalet Bakanlığı'nı ellerinde tutan MSP'ye bu konuda diğerlerini aratmadıklarına dair haberler yolluyordu; müracaat ettiği halde pasaport alamıyordu. "Amaca ulaşmak için her yol mübahtır" anlayışına karşı idi; yöntemin de "İslami" olması gerektiğinde ısrarcıdır. Bu sebeple demokratik düzenlerde "parti siyaseti" gütmenin doğru olmadığına inanır: "Bugünkü seçimler, yemeğe davet edilen bir insanın önüne konmuş; ama her biri bir çeşit içki dökülerek pişirilmiş yemekler gibidir ki, hangisinden yenilse haramdan yenilmiş olmaktadır. Hangisine oy verilse laik-demokratik rejime oy verilmiş olacaktır. Halk kitleleri, bilinçsizliğinden de yararlanılarak; içkili yemeklerden, bir içkili yemeği yemeye mecbur tutulmaktadır. En hayırlısı, bu sofradan aç kalkmaktır; yani herhangi bir partiye oy vermemektir. Zira hangisine verilirse verilsin Müslüman, parti olarak laik-demokrasiyi seçmiş; seçimini vahiy istikametinde değil, hevası istikametinde yapmış olacaktır.”

Yaşadığı dönemde Müslümanlardaki “ideolojik kirliliğe” dikkat çekmiş ve bu noktadaki safiyeti, “hayati önemi haiz” bir konu olarak görmüştür. Zira stratejist Fuller’in dediği gibi, “İslamcıların ideolojik safiyeti zedelendiği zaman, onları iktidara taşıyarak ‘başkalaştırmak’ kolay olmaktadır.” Kendisi bu hususun bilincindedir ve İktibas dergisinin “Kavramlar” bölümünde bu hususları özel olarak işlemesinin sebebi de budur. Sistem içi mücadeleyi de olumsuzlayarak, insanların “partileşme” sürecinde “başkalaşarak” heba olmalarına engel olmak istemiş ve şöyle bir benzetmede bulunmuştur: “Bu düşünceden yola çıkarak resmi ideolojinin belli kurumlarına ‘sızanlar’ zaman içinde, bulundukları yerlerde ‘sızıp’ kalmaya başladılar; acemi hırsızın, soymak için girdiği evde, sızıp uyuyakalması gibi…”

1979 yılı, Müslümanların İran Devrimi'yle heyecanlanıp, gururlandıkları yıl oldu. Devrim sadece Müslümanları değil, devrim fikrini benimseyen her kesimi dalgalandırmış; solcu militanlardan bile “İslamcılar” çıkmıştı. Kimisini derinden etkilemiş, kimisini yalayıp geçmişti. Olayı gerçek anlamıyla kavrayanlar, İslâm'ın bilincine erdiler; diğerleri ise zaman içinde eriyip gittiler. İran'da böyle bir devrimin gerçekleşmesi, bütün dünyada sürpriz olmuştu. İslâm'ın, siyasi yüzüyle ortaya çıkması; aklı başında Müslümanları gururlandırmış, umutlandırmıştı. Kendisi de aynı duyguları paylaşmış, defalarca İran'a gidip gelmiş; her şeyi yerinde görüp tanımak istemişti. Humeyni'nin siyasi basiretini gönülden destekledi. Bir derginin "İran, rejimini bize ihraç mı ediyor?" sorusuna; "Niye olmasın, Amerika kilometrelerce uzaktan bu işleri yapıyor da, burnumuzun dibindeki İran, niye yapmasın?" demiştir.

Türkiye'de 1980, 12 Eylül harekâtı olmuş, Evren ve arkadaşları devleti yönetmeye çabalıyorlar. Kendi deyimiyle, “Bu zemheri soğuğunda” yıllardır kafasında hazır tuttuğu İktibas dergisini, 1981 yılının ocak ayında arkadaşlarıyla birlikte yayına soktu. Dergi, onun konuya ilgi duyanlarla iletişimini sağladı. Dağıtım şirketleri İktibas'ın dağıtımını almıyorlardı. İlk çıktığı yıllarda bir şirketle anlaşma yapılmıştı. İktibas dokuz bin satıyordu. Daha sonra dağıtamayacaklarını söylediler. Bu bir yıl bile sürmemişti. İşin peşini bırakmadı; bu baskının yukarıdan geldiğini öğrendi ve mecburen abone sistemine geçildi. Derginin bazı sayıları Yenişehir Postanesinin kalorifer kazanında yakılır.

1983 yılının ocak ayında, Isparta'da bazı tutuklamalar olmuştu; iz sürerek, bu işi kendisine kadar getirdiler. Eve gelen birkaç görevli, kitaplara şöyle bir gözatıp birlikte kahve içtikleri ağabeyi; birkaç şey soracaklarını söyleyerek, yazı masasının başından alıp gittiler. Gidiş o gidiş; evini, elli bir gün sonra görebildi ancak. Bir hafta neler olduğuna dair hiç haber alamadan bekledi yakınları, Isparta'ya gidip geliyorlar; fakat haber alamıyorlardı. O ise Emniyet binasının bodrum katında, beton üzerinde aç ve susuz bir halde yaşam savaşı veriyordu. Gözlerini bağlayarak götürüp sürgülüyorlardı. Dışarıda ısı, -18 dereceye kadar düşmüştü; oturmak ve yatmak için sadece beton zemin vardı. O günleri anlatırken; "Allah'tan sabır istedim. Ne acıktım ne de susadım, sadece namaz kıldım; karanlıkta sabah mı akşam mı, onu bile ayırdedemiyordum, kaç gündür orada olduğumun farkında bile değildim" diyordu. Daha sonra cezaevine alındı. Gardiyan, "Sağcı mısın, solcu musun?" diye sormuş, "Hiçbiri değilim, Müslüman’ım" cevabına şaşırmış; "Namaz kılıyor musun?" diye sorusunu yinelemiş ve namaz kılanlar koğuşuna ayırmıştı. 51 gün yattı ve ilk mahkemeden sonra tahliye oldu. Bundan bir buçuk yıl sonra, 2 Ekim 1985'te Ankara siyasi şubede tekrar gözaltına alındı. Sebep, derginin yazarı Mehmet Çoban'ın bir yazısı idi. "Yolumuzdaki Esaslar" adını taşıyan bu yazı özetle, “İslâm'ın bir bütün olduğunu, Müslüman’ın bu bütünü kabul etmek zorunda olduğunu; kanun koyucunun Allah olduğunu anlatıyordu.” 14 günlük gözaltından sonra çıktıkları Devlet Güvenlik Mahkemesi'nde altışar yıl üçer ay ağır hapis cezası aldılar. Sorumlu yayın müdürü olduğu için cezası paraya çevrildi. Derginin 105. sayısı da toplatıldı.

1987 Ağustos’unda hafif bir felç geçirdi. Bu yüzden iki yıla yakın bir zaman İktibas’ın yayınına ara verildi. Bazı çevrelerde, şeyhlere dil uzattığı için çarpıldığı söyleniyordu. Kendisinin buna cevabı ise "Beni ne yapacaklar; öyle marifetleri varsa Amerika’dakileri, Rusya’dakileri, başımızdakileri çarpsınlar da kurtulalım" olmuştur. İktibas, 1989 Kasım’ında tekrar yayımlanmaya başladı.

1990, 23 Eylül’de bir pazar günü, daktilosunun başında iken göğsünde başlayan ağrı, sol koluna yayılarak artmaya başladı. Gülhane Askeri Tıp Merkezi'nin acil servisine zor yetiştiler. Doktorlar, kalp krizi geçirdiğini söyleyerek, hemen yoğun bakıma aldılar. 93'ün Mart ayında ikinci krizin eşiğinden döndü. İbni Sina Hastanesi'nin kardiyoloji bölümünde on gün kadar yattı. Sonuçta; tıkalı damarlar ve bay-pass'a dayanamayacak kadar yorgun bir kalp çıkmıştı ortaya. “İlaç tedavisiyle, gittiği yere kadar gider; yapacak bir şey yok” demişlerdi.

Mersin'de birkaç günlük bir kamp düzenlenmişti. Adana'daki arkadaşlarıyla görüşüp Antakya'da davetli olduğu bir konferansta konuşacak oradan da kampa katılmak için Mersin'e geçeceklerdi. O gecenin sabahında rahatsızlığı artar, misafir kaldığı Vedat Kahyalar’ın evinde ruhunu teslim eder; tarih: 24 Ocak 1995

25 Ocak 1995’te, 20 yıla yakın bir zamandır çok yakınında oturduğu Aşağı Eğlence Merkez Camii’nde kılınan namazdan sonra Karşıyaka Mezarlığı’nda defnedildi.

"İslâm'ı o kadar güzel yaşa ki, seni öldürmeye gelen sende hayat bulsun" düsturuyla hareket etti gücü yettiğince. O, bir prensip adamıydı; prensiplerine uyanı alır, uymayanı dışlardı. Verdiği sözü tutar, gideceği yere zamanında giderdi. Bu kuralları çiğneyenlere, prensip tanımayanlara karşı zaman zaman sert ve kırıcı olurdu. Çabuk öfkelenir, dargın kalmayı sevmezdi. Haksız olduğunu anladığı zaman özür dilemeyi büyüklük sayardı. Amaçladığı yaşam tarzı, benimsediği ve hayatını adadığı dava da onun güzele olan hayranlığının göstergesiydi.”

AĞABEYİMİN KALEMİNDEN

“İSLAM, başkalarının bizim için çizdiği sınırlar değil; sınırlarını Allah’ın belirlediği bir DİN, DÜNYA GÖRÜŞÜ ve YAŞAM BİÇİMİ’dir.”

“Bütün okuyucularımıza değişik tercüme, meal ve tefsirlerden Kur'ân'ı mütemadiyen okumalarını, Peygamberimizin nasıl yaşadığını, hangi haller karşısında nasıl hareket ettiğini anlatan hayatını defaatle okumalarını, ellerinden bırakmayıp bir 'EL KİTABI' haline getirmelerini tavsiye ediyoruz. Bu iki ana kaynağa vakıf oldukça da müşkilleri azalacak, ferahlayacak ve sıkıntıları kalmayacaktır.” (İktibas, s. 68, Selam İle)

“İslâm, yaşandıkça gerçeği anlaşılır; üstünlüğü ise, kendi nefsinde gösterilerek görülür ve gösterilir. İslâm’ın üstünlüğünü nefsinde yaşayarak gösteren kişilerin en önünde Resulullah (S.A.) gelir. Onda gelişen ahlâk (tüm düşünce ve tavırlarının toplamı), İslâm’ın; kişiliklere hulûl ettiğinde, nasıl bir şahsiyet ortaya çıkacağını göstermiştir.”

TÜRKİYE VE DIŞ DÜNYA

“Cumhuriyet Türkiye’si dış güçlerin hazırladığı ortama uygun olarak kurulmuş ve düzenlenmiştir. Bu düzenleme, başlangıçta tek partinin iktidarı olarak öngörülmüş ise de zaman içinde birden fazla parti bulundurmak gereği duyulmuş; 1931'de iktidarda bulunan partiden hiçbir farkı bulunmayan, bulunması da istenmeyen Serbest Parti, tek adamın istediği istikamette kuruldu. Lâkin üç ay içinde bu partiye girenlerin, ilgi gösterenlerin sayısındaki izdiham; kendi eliyle kurdurduğu partiyi kendi eliyle kapatma durumuna getirdi kurucusunu… Böylece kurulduğundan itibaren tam 23 sene tek parti olarak kaldı ve Stalinist metotlarla bugünkü yeni düzen kuruldu. Bu düzen varlığını yasaklara dayamış ve yasaklarını çiğneme temayülü gösterenleri ezmeyi kendi hayat sebebi saymıştır.”

ILIMLI İSLAMCILARA UMUT BAĞLAYANLAR

“Batı'ya yönelmeye başladığından bu yana, Türkiye toplumu; kendine güvenini yitiren bir toplumun önde gelen veya geride kalanları olarak sürekli bir çıkmaz içinde kendilerini bulmuşlardır. Batı cinsinden her türlü düşüncenin hiçbirine ses çıkarmayan sistem/resmi ideoloji, İslâm nitelikli her şeye karşı ters ve soğuk bakmayı sürdürmeye çalıştı. Ama gördüler ki, böyle de yürümüyor. O zaman, sistemi değiştirici olmayacak, sisteme esastan bir zarar vermeyecek olan, sisteme entegre olmuş (namazını kılan, orucunu tutan vs.); ama devlet işine karışmayan (Allah'ın hükümlerini de devlet işlerine karıştırmayı düşünmeyen) bir Müslümanlığa büyük çapta prim verildi.” (Niğde, Umut FM. Röp. 1994)

DGM’DEN BİR ANI

“Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi'nde başsavcı yardımcısı, sorgulamada bana diyor ki: ‘Siz burada Hizbuttahrir'in görüşleri paralelinde şeyler söylemişsiniz.’ Dedim: ‘Vallahi benim bazı görüşlerimle Mao'nun bazı görüşleri arasında da paralellikler var. Bu paralellikten dolayı ne ben, Maocuyum ne de Mao, Müslüman’dır.’ Savcının, ‘Biz, devlete itaat ederiz’ sözü üzerine kendisine sordum: ‘Namaz kılıyor musunuz?’ (kıldığını da biliyorum) ‘Peki, siz Fatiha'yı değiştirerek mi okuyorsunuz?’ Savcı; ‘Değiştirerek okunur mu? Aynen okuyorum’ diyor. İki tane siyasi polis şefi sorguya çekiyor, onlar da duyuyorlar. Dedim: ‘İyyake nabudu ve iyyake nestain’ Yani ‘ancak sana kulluk eder ve senden yardım dileriz’ diyorsunuz değil mi? Peki niye değiştirip de ‘Devletim! ancak sana hizmet verir ve senden maaş beklerim’ şeklinde, okumuyorsunuz? O zaman bu ayetleri değiştir, öyle oku.!’ dedim. Savcı: ‘Olur mu öyle, o zaman namaz olur mu? Tamam, senle konuşulmaz. Yaz kızım, tevkifine...’" (İslami Hareket Üzerine Söyleşi, s. 115)

HAKKINDA YAZILANLAR

SÜLEYMAN AĞABEY (ARSLANTAŞ)

“Ah Ercümend Bey!

Şu süfli önderlerin haline baktıkça senin o gürleyen sesin; haksız, zalim, soysuz oluşum ve kişilere karşı tavrın, bilsen ne kadar özleniyor. Merak etmeyin, siz ölerek ölümsüzleştiniz; bıraktıklarınız yaşayarak öldüler” (Alimler, Ölenler ve Yaşayanlar, Selam- 30 Mayıs-5 Haziran 1999)

HAMZA TÜRKMEN

-Vefatının 4. Yılında…-

“Kuşatmaların içinde umudun sesiydi o. Korkaklığı, yılgınlığı, sığınmacılığı, tembelliği aşmanın yolunu aradı hep. Uyuşmuş anlayışların yaslandığı bid’at ve hurafeleri tasfiye etmeyi önemsedi ve bu uğurda didindi hayatı boyu. Bilgiyi ve ölçüyü sahih kaynağından edinmenin sevdalısıydı. Bilgi onun için taşınan değil, sosyalleştirilen ve yaşanandı. Vahyi bilgiyle yaşanan sorunların irtibatını kurmaya, çözümlemeye hayatı bütün olarak anlamlandırmaya çabaladı. Bedel ödemeyi göze alamayan ucuz, ölçüsüz, günübirlik çözümlerin ve ilkesiz kazanımların peşinde olanlarla yolarını ayırdı hep. Ercümend Özkan, İslami mücadele için adanmış bir yürekti. İslami çalışmalarla dolu dolu geçen dünyevi ömrü, 24 Ocak 1995 tarihinde sona erdi ve Hakk’ın rahmetine yürüdü.”  

ULVİ ALACAKAPTAN

“Gelen paşam giden orgeneralim. Ve selam yürüyene. Selam Ercümend Abi'ye, Selam Özkan'a. İlk tanıştığımız gün, yorgunluğumu çalışma odasında, bürodaki divanın üstünde yatırarak ve üstümü paltosuyla örterek alan o sert, o yumuşak, o radikal, o otantik büyük harfle ADAM'a selam olsun.” (30.1.1995 -Selam)

ALİ BULAÇ

“Ercümend Bey, sadece salih amellerde bulunmakla yetinen bir zat değildi şüphesiz; bütün hayatını İslam davasına vakfetmiş seçkin bir insandı. O, bütün hayatında müstakim bir insandı. Uzun yıllar hapis yattı, çok sayıda dava açıldı hakkında; tehdit edildi, önü kesilmek istendi. Ama hiç kimseye en ufak bir taviz vermedi. "Dinamit" adlı bir TV programında kelli felli bilim adamları, proflar, akademisyenler başörtüsü konusunda kemküm edip bir türlü "İslam’da başörtüsü kesin ve amir bir hükümdür, Müslümanlığı kabul etmiş bir hanım başını örter" diyemezken; o, hiç sakınmadan, gayet net, açık ve somut cümlelerle İslam'ın bu konudaki kesin hükmünü dile getirdi, hepimizin yüreğine su serpti. İktibas’ın yeni çıkacak sayısında, "Bakalım Ercümend Bey, yine bana giydirmiş mi?" diye bir beklenti içinde olmamam ne kötü bir şey! Bunu defalarca yapmıştı ve ben hiçbir zaman ona gücenmedim.” (1.2.1995 Y. Şafak)

CİHAN AKTAŞ

“Türkiye'de İslamiyet'in yeni bir boyutta dirilmesindeki rolü yadsınamaz bir hakikattir. Önümüze birçok soru koydu; akımların, grupların ve cemaatlerin kendi kendilerine çeki düzen vermelerini sağlayabilecek eleştirilerini sürdürdü, tabuları sorgu sual altında tuttu, hayatın iman ve cihaddan ibaret olduğunu "inanan ve yaşayan" bir dava adamı olarak ispat etti. Bu dünyada bir ağacın gölgesi altında bir süre dinlendikten sonra yoluna devam edecek bir yolcu gibi yaşadı. Mümin müminin aynasıdır denir ya; Ercümend Bey bütün müminlere ayna olmayı istemişti. Ama ancak görmesini bilenler bunu takdir edebilmişlerdir.” (İktibas, Özel Sayı, s. 117, Ocak 1996)

METİN ÖNAL MENGÜŞOĞLU

“Ercüment Özkan gibi insanlar, tüm insanları mağaradan çıkarmaya çalışmışlardır…  Ercüment Özkan, kavramlara çok önem verirdi. İsrailoğullarının işi-gücü kavramların içini boşaltmak, asıl manalarından uzaklaştırmaktı. O ise, kavramlar dünyasına önem vermiş ve aslî anlamlarını sunmaya gayret etmiştir. Ercüment Özkan Kur'an için ‘takva kılavuzu’ tanımını getirmişti. Peygamber (s) için de ‘O bizim için Baz İstasyonudur’ demiştir. Uzun Saçlı Karayağız Adam: ‘Ey süvari/Ey yarışan atların sevimli jokeyi/Yürüyünce yorulan/Yorulunca bozulanlara/Bakınca sen/Yoruldukça dirildin/Dirildikçe güzeldin/Giderek güzelleştin/ Giderken en güzeldin.’”

“SU TESTİSİ SUYOLUNDA KIRILDI”

‘İnna lillah ve İnna İleyhi Raciun’

(Celal Sancar, İktibas Dergisi, Dinleme Servisi/24.1.1995) 

Yorum Ekle
Yorumlar (2)
Vahdet demir | 26.01.2024 20:22
Kalemine yüreğine bilgine ve vefakarlığına sağlık Allah'ın dosdoğru kulu.Selam ve sevgiler sunarım.
Melek | 26.01.2024 15:42
İran'daki devrim için 'İslâm'ın, siyasi yüzüyle ortaya çıkması' demişsiniz ya biz de öyle sanmıştık. Meğer İslam, İran'da Şii yüzüyle ortaya çıkmış ancak bunu biraz geç gösterdiler. İslam'ın yaşanması hakkındaki satırlara gelince: Ne hikmetse söz ettiğiniz konuşmada o yıllarda da bugün de herkesin Müslümanlığı kendi amelleriyle değil, kadınların tesettürü üzerinden olmuştu, şu cümledeki ifade gibi: 'İslam’da başörtüsü kesin ve amir bir hükümdür, Müslümanlığı kabul etmiş bir hanım başını örter". Söz konusu ayet, hicret sonrası en erken 5. yılda geldiğine göre, 15 yıldır Müslüman olan kadınlar nasıl idiler. Neden bu sorunun cevabı hiç verilmez ya da bu soru hiç sorulmaz. Buna karşı bir soru: Müslüman olan bir erkek tam olarak ne yapar, kadınları şekillendirmek dışında, kendisiyle ilgili yani... Bugüne gelelim: O gün İslam'ı öğrenmeye çalışan Müslümanlar anladılar ki tüm ülkelerin, mezheplerin, tarikatların, grupların, ekollerin kendilerine özgü bir İslam'ı varmış ve herkes çevresindekileri kendi 'İslam'ına (?)' çağırmış durmuş. Bunu öğrenmenin acısı büyük oldu. Özkan'ın dediği 'el-Kitab'ı' sürekli okuyarak ondan hareketle Müslüman olmaya çalışanların bugün geldiği durum da ortada ne yazık ki... Onların da her birinin İslam'ı bir diğerinden farklı... Herkes bireysel din algısını, vahyin buyurduğu İslam sanıyor, bu nedenle toplumsal bir değişim ve dönüşüm söz konusu olamıyor. Nice yetenekli insanlar, yarım yamalak bilgileriyle öne düşüp kendini öncü olarak konumlayan kişilerin ellerinde ne yazık ki harcandı gitti...