ZITLARIN 'BİR'LEŞTİRİCİ VE VAR EDİCİ GÜCÜ

10.02.2018
Mehmet Yaşar Soyalan

Hayat karşıtlıklar üzerine inşa edilmiş ve bu şekilde de devam ediyor. İnançlar, algılar ve kanaatler, karşıt kavramların çatışması ve insicamı üzerinden şekillenip oluşuyor, bir fikre ve düşünceye dönüşüyor. Hem bireyin zihni ve zihnin harekete geçirdiği davranışlar hem de toplumların hafızası ve bu hafızanın ete kemiğe bürünmüş şekli olan kültürler bu karşıtlıkların kaynaşması ile ortaya çıkıyor. Öyle ki biz, bu zıtlıklar denizinin ve o denizin dalgalarının oluşturduğu gel-gitlerin toplamına, birey bazında ömür, toplum bazında hayat diyoruz. Geriye dönüp baktığımızda da bu bizim hayatımız oluyor. İyi-kötü, hayır-şer, günah-sevap, doğru-yanlış, haklı-haksız, güzel-çirkin, açlık-tokluk, hak-batıl, zalim-mazlum gibi her bir terim ve kavram bu yapının bir tuğlası... Bu ve benzeri zıtlıklardan birisini yok ettiğimizde karşıtını da yok etmiş oluyoruz.

 

Örneğin, “çirkin” kavramını ortadan kaldırdığımızda “güzel”i nasıl tanımlayacağız. Hadi tanımlamaktan vazgeçelim; güzelin “güzel” olduğunu nasıl kavrayacağız. Bunun içindir ki “hayat zıddı ile kaim”dir denilegelmiştir.

 

Elbette bu zıtlıklar sadece insan ve onun hayatı ile sınırlı değildir; insanın bir parçası olduğu yeryüzü ve evren de zıtlıklardan müteşekkildir. Yaş- kuru, soğuk sıcak, uzun kısa, derinlik-yükseklik, doğum-ölüm, varlık-yokluk, canlı-cansız veya yeryüzü-gökyüzü, su-ateş, vs… Ölüm olmadan hayatı, yokluk olmadan varlığı, kötülük olmadan iyiliği anlamak ve yaşamak ne kadar mümkün olabilecektir?

 

Aslında evren, yeryüzü ve insan, görünen somut gerçekliklerinden çok onları ifade eden kelimelerin soyut görünümleriyle daha bir gerçektirler. İnsan zihni bir noktadan sonra onları, somut bir gerçeklik olarak değil, kelimelerin soyut dünyasının bir varlığı olarak görmeye başlamaktadır. Bu soyutlaşma, büyükten küçüğe veya küçükten büyüğe doğru gidildikçe daha bir belirginleşir. Bu durumu belirgin kılan şey varlıkların zıtlar olarak birbirlerini tamamlamalarıdır. Biz de bu derinliği ve belirginliği ancak zıt/karşıt kelimelerin anlam dünyasından hareketle fark edip ifade edebiliriz.

 

Evrenden insana doğru yönelip, insana odaklandığımızda, onun düşünce ve eylem dünyasının ve bu dünya üzerine inşa ettiği değerler hiyerarşisinin sözünü ettiğimiz zıtlığın ürünü olduğunu görürüz. Tarihin hangi diliminde, hangi coğrafyasında yaşarsa yaşasın, hangi inanç ve etnik yapıya sahip olursa olsun, insan daima; “iyi-kötü”, “güzel-çirkin”, “doğru-yanlış”, “hayır- şer”, “günah-sevap”, “olumlu-olumsuz” gibi zıt kelime gruplarının sınırları içerisinde kendisini anlamlandırmış, eylemlerini meşrulaştırmıştır. Değerler dünyasını, bu tür kavramlar üzerine inşa ederek varlığını sürdüregelmiştir.

 

Evet, insan hayatını, bu karşıt kelimelerin imkânı ölçüsünde tanımlar, anlamlandırır ve yönlendirir. Bu karşıt kelime ve kavram gruplarının her biri, bir yönü gösterir. İnsan, gerçek anlamda nereye yönelmesi gerektiğini, ancak nereye yönelmeyeceğini gördüğünde kavrayabilir.

 

Zıtlar dünyasından baktığımızda aslında “kötü” çok da kötü bir şey değildir. Kötü bizim için “iyi”nin ne olduğunun ortaya konduğu, sırlarının ortaya çıkarıldığı, sınırlarının çizildiği bir kılavuz ve harita olarak kabul edilebilir. Buradan bakıldığında “iyi” tek başına iyi olmadığı gibi “kötü” de tek başına kötü değildir. “Doğru”, “hayr”, “sevap”, “güzel” algıları/kelimeleri de böyle... Yani, “İyi”nin iyi olduğu, “kötü”nün kötülüğü sayesinde veya “kötü”nün “iyi” olmadığı, “iyi”nin kötü olmadığı görüldüğünde anlaşılıyor. Dolayısıyla “İyi”ler ve “kötü”ler hem duygusal hem de eylemsel anlamda veya hem bireysel hem de toplumsal anlamda birebir karşılaştırıldıklarında ancak gereği gibi kavranabiliyorlar. Kötülük tanınmadan, iyinin tanınması mümkün olamıyor ve onun ne olduğu, ne getirip ne götürdüğü, neyi alıp neyi dışarıda bıraktığı hakkında tam bir karar verilemiyor. “Kötü” ve “iyi” ikisi birlikte, yan yana var olmak durumundadır. Birinin yokluğu, diğerinin varlığını da ortadan kaldırıyor. En azından insanın, içinde özne olduğu bir dünya için başka bir okuma ve algılama biçimi yoktur. Yani “iyi” dediğimiz şey, aslında görünür olmasını, bir anlamda varlığını “kötü”ye, “kötü” olana borçludur.

 

Zıtlıklar dünyası bize açık bir şekilde göstermektedir ki, günah dediğimiz şey o kadar da gereksiz ve anlamsız değildir. Günah, yani kötü, yani şer, tıpkı iyi ve hayr gibi hayatın tâli değil asli unsurlarıdırlar. Aslında kötüsüz, kötülüksüz, günahsız bir dünya tasavvuru, insansız bir dünya tasavvur etmek demektir. Bu aynı zamanda iyiliksiz/hasenatsız bir hayat anlamına da gelir ki bu da yaşamın anlamsızlığı, hatta gereksizliği, dolayısıyla imkânsızlığı gibi bir şeydir.

 

Kötüsü olmayan, günahsız, sadece iyilerin yaşadığı, sadece iyiliğin var olduğu bir hayat, cenneti bu dünyaya; sevaplardan/iyiliklerden yoksun bir hayat ise cehennemi bu dünyaya taşımak anlamına gelir. O zaman cennette olan, niçin cennette olduğunu; cehennemde olan niçin cehennemde olduğunu bilemeyeceği gibi, hayatın bir amacı ve anlamı da kalmaz. Hatta insan diğer varlıklarla, canlılarla aynileşir. Dünya anlamsızlaşır, nimetler kıymetsizleşir, hayat tekdüze hale gelir. Kısacası insan olmanın asli sebebi ortadan kalkar. Çünkü insan olmak, önce bir “iyi” olana, bir “kötü” olana nazar edip, sonra kendi yönünde, yolunda karar kılan, sorumluluk sahibi imtihani bir varlık olmakla mümkündür. İşte insanı insan ve sorumlu kılan şey bu tercih halidir. “Kötü” olmasa, “kötü”yü tanımasa, ona dokunmasa, onu tatmasa, nasıl tanıyacak onu. Tehlikelerini, zararlarını nasıl görecek, ona nasıl direnecek, en önemlisi de iyiliği kötülükten nasıl ayırt edecektir? İyiliğin ne olmadığını, sonrasında ne olabileceğini nasıl kavrayacak veya kavratacaktır? Onda sorumluluk bilinci nasıl gelişecektir?

 

İyiliğin anlamı ve kıymeti, kötü olanın özünde, varlığında saklıdır. Bu da hayat dediğimiz şey değil midir aslında... Hayat dediğimiz şey, bizim içimizde/ zihnimizde kurgulayıp, sonra pratiğe koyduğumuz davranışlar dizgesinden başka nedir ki? Sen, ben ve biz, iyilik ve kötülükle iç içe yaşarkan, bir yanımız bizi iyiliğe, öbür yanımız kötülüğe çekerken -günah olana bir göz atıp, içine dalmadan, şöyle köşesinden bir dokunup, yakıcılığını hissederek- kötü olana sırtımızı dönüp iyi olanda demir atmak değil midir? Günahın nasıl bir şey olduğunu bilmeyen içindeki şeytanı nasıl susturacaktır? Onun iğvasından kendisini nasıl koruyacaktır? Çünkü insan ancak tecrübe ederek öğrenir.

 

Yasak meyveden yeme pahasına da olsa, açlığı ve çıplaklığı tatmadan, ortaya çıkardığı travmayı yaşamadan hissetmeden, onun korkunçluğunu nasıl farkedecektir? “Kötü”nün, nasıl bir şey olduğunu bilmeyen, “ilmel yakin” olan bilgisini “aynel yakin” hale getiremeyen, önce kendisini ve sonra insan kardeşini o günah çukurundan nasıl kurtaracaktır? Çukurdan çıkmanın / kurtulmanın anlamını ve gerekliliğini nasıl kavrayacak veya kavratacaktır?

 

Kötülüğün nasıl bir şey olduğunu bilmeyenler, insan kardeşlerini kötülüğün girdabına itmek ve cehennemin ortasına atmak için uğraşırlar. Kötülüğün gücünün ve cazibesinin, insanın nasıl gözünü kör, kulağını sağır, yüreğini taş ettiğini, aklını örterek onu yürüyen cesetlere çevirdiğini bilenler ise, insan kardeşlerini ateş çukurundan kurtarıp felaha ulaştırmak için uğraşırlar.

 

Aynı şekilde kötülüğün girdabında yüzenler, herkesin kendileri gibi o girdaba kapılması için var güçleri ile çalışıp, onları kötülüğe çağırırlar. O girdabın yakıcılığından, aldatıcılığından bihaber, melekler âleminde yaşadığını varsayanlar ise, şeytani bir kıskançlıkla bulundukları mekânı ve makamı kimse ile paylaşmak istemezler. Günahın faziletinden yoksun olmaları, bulundukları yerin bataklığa dönüştüğünü görmelerine engel olur. Öyle ki, cennette yaşadıkları sanısıyla içinde bulundukları bataklığın her gün biraz daha derinlerine çekildiklerinin farkına varmazlar.

 

Günah dediğimiz şey, kötü olana yönelip, onu yaşamaksa, Sevap dediğimiz şey de kötülükten uzaklaşarak güzel ve iyi olanlarla özleşmek olmalıdır. Kötülükten uzaklaşmadan iyiliğe yaklaşılamaz. Günahın acısıyla yüreğini, şehvetin ateşi ile bedenini yakmayan birisi, kendisini iyiliğin limanında, sükûnetin dinginliğine nasıl teslim edecek, zihninden fışkıran şüphe volkanını nasıl söndürecektir? Niçin kötülüğü şeytandan biliriz, şeytanın bir parçası olarak görürüz? Çünkü şeytanı hep içimizde hissederiz de ondan… Günah dediğimiz şey; şeytani bir eylem ise, şeytan da insanın bir yanıdır sonuçta. Dizginlenmesi, gem vurulması gereken bir yanı. İnsan dediğimiz şey de bir anlamda dünya, bir anlamda evren demekse de, o, iyilik ve kötülüğü zihninde ve bedeninde mezcederek bu zıtlıktan bir “bir”liktelik var eden tek varlıktır.

 

Ey kötü, günah ve çirkin dediğimiz şeyler; sizler tıpkı doğru ve iyi olan şeyler gibi, hayat okyanusunda veya çölünde başıboş dolaşan insan için, onun elindeki pusula veya gökte çakılı duran yol gösterici yıldızlar gibisiniz. Size sırtımı dönerek doğruyu, iyiyi buluyorum. Sadece doğruyu bulmuyorum, daha önemlisi doğruya ikna oluyorum. Üstad, “Ey düşmanım! sen benim ifadem ve hızımsın. Gündüz geceye muhtaç, bana da sen lazımsın.” diyor ya, işte insan için de “kötü” böyle bir şey. İyinin arayıcısı olan ben, sen hızlandıkça, daha hızlanıyor, sen hırslandıkça daha hırslanıyorum. Ey kötülük, sen iyi ki varsın... İyi ki, yaratan seni yaratmış...

 

Yorum Ekle
Yorumlar
Hatice Karaca

12.02.2018

“melekler âleminde yaşadığını varsayanlar ise, şeytani bir kıskançlıkla bulundukları mekânı ve makamı kimse ile paylaşmak istemezler. Günahın faziletinden yoksun olmaları, bulundukları yerin bataklığa dönüştüğünü görmelerine engel olur. Öyle ki, cennette yaşadıkları sanısıyla içinde bulundukları bataklığın her gün biraz daha derinlerine çekildiklerinin farkına varmazlar.“ Başka söze hacet yok. Allah hiç bir şeyi boşa yartmamış. kötülüğü bile.
Sabiha Ünlü

11.02.2018

Merhabalar Mehmet Bey! Güzel bir anlatım, yerinde bir değerlendirme ile; önemli bir konuyu idrakimize sunmuşsunuz. Elinize sağlık. Çok teşekkür ve Selamlarımla...
Mesut Öner

11.02.2018

Eywallah Hocam... Kolay gelsin...
Selo can

11.02.2018

Hay maşallah ağzına diline kuvvet bereket
Halit ATAOĞLU

10.02.2018

Diline yüreğine kalemine sağlık.
Mustafa Demir

10.02.2018

"Sadece doğruyu bulmuyorum, daha önemlisi doğruya ikna oluyorum." yazının berceste cümlesi...
NewsBox
Ford Servis / Oto Çiftel
  • Dürümiye / Lezzete Davetiye
  • Dürümiye / Lezzete Davetiye
Yazarın diğer yazıları