Yeni Küresel Tanrı, Küresel Din ve Küresel İnsan (2)

10.09.2018
Mehmet Yaşar Soyalan

Yeni Küresel Tanrı, Küresel Din ve Küresel İnsan (2)

-Sözlü Kültürden Uygarlığa İnsanoğlunun Uzun Hikâyesine Dair Bir Giriş-

(MAKALENİN DEVAMI)

Sözel kültürde resim ve çizgi bu kültürün ilk dönemlerinden beri bilinir ve kullanılırdı. Mabet ve yönetim merkezleri bunun örnekleri ile doluydu. Ancak bu dönemdeki somut ürünler daha çok taş, toprak ve bazı madenler kullanılarak yapılan heykeller ve süs eşyaları üzerinden gerçekleşiyor, insanoğlunun somutlaştırma yeteneği bu şekilde tecelli ediyordu. Bu ürünler hem dini hem sosyolojik anlamda hem de birey ve toplum için önemli bir işleve sahipti. Bu tür üç boyutlu somut ürünlerin kullanımı çok yaygın olsa da üretimi, biraz da işin doğası gereği sınırlı sayıda kişiler eliyle gerçekleştiriliyordu ve özel, tanımlanmış grupların kontrolünde yürütüldüğü için de her bir bireyi kuşatacak boyutta toplumun tüm katmanlarına yayılmış değildi.

Resim, heykelin bir sonraki aşamasıydı. Tüm topluma mal olması yazılı kültürle birlikte mümkün olabildi. Bu dönemde resim, fotoğrafı, fotoğraf da sinemayı doğurdu. Bunlar insanın somutlaştırma ve taklit temayülünün bir yansımasından ibaret idi. Böylece resim sinemaya, söz de yazıya dönüşmüş, yazılı ve görsel kültür dönemi başlamıştı. Resmin sinemaya, sözün yazıya dönüşmesi ile birlikte yazılı-görsel kültür, okuma yazma bilmeyenleri bile o kültürün bir parçası haline getirdi.

Yazılı-görsel dil, süreç içerisinde kendi kültürünü oluşturdu. Bu kültür de bir süreç içerisinde teknolojik buluşların etkisi ile yeni yapıya/ şekle evirildi. Yazı, söze oranla zaten daha somut olmayı ifade ederken, yazının teknolojinin etkisi altına girmesi onu daha da somutlaştırdı. Yazı dili içinde önemli bir yere sahip olan semboller, mecazlar, istiareler bu somutluk ve somutlaştırma içinde ya kayboldular ya da yeni görsellik dili içerisinde yeni roller üstlendiler. Ama her durumda önemli bir anlam ve alan fakirleşmesi yaşadılar.

Sözel kültür içerisinde insanın somut ve görsel yanını/boyutunu, heykeller, oymalar, biraz da resim temsil ediyordu. Ve bu o dönem insanın kültür dünyası içinde küçük bir orana tekabül ediyordu. Sözlü/şifahi kültür döneminin önemli bir enstrümanı olan tiyatro ve benzeri kültür objeleri, toplumun farklı katmanları içerisinde kendi yerel örneğini inşa ederek varlığını sürdüre gelmiş iken yazılı-görsel kültür dönemine geçilince, sadece bazı elit ve seçkin kesimlerin izlediği tanımlanmış bir sanat etkinliğine dönüşerek toplumun hayatından ve gündeminden çıktı.

Yazılı-görsel kültür döneminde önceleri resim başat bir konumdayken bir müddet sonra bulunduğu yeri fotoğraf ile paylaşmak durumunda kaldı. Çok geçmeden fotoğrafın sinemayı doğurması, yeni popüler bir kültürün ortaya çıkmasına neden oldu. Bu kültür insanların dokunamadığı, sadece seyretmek durumunda kaldıkları soyut özellikli sınırları, çerçevesi tam olarak belirlenmiş gerçek somut bir durumla karşı karşıya bıraktı. İnsanın yorum kabiliyetinin devre dışı bırakıldığı, gördüğü ve olduğu gibi beynine nakşettiği, sadece taklit edebileceği bir gerçeklikti bu. Çok geçmeden foto romanlar; filmlere, çizgi romanlar; çizgi filmlerine dönüştü. Yani hayat dokunulan somutluktan dokunulamayan somutluğa dönüştü. Çünkü yazılı-görsel kültür ortamı, doğası gereği sözlü kültür insanın kültürel varlığını devam ettirmesine imkân vermediği için bu insanın var olmasını sağlayan farklı kültür adacıkları da süreç içinde ortadan kalktı.

Bu dönem aslında ileride oluşacak tek boyutlu insanın da habercisi ve hazırlayıcısıydı. Çünkü yazılı-görsel kültür, hem olguyu hem de algıyı üç boyuttan iki boyuta indirgiyordu: en ve boy. Bu algıda derinlik kaybolmuştu. Bu durum insanın hissiyatına da yansımış, hissiyatındaki derinlik de yok olmuştu. Bunun sonucu olarak eskiden olduğu gibi türküler, ağıtlar, şiirler, destanlar, efsaneler üretilemiyordu. Özellikle şiir yazı ile var olmaya başladığından beri hem şekil hem de içerik olarak değişmeye başladı, toplumun bir ürünü olmaktan çıkıp seçkin bir kesimin malı olarak varlığını sürdürmeye başladı. Sözel kültürün doğası gereği, sözün bir adabı, estetiği ve değeri vardı ve söz tanrısal bir öze sahipti, öyle kabul edilirdi. Sonra söz yazıya evirilince yazı kutsanmaya başladı. Ancak yazının saltanatı çok uzun olmadı. İki yüz bilemedin üç yüz yıllık bir serüven sonrasında tahtı sallandı ve elektronik dile dönüştü; bu sözü ve yazısı olmayan bir dildi. Bu dönem aynı zamanda kültürün uygarlığı dönüştüğü bir zaman dilimine de tekabül ediyordu.

Kültür, her bir bireyin katkısı ile bir bitki, koca çınar gibi aşağıdan yukarıya doğru bir süreç içerisinde oluşur ve bireyler o kültür içerisinde belirleyici bir özne olarak yer alırlar ve birlikte gelişip dönüşürler. Bu özelliğinin bir gereği veya devamı olarak kültür, özgürleştirici, çoğaltıcı ve sağaltıcı bir görev de üstlenir. Uygarlık/medeniyet ise bireyi dışlayarak, onun rızasını aramadan egemen güç tarafında yukarıdan aşağıya doğru inşa edilir. Uygarlık/medeniyet içerisinde insan, bir özne değil nesnedir. Dolayısı ile bu yeni süreç özgürleştirici değil buyurgan bir yapıya sahiptir.

Yazılı kültür aslında, kültürden uygarlığa, yani sözlü kültür insanından uygarlığın, teknolojinin yeni insanına geçişi sağlayan bir ara dönem görevi üstlenmişti. Hem bireyin zihnini, hem toplumsal hafızayı, hem de olgusal dünyayı bu yeni duruma hazırlamıştı. Özellikle içinde yaşadığımız 21.yüzyıl bu dönüşümün en hızlı gerçekleştiği, uygarlık dilinin alfabesinin, kavramlarının oluştuğu, zihinsel yazılımın gerçekleştiği bir dönem olarak işlev görüyor. Uygarlık diye de tanımlayabileceğimiz bu teknolojik dönem kendi insanını da oluşturmaya başladı. O insanın pek çok özelliği de ortaya çıkmaya, netleşmeye başladı.

Bu nedenle yavaş yavaş evirildiğimiz, parçası olduğumuz içine girdiğimiz, bu dünyayı, bu yeni dönemi, çok farklı şekilde tanımlayıp resmedebiliriz. Onun ne olduğu ile ilgili pek çok veri ve fotoğraf sunabiliriz. Onunla ilgili pek çok nitelik ve özellik sayabiliriz. Ancak bu dönemi “modern bedevilik” veya “sanal somut dönem” olarak tanımlamanın en gerçekçi tanım olduğunu söyleyebiliriz. Bu dönemin en belirgin özelliği ise küresel olması, yani küresel bir bedevilik inşa ediyor olmasıdır. Klasik bedeviliğin en belirgin özelliği somut ve tek tip algılama biçimidir. Çünkü bedevi, en soyut olayı, olgu ve konuları bile somutlaştırarak anlar ve bir başkasına böyle aktarır. Yani o gördüğüne inanır. Görmediğini de somuta indirgeyerek algılamaya çalışır. İşte bu gördüğüne, gördüğü gibi inanma ve zihnini gördükleri ile sınırlama durumu, teknolojik dönem insanın en belirgin özelliği olarak karşımıza çıkmakta ve evrensel bir algı ve kanaate dönüşmektedir.

Tarihin dışına çıkıp baktığımızda önce yazının sözü, eş zamanlı olarak da sayının rakamları somutlaştırdığını, aynı şekilde resim ve heykelin hareket halindeki canlıları donuklaştırdığını, somutlaştırdığını görürüz. Böylece var olan her şey durduruldu, donuklaştırıldı, yani dinamik süreçlerinden koparılarak donduruldu. Canlı bir organizma olmaktan çıkarıldı. Resim, fotoğrafa, fotoğraf da sinemaya, sinema da televizyona evirildi. Hayat bütün boyutları ve katmanları ile dokunulamayan ancak heykel kadar somut ve tek boyutlu “sanal somut” yapıya dönüştü.

Teknolojik gelişmeler, insanın tanrı ve evren tasavvurunda önemli değişiklikleri de beraberinde getirdi. Bu gelişmeler sonrasında dünya küçük bir köye dönüştü. Bütün, obalar, adalar, toplumsal öbekler ortadan kalktı. Bütün renkler, kültürler, diller, dinler önce tanış sonra akraba oldular. Bir süreç içerisinde hepsi köy ileri gelenlerinin, köy meclisinin algısı, tasavvuru ve iradesi istikametinde meczoldu. Süreç ilerlediğinde teknoloji kendi iradesini ortaya koyarak nesne olmaktan özne olmaya evirildi ve kendi sahibinin sahibi oldu. Sonuçta farklılıklar azaldı, renkler aynı tona doğru evirildi. Farklılıklar, folklorik bir öğeye, nesneye dönüştüler, dönüştürüldüler.

Yeni konseptte tasavvurlar önce küresel, sonra yerel olarak sıralandı. Her durumda öncelik küresel olandaydı. Ancak küresel olan o kadar kapsayıcı, o kadar belirleyici, o kadar eril, o kadar baskındı ki yerel olana, varlığını devam ettirebilecek bir alan bırakılmamıştı. Dolayısıyla yerel olanın bulunduğu yerde, hiçbir durumda bir özne olarak var olabilme imkânı yoktu. Çünkü özne olmasını sağlayacak bütün araçlar küresel olanın tekeline geçmişti. Sahip olabildiği, kendisine lütfedilen tek alan, geçmişin nostaljik bir ürünü olarak folklorik bir nesne gibi küresel olanı renklendirecek, eğlendirecek bir rol üstlenebilme imkanıydı.

Teknolojik buluşlar/araçlar, hayatı kolaylaştırma adına yazılı ve görsel kültür insanının zihnine sirayet ettiler, dünyasına girdiler. Çok geçmeden teknolojik egemenlik küresel ölçekte kendi insanını ve geleneğini inşa etti. Eş zamanlı olarak da teknolojik yaşamın gerekliliği ve vazgeçilemezliği küresel insan/birey tarafından kabul edildi. Bu kabul, teknolojinin kendi geleneğinin, kendi kültürünün küreselleşmiş, küçük bir köye dönüşmüş yerkürede tek egemen gelenek veya belirleyici güç olması sonucunu doğurdu. Elbette bu inşa ve kabul sürecinin bir adım sonrasında “küresel değerler”in ve “küresel ahlak”ın ortaya çıkması ve yeni tasavvurun en merkezi noktasına yerleşerek, bireysel ve toplumsal yaşamın bu sınırlar içinde devri daim etmesi eşyanın doğası gereğiydi. Öyle de oldu. Küresel köyün yasası; “küresel ahlak” yasaları, küresel insanın değerleri; “küresel değerler” olarak kanunlaştı ve örfleşti.

Gelinen bu aşamadan sonra bu teknolojik tasavvurun arkasında hangi güç, hangi yapı, hangi anlayış, hangi akıl, hangi otorite var tartışması, bu tasavvurun anlaşılmasına herhangi bir katkı sunmayacağı gibi onu daha gizemli, daha karmaşık, anlaşılmaz ve çekici hale getirmekten, konumunun, egemenliğinin daha da pekişmesini sağlamaktan başka bir işe yaramayacaktır.

Teknolojik tasavvurun, geleneği ile, ahlakı ile, yazılı olmayan ama tartışılamaz kuralları ile, işaretleri, sembolleri ile egemen küresel somut bir dil inşa etmiş olduğu gerçeği ve bu dilin onu idare eden, yönlendiren aktörlerin, yapıların kimliğini, “neliğini”, “nereliliğini”, “nasıllığını” anlamsızlaştırdığı, onları “taşıyıcı araçlara” dönüştürdüğü için onun özel bir özneye ihtiyacı yoktur. Çünkü bu tasavvurun kendisi zaten baskın bir özneye dönüşmüş durumdadır. O her durumda “taşıyıcı” nesneler bulabilir, icad edebilir. Bu nedenle bu “taşıyıcılar”ın arkasındaki iradenin batılı, doğulu, kuzeyli, güneyli, beyaz, siyah veya sarı olması bu tasavvurun ancak daha da derinleşmesine, yerleşmesine, insan türüne daha bir nüfuz etmesine neden olabilir.

Çünkü küresel teknolojinin kendisi artık bir araç ve nesne hatta bir amaç değildir; hakiki, sahici, oyun kuran, plan yapan akıllı bir öznedir. O, canlı, düşünen, üreten, tüketen akıllı bir organizmadır. Evet, bu organizmanın her bir uzvu, her bir organı, her bir hücresi, bir insandan, bir sosyal ve toplumsal yapıdan, hatta bir devletten oluşmaktadır. Bu tasavvur açısından her bireyin önemi ve değeri, o bireyin bir hücresinin o birey için değeri ve önemi kadardır. Her gün binlercesi ölen binlercesi bir şekilde var olan bu hücrelerden herhangi birinin varlığı veya yokluğu neye tekabül ediyorsa, bir insan ferdinin veya bir insan topluluğunun anlamı da bu tasavvur için öyle bir şeydir. İnsan veya toplumsal grupların bu tasavvur içinde, bu tasavvurun doğası gereği özel bir anlamı ve yeri yoktur.

Somut dil, somut düşüncenin pekişmesine ve insanın evrenin her yanını egemenliği altına almasına yol açtı. Bir süreç ise düşüncenin ölmesi ve yok olması sonucunu doğurdu. Düşünce ancak, somut dünya için somut öneriler, projeler üreten, hesaplar yapan somut bir aygıt ve araç haline geldi. Somut olmayan veya somuta evirilemeyen şeyler/olgular düşüncenin konusu olmaktan çıktı. Doğası gereği soyut olması gereken sanatsal faaliyetler somut üretimlere evirildi ve sadece somut içerikler üretmeye başladı.

Kişinin doğumundan ölümüne kadarki bütün süreç içerisinde, bütün işlerinde, eylemlerinde somut verilerle muhatap olması, eğitim süreçlerinin somut görsellikler üzerinden işlemesi, dilin soyut özelliklerinin, yanlarının giderek yok olması, kişinin zihninin de ancak somut verilerle çalışması, somut örneklikleri algılaması, aynı şekilde somut örneklikleri ortaya koyabilmesi sonucunu doğurdu.

Eğitimin somut görseller ve görsellikler ve hayatın somut gerçeklikleri, ihtiyaçları üzerinden yapılabiliyor olması, aynı şekilde günümüzde eğitimin tümüyle meslek edinmenin, iş bulmanın, mal, mülk, iaşe elde edebilmenin bir aracı olarak konumlandırılması ve her bir bireyin kendisini buna alternatifsiz bir şekilde şartlandırması; tüm bunların da sadece diplomaya indirgenmesi; insanın zihninden, soyutlamanın, soyut algılamanın, soyut boyutun dışlanıp örtülmesi ve işlevsizleştirilmesi, yeni insanın inşasını kaçınılmaz kıldı.

Sadece eğitim süreçlerinde değil, hayatın her aşamasında, somut çözümlemeler, örneklikler belirleyici olmaya başladı. Sinema, televizyon bu somut dünyanın en başat ve en etkili kurumu/olayı haline geldi. Böylece insanlar sinemada, televizyonda olan ile hayatta olanı aynı şey olarak görmeye, ikisini de sanal gerçeklik üzerinden okumaya başladılar. Yani kurgusal olan ile gerçek olan birbirine karıştı, iç içe girdi. Bunun sonucu olarak mevcut ve gelecekte ortaya çıkacak tüm gerçeklikler kurgusalın belirleyici etkisi nedeniyle özel olarak kurgulanmış bir sinema yapıtı gibi algılanır oldu. Bu sanal somutluk, insanoğlunun gerçekliğini de ortadan kaldırdı. Onu duygusuz, etkisiz bir nesneye dönüştürdü.

Bugün insanoğlunun yaşanan felaketler karşındaki duyarsızlığının, duygusuzluğunun, akletmezliğinin, anlamamazlığının, itibarsızlaştırıp nesneleştirmesinin, mantıkileştirmesinin, meşrulaştırmasının, her şeyin filmleştirilip sanallaştırılmasının ve bir birey olarak kıyaslayan, karşılaştıran, muhakeme eden, adalet tasavvuru olan insan türünün yok olmaya yüz tutmasının asıl sebebi de insanoğlunun bu teknolojik tasavvura, bu küresel dine ve yeni tanrıya teslim olmasıdır. Kısacası yeni küresel somut insan, yani her birimizin içinde bir parçasını taşıdığımız “modern küresel bedevi” bu dönemin, bu teknolojik tasavvurun, bu yeni dinin, yeni tanrının kuluna dönüşmüş durumdadır.

Yazarımız Sayın Mehmet Yaşar Soyalan'ın  Konu ile İlgili Makalesinin İlk Bölümünü Aşağıdaki Linkten Takip Edebilirsiniz:

http://www.hertaraf.com/koseyazisi-yeni-kuresel-tanri-kuresel-din-ve-kuresel-insan-1-654

(Bu makale Yetkin Düşünce dergisinin 2. Sayısında (Mart 2018) yayınlanmıştır.)

Yorum Ekle
Yorumlar
Ayhan SUNAC

10.09.2018

Zamanın getirdiği hayat kuresel olarak devam ediyor
HALİT ATAOĞLU

10.09.2018

Yazınız için Allah razı olsun. Kalemine yüreğine gönlüne sağlık..
NewsBox
Ford Servis / Oto Çiftel
  • Dürümiye / Lezzete Davetiye
  • Dürümiye / Lezzete Davetiye
Yazarın diğer yazıları