Mehmet Yaşar Soyalan / Varlık Sorudan Yaratılmıştır: Sormak Var Olmaktır
Balgat Çözüm Akademi Okulları / Akademi Temel Lisesi

Varlık Sorudan Yaratılmıştır: Sormak Var Olmaktır

23.04.2018
Mehmet Yaşar Soyalan

Her şey, her iş, her buluş ve var oluş küçük bir soru ile başlar. Sorularını kaybeden kendisini kaybeder. Sorusu olmayanın iradesi de olmaz. İrade yoksa varoluş tehlikeye girer. İnsan farklı bir varoluşa evrilir. Soru, var oluşun dinamizmi, yolculuğun başlayış noktası, ara durakları ve işaret levhalarıdır. Soru, yolcunun aynası, hancının en büyük lütfu, izzet ve ikramın en yücesidir.

 

Hayat soru ile başlar. Kapılar soru ile açılır, soru ile kapanır. Soru vardır dille sorulur, soru vardır halle sorulur, soru vardır elle, gözle, acı bir tebessümle sorulur. Soru, kimlik gibi bir şeydir, soru soranın kim olduğunu, ne olduğunu, ne olmadığını, olmadığını, hamlığını, olgunluğunu, yolunu, yolculuğunu ele verir.

 

Bu yüzden insanoğlu sorudan kaçar, sorgulamadan korkar, ne etliye ne sütlüye karışmadan bir bitki gibi sağa sola fazla uzanmadan yaşamak ister. Soru önemli, soran değerlidir, çünkü soru da soran da az bulunur? Hatta sorudan korkulur, soran hor görülür, tehlikeli kabul edilir. O, hep “öteki”dir.

 

Bizim içinde yetiştiğimiz geleneğimiz başta olmak üzere tüm geleneklerin sorularla ve sorgulayanlarla araları mayahoştur, pek muteber kabul edilmezler. Bunun için sadece Yaratıcı’ya has olması gereken “itaat” yaratılanlar için de kullanılsın isteriz. “İtaat”in ise kayıtsız şartsız olmasını isteriz. Bu nedenle “itaat” ile “biat”ı karıştırdığımız gibi “biat”ı da yanlış anlarız. “Biat”ın bir alışveriş olduğunu çift taraflı bir sorumluluğu gerektirdiğini, bir alt üst ilişkisi olmadığını bilmeyiz. Bir sorumluluk paylaşımı olduğunu görmeyiz. Bu nedenle “biat”ı da kayıtsız şartsız itaate indirgeriz.

 

Bu tespit elbette sadece günümüz Müslüman dünyası ile sınırlı değildir. Müslimi -gayri Müslimi ile bütün insanlık tarihi böyle bir kuraklığı, kıtlığı yaşaya gelmişlerdir. İnsanlık, gökyüzünü kuşatan bereketli bulutları, yağan yağmurları, yerden fışkıran nebatları rahmete dönüştürememişleredir. Allah’ın bir inayeti olan bu rahmetler kalıcı hale getirilememiştir. Bu soramama ve sorgulayamama hali, insanlık tarihi açısından baktığımızda insanlık kadar kadim, Müslüman dünya açısından baktığımızda bu tavrın ideolojik ve siyasi kodları Resul sonrası dönemin ilk yıllarına kadar gider.

 

Bu soramama, sorgulayamama hali gayri müslim dünya için bir şekilde izah edilebilirken “Bilgin olmadığı/ vukufiyet kesp etmediğin şeylerin peşinden gitme; çünkü, işitme duyusu (semi’), görme duyusu (basar) ve akletme duyusu (fuad), peşine düştüğün şeyden mesuldür!"(17/36) diyen bir kitabın kaynaklık ettiği dine bağlı olduğunu iddia edenler için izahı zor bir durumdur. Varlık nedeni, inananını sorgulayan, akleden, düşünen feraset ve irade sahibi sorumlu/muttaki bireyler ve bu bireylerden oluşmuş adil, özgür ve müreffeh bir topluma kılavuzluk yapmak olan son ilahi vahyin bağlıları olduklarını söyleyenlerin soruyu ve soranı en çok onların itibarsızlaştırıyor olması insanlık tarihinin en tirajı komik olayı olsa gerektir. Bu durum inancımızın kaynağı olan İlahi Kelam ile ilişki biçimimizin nasıllığını da gözler önüne seriyor. İlişki biçimimizin, soru cevap bicinde değil, sadece anlamadan yüzünden okuma ve tefekkür etmeme üzere olduğunu gösteriyor.

 

Soru soramıyor olmak, aynaya bakamıyor olmak gibi bir şey...  Nasıl ki, aynaya bakmayan/bakamayan birisinin, kendi görüntüsü hakkında sağlıklı bir fikir sahibi olması beklenemezse, bu kişi bir noktadan sonra istese de kendisini kandıramıyor ve ister istemez başkalarının kanatine razı olmak zorunda kalıyorsa, sorgulaması yapılmamış, aynada bir yansımasını göremediğimiz, algı ve inançlarımız için de aynı şeyleri söyleyebiliriz. Kabul etmese de insanoğlu genellikle kendisi dışındakilerin tanımlamalarıyla kendisini tanımlar.

 

Bu nedenle “neye”, “nasıl”, “ne şekilde”, “ne kadar” inandığımızın bir anlamı ve karşılığı olabilmesi için "inandığımız" dediğimiz şey hakkında bazı sorular sorabilmemiz, algı ve anlayışımızı kendi imkânlarımız ölçüsünde bir gerçeklik ve doğruluk testine tabi tutmamız gerekir. Bulunduğumuz yerden, sorgusuz sualsiz bir şekilde emin olmak, bir istiğna ve kendini yeterli görme hali olduğu gibi bu tavır büyük bir cehaletin ve bilgisizliğin de göstergesi sayılır.

 

Sorular, yeni soruları ortaya çıkardıkça soruların kiymeti artar. Çünkü her soru beraberinde en az bir cevabı gerekli kılar. O soruya bir cevap veriyor olmak yeni bir sorunun da kapısını açar. Normal şartlarda her soru için meşhur: "kim", "ne" "nerede", "nasıl". "niçin/neden" "ne zaman" soruları sorulsa, hem soruların hem de bu sorulara verilen cevapların sayısı artar ve bu sayede sorgulanan şeyin daha net bir şekilde ortaya konduğu görülür. Bu nedenle ilk soru önemli olmakla birlikte, bu sorunun arkası gelmezse, bu soru, son soru olma dışında fazla bir anlam ifade etmez.

 

İlk sorunun, son soru olması şuna benzer: Kişi, kendi kendine veya birisi kendisine "inandığın şey ne kadar doğru?" diye bir soru sorsa ve o da, bu soruyu; "Benim içinde bulunduğum yapı, grup, cemaat, part vs çok sağlam, çok dürüst, çok vefalı bir grup. Liderimiz de öyle. Aynı zaman da o, çok âlim birisi. Bu nedenle burada bir yanlış olmaz." diye cevap verirse işte bu, bir son soru örneği olur. Aynı zamanda bu toplumsal istiğnanın da ilginç bir örneği sayılır.

 

Muarızlarına, “getirebiliyorsanız, daha iyisini getirin!” (Bakara:2/23, Yunus:19/38) diyebilen ve sorgulanmaktan rahatsız olmayan, aksine meydan okuyan bir İlahi Kelamın bağlıları olarak bizlerin, inancımız hakkında soru sormaktan korkar halde bulunmamız veya soruları gereksiz görmemiz neyle ve nasıl izah edilebilir?

 

İçte ve dışta tüm İslam karşıtlarının, İslamı ve Müslümanları eleştirdiği bir ortamda, Müslümanların, anlayış, hal ve davranışlarını eleştirip, zaaflarını ortaya koymanın sıkıntılı bir durum oluşturduğunu ve pek çok kişiyi rahatsız ettiğini biliyorum. Ancak nerede olduğumuzu anlamak ve önümüzü görmek açısından eleştirel davranmak, fikirlerimizi ve yaptıklarımızı sorgulamak bir zorunluluk olmasının ötesinde, dini bir vecibedir diye de düşünüyorum.

 

Çünkü Müslümanların düşünce biçimi, içinde bulundukları hal ve davranış, sadece kendilerine zarar vermekle kalmıyor, İslamın yanlış anlaşılmasına, mesajının örtülmesine hatta mahkûm edilmesine neden oluyor. Bugün bunun canlı pek çok örneğini hem kendi ülkemizde, hem de Müslümanların yoğunlukta olduğu diğer coğrafyalarda apaçık bir şekilde yaşayıp görüyoruz. Tüm bu olanlar ve düşünce biçimleri ciddi bir eleştiri ve tashihi gerekli kılıyor. Ancak bunu, içeriden birisi olarak kırıp dökmeden yapmak gerektiğini de biliyorum.

 

Örneğin, bugün ülkemizde gücü elinde bulunduran Müslümanlara (Siyasi, ekonomik, büroktatik imkân sahibi kişi ve gurupları kastediyorum.) şöyle bir göz atalım, bunlar ne haldeler bir düşünelim. Hem bireysel hem de toplumsal anlamda bir dünyevileşme ve yabancılaşma ile karşı karşıya değil miyiz? İçinde bulunulan hali meşrulaştıracak binbir türlü bahane ve "dini kanıt" üretmiyor muyuz veya üretenlere şahit olmuyor muyuz? Bunu kendimiz yapmıyor, yapamıyor olsak bile, bizim adımıza "din adamları", “cemaat” liderleri”, “STK yöneticileri, “yazarlar” “kanaat önderleri” vs yapıyorlar mı bunu? Peki, biz, bizim gibi düşünmeyenlere, onların katılmadığımız görüşlerine, bizi rahatsız eden fikirlerine ne kadar mütehammil olabiliyoruz?

 

Allah aşkına, inançlarımızdaki hurafelerle yaşantımızdaki modernitenin, israf ve şaşaanın ürkütücü işbirliğini görmüyor muyuz? İbadet ve inanç ile ilgili ipe sapa gelmeyen fikirleri savunabiliyor, uydurma olduğu her halinden belli rivayetleri pek çok ayet ve “sahih” hadise rağmen kendimize kaynak, dayanak kabul edebiliyor, aklı, sorgulamayı, bilimsel şüpheyi, metodolojik olmayı ve bilimselliği aşağılıyor ve dışlıyoruz. Ancak konu günlük yaşama, dünyalıklara, siyasete, bürokrasiye, ekonomiye, çalışma hayatına gelince nasıl da hemen "mantıklı", "global", "gerçekçi", "tutarlı" ve "bilimsel" oluveriyoruz. Hayatın şartlarından, piyasa kurallarından, uluslararası ilişkilerden, ayetlerden, hadislarden dem vuruyor, "akıl, bilim ve gerçeklik bunu gerektiriyor" diyoruz.

 

Çevrenize baktığında göreceksiniz. Sizinle aynı dili konuşan hatta aynı kıbleye yönelen pek çok kişinin, hak, hukuk, kural tanımadığını, devlete başka hile, çalışanına başka hile kurduğunu. Hep nalıncı keserinin kendisine yonttuğunu. Bayramlarda, seyranlarda, birilerine verdiği birkaç kuruşla sadece kendisinin değil yedi ceddinin günahlarının bağışlandığını sananları…

 

Çevremizdeki imkan ve iktidar sahiplerinin hayatının bir taraftan dünyalık yığmak, diğer taraftan yığdığını yatlar, katlar, pahalı otomobillerle tüketmek, teşhir etmek olduğunu. Ömürlerinin sosyetik tatiller, halktan uzak, elit ve seçkinlerle(!) iç içe, özel güvenlikli ve korunaklı konaklarda, villalarda, rezidans apartmanlarda sürdürülen müslümanca bir yaşam (!) içinde telef olup gittiğini…

 

Sorabilir miyim, böyle bir Müslüman nasıl bir Allah anlayışına sahiptir? Nasıl bir Allah'a inanır? İnandığı Allah'ın adalet ve zulüm karşıtlığındaki yeri nedir? Bu karşıtlıkta hangi taraftadır? Allah bu günde ve din gününde ne yapar? Bu Allah'ın, dünyaya ve insana dair bir hesabı kitabı yok mudur? Namaz, oruç, hacc, kurban gibi bazı dini ritüeller yerine getirilince Allah'a ait sorumluluklar bitmekte midir? Sorabilir miyim böyle bir din ve Allah anlayışının kaynağı nedir? Bunlara böyle bir din algısını hayat tasavvurunu, hangi Allah, hangi kitap, hangi resul, hangi din vaz ediyor?

 

Cinlerden, perilerden, sihir ve büyüden, keramet ve mucizeden geçilmeyen, adaleti, hak ve hukuku, emeği, alın terini önemsemeyen bir din algısının kaynağı, Kur'an ve kendisinde, kendisine inanalar için güzel örnekler bulunan Resulullah Muhammed olabilr mi? Her paragrafı, sorgulama, akletme, adalet, hak, hukuk, özgürlük, ahlak, paylaşma, vefa, emeğe saygı, hesap verme ve sorumluluk üzerine kurulu olan, israfı, kendini beğenmişliği, cimriliği, tembelliği, asalaklığı, zulmu ve zalimi lanetleyen bir metin, bir İlahi Kelam nasıl böyle bir din algısı ve anlayışın kaynağı ve dayanağı olabilir? Ve nasıl, bu İlahi Kelamın kalbine/zihnine ilka edildiği adaletin, rahmetin, sabrın, mütevazılığin, hakka adanmışlığın sembolü olan bu şerefli insandan böyle bir din algısı neşet edebilir? Ve bu anlayıştaki insanlar hangi cüretle bu ilahi kelamın ve onun taşıyıcısı ve ilk uygulayıcısının adını kullanarak anladıklarını ve yaşadıklarını bunlar üzerinden meşrulaştırabildiklerini iddia edebilirler?

 

En önemlisi de dini bildiği, Kur'an ve sünneti anladığı var sayılan ülema ve aklıselim ve adalet sahibi Müslümanlar bu tavır karşısında nasıl sessiz kalabiliyorlar? Bu suskunluğun sebebi nedir, gerekçesi ne olabilir? Kendi evinin içini, evinin önünü temizlemeyen, temizlemek istemeyen, evinin içindeki, önündeki pisliği görmeyen, göremeyen birisi, pislikten, kirlilikten şikâyet etmeye ne kadar hakkı vardır, şikâyet etse de kim ona inanır?

 

Sormak, sorgulamak şerre kilit, hakka, hakikate anahtar olur. Hakikatin kapısı soru ile açılır, cehaletin kapısı soru ile kapatılır. İnsanı diğer canlılardan ilk ve en önemli şey, onun “bu nedir, bu neredendir, niçindir” sorusunu sorabiliyor olmasıdır. Soruyorsa cevabı gelir. İyi veya kötü bir cevap verir, ondan sonra insan olur. Sormak var olmak ise varlık olmak da sorunun peşinde olmaktır.

 

mysoyalan@gmail.com

Bu makale 1192 defa görüntülendi.

Yorum Ekle
Yorumlar
Halit ATAOĞLU

25.04.2018

Çok güzel bir konu. Diline yüreğine kalemine sağlık.
Reşat YILDIZ

24.04.2018

Sorularla ve cevaplarla tıka basa dolu bir kitaba iman etmişiz, benzer sorularla ve cevaplarla dolu dünyada ise hayat sürmekteyiz, Sorduğumuz sorulara bulduğumuz cevaplarla ağaran veya kararan şu dünya hayatımız; yine sorulacak ve verilecek hesapla ya ağaracak öte dünyamız inşallah ya da kararacak Maazallah. Bilmenin yarısı olarak tanımlı soru sorabilme iradesi ve şuuruna ve de doğru cevabı bulabilme gayretine ve ihsanına ulaşmak niyazıyla bize sormanın, sorgulamanın araladığı paha biçilmez değerler ve hakikatler diyarını hatırlattığın için müteşekkiriz sana Yaşar abi.
NewsBox
Ford Servis / Oto Çiftel
  • Dürümiye / Lezzete Davetiye
  • Dürümiye / Lezzete Davetiye
Yazarın diğer yazıları