Trump'ın kararı etrafında

29.12.2017
Süleyman Arslantaş

Amerika devlet başkanı Trump’ın 6 Aralık 2017’de Kudüs’ü İsrail’in başkenti ilan etmesi ardından dünya genelinde önemli bir dalgalanma oldu. Türkiye bu dalgalanmalarda öne çıkan, atak yapan, sonuç alan bir ülke haline geldi. Zaten 400 yıl kesintisiz Filistin’e hükmeden bir ülke olması nedeniyle önemli ölçüde sorumluluk taşıyan bir konumdadır. 1516-1917 tarihleri arasında Filistin’in Müslüman, Hıristiyan, Yahudi ve diğerlerini bir arada barış içersinde yaşamasının hiç şüphesiz İslami ilkeler doğrultusunda mimarı Osmanlılar olmuştur. Aslında bu 400 yıllık yönetim, farklı inanç ve etnik yapıya mensup insanları birbirlerini ötekileştirmeden nasıl yaşanacağının formülünü de ortaya koymakta. Sanırım bu gün de yerel ve bölgesel çeşitli etnik ve inanç sorunlarının halli de bu ve benzeri uygulamaları örnek almaktan geçmektedir. Bilhassa Filistin ve Kudüs konusunda Cumhuriyet döneminde de yer yer hassasiyetle çaba gösteren Türkiye’nin ve yöneticilerinin, unutturulan tarihinden ve kültüründen alacağı çok önemli dersler vardır.

 

Araplar Filistin meselesini sıradan insanlar için sadece siyasi bir mesele değil ama aynı zamanda bir kimlik meselesi olarak da görürler. Edward W. Said ifadesiyle; “Filistin Arap milliyetçilerinin Batı emperyalizmi ile Batı emperyalizminin bölgedeki karakolu olarak gördükleri İsrail devletine karşı verdikleri mücadelenin ideolojik zemini açısından da büyük önem taşımaktadır. Bugün Filistinliler bir ihtimal, dünyanın son sömürgecilik karşıtı mücadelesini vermektedirler. Dolayısıyla geniş kitlelerin gözünde ulusal haysiyet kaçınılmaz bir şekilde Filistinlilere adaletli davranılmasıyla bağlantılıdır. Filistin davası taşıdığı sembolik önem nedeniyle fiili olarak kapladığı toprakların sınırını aşan sembolik bir nitelik taşımaktadır.” (Yeni Ortadoğu Arap Dünyasında Protesto ve Devrim. Fawas A. Gerges, s. 437, Matbuat Yayınları)

 

Trump 1995’ten bu yana her altı ayda bir ABD başkanlarının ötelediği bu “Başkent Kararı”nı niçin onayladı? Ya da bunu onaylarken hangi siyasi hedefleri ve iç gelişmeleri hesap etti. Acaba bu kararı alelacil onaylarken Amerika yönetimindeki iç anlaşmazlığın etkileri mi hakim oldu. Öyle ya! Koskoca Amerika kendisini ne dediği, ne idüğü belli olmayan bir adama teslim edecek değil ya..

 

Doğrusu Trump’ın almış olduğu ya da imzaladığı bu karar bölge için, dünya için yeni bir karar değil. Bu kararın yeni olmamasına rağmen önemli ses getirmesi, 2. Dünya Savaşı sırasında Yahudilere yönelik yapıldığı iddia edilen soykırımı bir yana bırakırsak, son yüzyıldan bu yana ilk defa ciddi olarak Yahudilerle Hıristiyanlar karşı karşıya geldiler. Zira Kudüs ne sadece Müslümanların ne de Yahudilerindir. Kudüs her üç dinin de mukaddeslerinin bulunduğu bir mekan, bir coğrafyadır. Sadece iki örnek bile bunu ifadeye yeterlidir sanıyorum. Bunlardan birincisi El-Halil kentinde bulunan İbrahim Camii’nin girişindeki ifade. “Lailahe illallah İbrahim halilullah.” İkincisi Mescid-i Aksa’nın kıble duvarının altından Cehennem Deresi’ne kadar olan mezarlık Müslüman mezarlığı. Keza Zeytin Dağı’nın eteklerinden yine Cehennem Deresi’ne kadar olan mezarlık Yahudi Mezarlığı. Ve tam ikisinin ortasında görkemli Ortadoks Maria Kilisesi. Ağlama Duvarı, Kabir kilisesi, Kubbetüssahra; bunlar da diğerleri. O zaman erdemli Müslüman, erdemli hıristiyan, erdemli Yahudilere düşen görev tıpkı Hz. Ömer’in Kudüs’ü fetihten sonra gösterdiği sair dinlere yönelik hassasiyeti ve yine 88 yıllık Haçlı istilasını-işgalini bir tarafa bırakarak ifade edersek 1281 yıl İslami yönetimlerin yönetiminde idare edilen Filistin ve Kudüs’ü tarihi referans alarak yeniden barış mekanı haline getirmektir.

 

Trump’ın alınan kararı onaylaması barışa, insanlığa ve bütün dinlere hakarettir, meydan okumadır. Zaten gerek BMGK’de ve gerekse BM Genel Kurulu’nda Amerika’nın yalnız kalmasının nedeni de budur. Vatikan’ın; Türkiye’nin, Yemen’in, Mısır’ın önerisine destek vermesi, ABD’nin Ortadoğu’daki yeni partnerleri olan Suud’un, BAE’nin, Mısır’ın ABD’ye rağmen BM’de tasarıya evet demeleri bu nedenledir. Yine 13 Aralık 2017’de Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın çağrısı ile İstanbul’da toplanan İslam İşbirliği Toplantısında ABD’yi bölgede yok hükmünde gören, onu çözüm ve barış denkleminde hiçe sayan, ona rağmen Doğu Kudüs’ün Filistin’in başkenti olduğu kararına evet diyen bölge yandaşları da ABD’yi yalnız bıraktı.

 

Bu arada Müslümanlara ve onların yöneticilerine de önemli bir görev düşmektedir; Kudüs’e ve Filistin’e “ben” merkezli sahiplenmek yerine “biz” merkezli sahiplenmeyi öne çıkarmalıdırlar. Belki de çok konuşmaktan ziyade Siyonist yönetim ve uygulamalarının merkezi haline gelen İsrail’e karşı ekonomik, enformatik, diplomatik ataklar öne çıkarılmalıdır. Trump’a ve onun arkasındaki AIPAC ve benzeri örgütlere Siyonist olmayan Yahudilerle birlikte yaşayabileceklerinin tarihten örnekler vererek Siyonist lobilerin oluşturduğu, Amerika’nın amentüsü haline getirilen “İsrail’in güvenliği” sendromunu boşa çıkarmalıdırlar. Zira ne Trump’ın ne de diğerlerinin İsrail’in güvenliği konusundaki hassasiyetleri tabii değil yapaydır. Onlar, aslında İkinci Dünya Savaşı sonrası elleriyle kurdurdukları İsrail Devletinin “tetikçilik rolü”nün güvenliğini düşünmektedirler. Bu husus bütün netliğiyle tüm dünya insanlığıyla paylaşılmalıdır. Sorun şu: İsrail’in ve masum Yahudi halkının güvenliği mi, yoksa emperyal güçlerin ve onun temsilcisi olan ABD’nin tetikçisi olan İsrail’in ve Siyonistlerin güvenliği mi?

 

Trump’ın aldığı ya da imzaladığı kararın yeni olmadığını ifade etmiştik. Dilerseniz birazcık gerilere giderek bu kararın arka planına bakalım. Cemiyet-i Akvam’ın yerine 1945’de ikame olunan BM teşkilatı Mart 1947’de almış olduğu 181 nolu kararla Filistin topraklarında başkenti Kudüs olan iki devletli çözüm önerisini ortaya koymuştu. Yani daha o tarihte İsrail devleti kurulmazdan önce Filistin topraklarının yaklaşık %40’ı üzerinde başkenti Kudüs olan bir karar 1947’de alındı. 14 Mayıs 1948’de İsrail devleti resmen ilan edildikten iki gün sonra başlayan ilk Arap-İsrail savaşı ardından Filistin toprakları Ürdün, Mısır ve İsrail arasında paylaşılmıştı. Bunlardan Batı Şeria ve Kudüs Ürdün’ün işgaline, Gazze Mısır’ın işgaline terkedildi. Ve bu ülkeler, 6 Haziran 1967 savaşına kadar Filistinlilerin topraklarını işgale devam ettiler. Ve Filistinlilere devlet kurma hakkını vermediler. Bu konuda Gazze intifadası esnasında Şimon Perez’e yöneltilen suçlayıcı bir soruya Perez şöyle cevap vermişti: “Bu sorunun muhatabı ben değilim. Bu soruyu 1948-1967 yılına kadar geçen 20 yıllık sürede işgalleri altında tuttukları Filistinlilere niçin devlet kurma izni vermeyen Araplara sorun.”

 

1967 savaşında İsrail Batı Şeria, Doğu Kudüs, Nablus, Gazze, Sina, Şarm el-Şeyh ve Golan tepelerini işgal etti. İşgalin ardından BM 242 sayılı kararı alarak İsrail’in 1967 öncesi sınırlara çekilmesini istedi. Aslında bu karar tuzak bir karardı. Zira bu kararla 1967 önce işgal edilen topraklara meşruiyet kazandırılıyordu. Keza Ekim 1973 savaşı ardından da bu kararı teyid eden 338 sayılı karar çıkartıldı. İsrail bunların hiç birini tınmadı. 11 Şubat 1979’da İran’da İslam adına devrim gerçekleşince ve devrim önderi Humeyni İslam adına Filistin ve Kudüs meselesine sahiplenmeye başlayınca, İslami yaklaşımları önlemek için Camp-David zirvesi gerçekleştirildi. Daha önce İsrail’i devlet olarak tanımamakta israr eden ve Arap dünyasının önde gelen ülkesi Mısır ve onun lideri Enver Sedat 26 Mart 1979’da resmen İsrail’i tanıdı. Yani Camp-David buluşması Mısır’ın İsrail’i tanıma buluşmasıdır. Keza 1993 Oslo, 1994 Araba, 1995 Kahire görüşmeleriyle, 1982 Fez doruğunda uluslararası iradenin buyrukları doğrultusunda ortaya konulan karar ve fiili oluşum Araplar ve Filistinliler tarafından resmen kabul edildi. Hele hele 13 Eylül 1993’teki Washington mutabakatı ile ki; bu mutabakatı Arafat ve Rabin imzaladı. Buna göre mutabakatın güvenlik bölümünün 8. Maddesinde İsrail muhalifi tüm grupların ihbarı, imhası, mühimmatların teslimi Yarı Özerk Filistin Yönetimine bir görev olarak verilmişti. Keza bunları kabul etmeyen İslami Cihad ve Hamas da; 1 Mayıs 2017 Hamas Siyaset belgesi ile 1967 öncesi statüyü kabule ve İsrail devletine değil, Siyonizm’e karşı olduğuna ve ihvan bağlantılarını unutmaya “evet” dedi.

 

Sonuç olarak şunu ifade edebiliriz: Trump imzaladığı Kudüs’ün İsrail’in başkent kararı ile aslında 1947’den bu yana sürekli altı çizilen İsrail’in hiçbir şekilde dikkate almadığı başkenti Kudüs olan (Doğu ve Batı) iki devletli çözüm önerisini yeniden gündeme getirdi. Aslında İsrail de, zaten 23 Ocak 1950’de Kudüs’ü İsrail’in başkenti ilan etmişti. Yine dönemin başbakanı Ben Griuon’un teklifi ile 1951 yılında da İsrail parlamentosu Kudüs’e taşındı. Ama o tarihlerde Doğu Kudüs’ü işgal altında tutan Ürdün kılını bile kıpırdatmadı. Keza Türkiye’de 29 Mart 1949’da CHP’nin son başbakanlarından Şemseddin Günaltay zamanında Türkiye İsrail’i devlet olarak tanıdı ve bu tanıma İsrail’e meşruiyet hakkı kazandırdı. Şimdi Türkiye sayın Erdoğan’ın gerek 29 Ocak 2009’daki “one minute” çıkışı ile ve gerekse Gazze, Filistin, ve Kudüs’e yapılan İsrail saldırılarına karşı, Trump’ın kararına yönelik olarak ciddi hamleler yaptı. Ve bununla Türkiye tarihi hatasını telafiye, hem de 2023 hedeflerinin altyapısını oluşturmaya çalıştı. Türkiye’nin bu yaptıklarıyla sonuç alınabilinir mi onu zaman gösterecek. Ama Sudan Çad ve Tunus ziyaretleri ve bu ülkeler halklarının teveccühü bile hem 2023’ün işaretlerini veriyor, hem de Siyonizm’in yüreğine Allah’tan daha çok korku salıyor. Sorumluluk mevkiinde olanların elbette cenaze evlerinde küskünlüklerden, kırgınlıklardan bahsetme lüksü olamaz. Dolayısıyla Türkiye ve Türkiye’nin sorumluları atacakları adımlara, söyleyecekleri sözlere her zamankinden daha çok dikkat etmelidirler. Mesela Suriye lideri Beşar Esad’ın halkına neler yaptığını hepimiz biliyoruz. Ama bu bildiklerimiz Şam’ın varoşlarında Guta’da açlıktan ölen ya da ölmek üzere olan çocuklara zarar veriyorsa Beşar Esad ve benzerleri hakkındaki kanaatlarımızı mahfuz tutmamız stratejik bir gerekliliktir. Eğer biz daha az konuşur daha çok bölge ile ilgilenir isek hem Amerika’nın, hem Amerikan yandaşlarının tüm hesaplarını altüst ederiz. Unutmayalım ki ameller niyetlere göredir. 70 yıl önce başkent ilan edilen Kudüs’ün, 70 yıl sonra Trump’ın kararı ile başkent olması muhaldir. Yeter ki, bölge halkları ve onlardan sorumlu olanlar stratejik aklı bir tarafa bırakmasınlar.

 

 

 

Yorum Ekle
Yorumlar
Henüz Yorum Eklenmemiş
NewsBox
Ford Servis / Oto Çiftel
  • Dürümiye / Lezzete Davetiye
  • Dürümiye / Lezzete Davetiye
Yazarın diğer yazıları