Tabii ve Tabii Olmayan Öğrenme Süreçlerine Dair Bir Giriş Denemesi

28.05.2018
Mehmet Yaşar SOYALAN

İnsan doğası, diğer varlıklardan farklı olarak kendine özgü bir yapıya sahiptir. Aynı şekilde insanın gelişme, kendini keşfetme ve öğrenme süreçleri de kendine özgüdür. Ancak bu öğrenme süreçleri sadece insana özgü bir şey veya sadece insani bir özellik değil her bir canlının yaşamak zorunda olduğu doğal bir süreçtir ve kendisini var kılabilme sürecidir. Bu nedenle doğan her canlı bu öğrenme süreçlerini kendi özüne ve türünün özelliğine göre kendi çevresinde, kendi gerçekliğinde gerçekleştirir.

Hayvan türü, kendi alt türünün genetiğine, içgüdü özelliğine ve çevre şartlarına göre bir öğrenme süreci yaşar. Hayvan türünün öğrendiği şeyler yaşadığı çevre şartları içerisinde kendi bireysel ve ailesel varlığını ve neslini devam ettirecek davranışları kazanmakla sınırlıdır. Üstelik elde edilen davranışlar aynı alt türe ait bütün hayvanlarda aynı şekilde gerçekleşir. Hepsi aynı reflekslerle hareket ederler. Bazılarının doğumundan hemen sonraki süreçte annesiz kalması, annesinin yavrusunu kabul etmemesi, sakat doğması gibi etkenler nedeniyle, sinirli olmak, korkak olmak, daha uysal olmak gibi istisnai bazı özellikleri bulunsa, davranışlarında bu özelliklerinin etkisi görünse de öğrenilen davranışlar, uysallıkları, çekingenlikleri, hırçınlıkları içerisinde uygulamaya konulur, kendi türünün öğrenilmişliği sınırları içinde yaşanmaya devam edilir. Örneğin keçi vardır, koyun vardır, kedi vardır, ama birey anlamında öznel bir kimliğe sahip bir keçi yoktur. İnsanoğlunun bütün çaba ve terbiye süreçlerine rağmen nevi şahsına özgü özel bir kişiliğe sahip bir keçi yetiştirilememiştir.

İnsan türü de kendi fıtratı/ doğası, genetik yapısı, çevre şartları içerisinde bir öğrenme süreci gerçekleştirir. Çok genel düzeyde ailenin, çevrenin, genetik yapının öğrenmeye ve öğrenme süreçlerine etkisi olsa da öğrenme ve öğrendiğinin davranışa dönüşümü her bir bireyde farklı şekilde gerçekleşir. Bütün şartlandırma çabalarına ve usullerine rağmen tıpa tıp, birbirinin aynısı insanlar yetiştirilememiştir.

Öğrenme süreçlerinde pek çok etken bulunsa da asıl belirleyici olan bireyin kendisidir. Bireyin bu öğrenme süreci, bebeklik yıllarında kendisini ve çevresini tanıma, kendisine gerekli şeyleri gayri ihtiyari olarak almak şeklinde gerçekleşir. Her bebeğin nevi şahsına özgü hali, aile ortamı, sağlık durumu, beslenme durumu, kendisini koruma, var kılma güdüsü ile birlikte kendisini diğer her bir bireyden farklı olarak inşa eder ve zihinsel yazılımını gerçekleştirir.

Bebek/çocuk, bu süreçte kendisine lazım olacak şeyleri her zaman tecrübe ederek öğrenir. Ayrıca o bu öğrenme süreçlerinde, tecrübesinin kendisine sağladığı imkân çerçevesinde doğasında/fıtratında mevcut olan kıyaslama, karşılaştırma, ölçme becerilerini de kullanır.

Bu gayri ihtiyari öğrenme süreci yaklaşık olarak beş yaşına kadar devam eder. Bu süreçte bazı çocuklar, çevrenin/ ailenin kendilerine doğrudan veya dolaylı empoze ettikleri şeyleri daha kolay kabullenirler. Çocuk bu tür telkin ve yönlendirmelerin bazılarını oyun sanarak, bilinçsizce taklit ederek öğrenme sürecine ve öğrendikleri şeylerin listesine dâhil ederler. Ama kendisini doğrudan ilgilendiren şeyleri mutlaka deneyerek, kendisine yarar ve zararını sınayarak öğrenmek ister.

Bebek/çocuk daha ilk yıllarında bile gerçek olanla olamayanı ayırt edebilecek özelliğe sahiptir ve kendisine sunulan şeyleri bu gerçeklik içinde seçerler. Yani kendi bedeni, ihtiyaçları ve güvenliği ile ilgili şeyleri öncelikli bir gerçeklik olarak görür, bunun dışındakileri oyun olarak kabul eder. Çocuk, oyunun hayatın gerçekliğinde neye karşılık geldiğinin, kendisi için ne ifade ettiğinin farkındadır. Örneğin o, oyuncak mutfak takımları ile gerçek yemek yapılamayacağını, oyuncak sofranın karnını duyuramayacağını bilir.

Ancak bazı oyunların, özellikle de çizgi filmlerin bağımlılık yapması nedeniyle zaman zaman çocukların gerçeklik duygusu kaybolabilir. Dolayısıyla bu oyunlar, çocukların doğal öğrenme sürelerini sekteye uğratırlar ve doğal olmayan davranışlar edinmelerine ve bu davranışları sergilemelerine neden olurlar. Aileler, bu tür animasyon oyunlarının çocukları dinginleştirdiğini, sakinleştirdiğini sanırlar ama bu film ve oyunların afyonlama özelliği onların doğal davranışlarının devre dışı bırakılmasına neden olur.

Aynı sıkıntı çocuk yuvaları için de söz konusudur. Çocuk yuvalarındaki bakıcıların, eğiticilerin çocukları yönlendirmeleri, onlara öğretmeye çalıştıkları şeyler ve oyunlar da çocukların doğal öğrenme süreçlerine büyük zarar verirler. Buralarda “eğitim”, “oyun” adı altında bazı davranışları yapmaya gayri ihtiyarı şekilde şartlandırılırlar. Yuvaların çoklu ortamlar olmaları, çocukların “üzüm üzüme baka baka kararır” gerçekliği ve topluluk psikolojisinin de etkisi ile bu gibi yerlerde şartlandırılmalar daha kolay bir şekilde gerçekleştirilir.

Kısacası doğal olmayan her ortam, her olgu, her eylem, her bilgi bebeği/çocuğu doğal olmayan bir öğrenme sürecine iter. Çocuk burada günlük hayatında ve algılama haritasında karşılığı olmayan bir şeyi öğrendiğinde, bir davranışı kazandığında onu uygulayamadığı, önünde, çevresinde göremediği için öğrendiğini anlama, uyarlama sıkıntısı çeker. Öğrenilenin, olandan farklı şekilde gerçekleşiyor olması onu çifte kişilik sahibi yapar. Onu, takiyye yapmak, yaptıklarını gizlemek, hatta yalan söylemek durumunda bırakır. Çocuklar bunu kendilerini koruma güdülerinin bir gereği olarak gayri ihtiyari bir şekilde yaparlar. Ancak bu çelişki, çocuğun gerçeklik algısını altüst eder ve kendisini gerçekleştirmesini, kendisi olmasını imkânsız kılar. Yuva/anaokulu ile ev/aile ve sokak arasındaki uyumsuzluk/ çelişki derinleştikçe sorun da derinleşir ve çocuk kendisi olmaktan daha da uzaklaşır.

Bu süreçlerdeki en temel sorunlardan birisi bebeğe/çocuğa günlük hayatında kullanamayacağı şeylerin öğretilmesi, davranışların kazandırılması konusudur. Çocuk kendisine anlatılan hikâyeleri, masalları, izletilen filmleri, oynatılan oyunları, onların içine girerek, kendisini onların bir parçası sayarak dinler veya izler. Aynı şekilde çocuk masallardaki dili dağarcığındaki somut dile ile özdeşleştirerek veya somut dile dönüştürerek anlayıp içselleştirir. Bu nedenle bu soyut dil ve çok somut olan dünyasının gerçekliği ile ötüşmeyen anlatılar ve görseller, onu, kendi gerçekliğinden uzaklaştırdığı gibi olguyu, anlatıyı, görseli anlamadan, içselleştirmeden ezberlemesine, taklit etmesine ve kendi özünden/doğasından, doğallığından uzaklaşmasına da neden olur. Bu tür zorlamalar ve fıtrata aykırı yüklemeler çocuğun kendisini, çevresinden soyutlamasına, içine kapanmasına, mutsuz olmasına ve pek çok psikolojik sorunlarla tanışmasına yol açar.  

Bebeklerin/çocukların ilk öğrenme süreçleri en etkili, kalıcı zihinsel yazılım süreçleridir. Bu ilk süreçlerdeki öğrenmeler öncelikle çevrenin fotoğrafını çekme şeklinde ve tepki vermeden gerçekleşir. Fotoğraflamanın sonrası yakın çevreyi taklit süreçleridir. Öğrenme bu şekilde gerçekleşir. Bu dönemde bebekler çocukluk evresine (3 yaş ve üzerine) evirilmiş durumdadır. Çocuklar taklit aşamasında tepki vermeye, itiraz etmeye de başlarlar. Çocuğun tepki vermesi, çevresinde gördüğü şeyleri kıyaslamaya, karşılaştırmaya başlamasıyla ortaya çıkar. Çocuk bir nevi gördüklerinin analizini yaparak, kanaatini verdiği tepkilerle ortaya koyar.

Tam bu süreçte çocuk çevresinin zaaflarını keşfederek istediğini yaptırmaya başlar. Ağlamanın silah olarak kullanılması ve yalan söylenmeye başlanması da bu dönemlere rastlar. Çocuk yakın çevresinden gördüklerinden hareketle deneyerek bunların işe yaradığını tespit etmiştir. Ailesinin de hem kendisine hem de birbirine yalan söylediklerine şahit olduğu için (aynı şeyi farklı zamanlarda farklı şekillerde yaptıkları veya söz verdiklerinde yerine getirmedikleri için), bunları “iyi”, “olması gereken” bir şey olarak görür ve kendi hanesine yazarak, davranışa dönüştürür.

İşte tam bu sırada/ dönemde evde ebeveyn, yuvada/anaokulunda eğitici onu terbiye etmeye, bir şeyler öğretmeye, şartlandırmaya başlarlar. Çocuğun çok ciddi direnç göstermesine rağmen hem aile içinde hem de anaokulunda şartlandırma devreye girer. Özellikle anaokulları çoklu ortamlar oldukları için çocuk kendisini çoklu ortamın, kalabalığın sürü olma psikolojisine eve oranla daha çabuk teslim eder.

Aslında ana okul veya okullar baştan sona şartlandırma ortamlarıdır. “Ağaç yaş iken eğilir” özdeyişi gereği çocuklar bu yaşlardan itibaren çocukluklarından çıkarak, kendilerine çok yabancı olan ancak büyüklerin çok istedikleri, o istenilen kalıplar içerisine girmeye başlarlar. Çocuklar bu kalıplar içerisinde, çocuk yaşlarına rağmen büyükler gibi büyüklerin istedikleri davranışları sergilerler. Biz büyükler; “maşallah büyümüş de küçülmüş” diyerek çocuklardaki değişime hayranlığımızı ifade ederiz. Aslında bu insanın kendi ürünü ile gururlanma anıdır. Kendi çocuğunun doğasını tahrip etmiş, doğallığını bozmuş, ama bunun için bayram etmektedir.

Bu yüzden anaokulları dâhil tüm okullar, çocukların doğasının, doğallığının, fıtratının değiştirilip/ bozulup yeni bir şekle sokulduğu tehlikeli mecralardır. Bu süreçler ailede daha doğal bir şekilde, en azından sosyal ve tabii çevre ile uyumlu bir şekilde gerçekleşir. Ailenin ve çevrenin özelliğine göre burada da şartlandırma süreçleri yaşanır. Bu şartlandırmalar pek çok çocuk nezdinde pek çok sıkıntıya sebep olur ama bu süreçlerde çocuk en zor/ağır şartlandırmalarda bile tümüyle kendi bireysel özüne/doğasına, fıtratına, genetiğine yabancılaşmaz, kendi fıtratından bir öz, bir taraf barındırır.

Ancak okullar, ister telaffuz edilsin isterse edilmesin, “eti senin, kemiği benim” anlayışının gereği olarak var oldukları için, yani varlık sebepleri bu olduğu için, çocuklar burada ailenin de yardımı ve desteği ile yeni bir şekle, yeni bir kalıba sokulur. Artık doğal öğrenme süreçleri bitmiş, şartlandırma süreçleri başlamıştır.

Bu satırları okuyanlardan pek çoğundan pek çok itiraz geldiğini duyar gibi oluyorum. Muhtemelen en masumu ve “ en gerçekçisi” şu ifadeleri olacaktır: “Çocuk okul tarafından eğitilmezse, şartlandırılmazsa zaten onu TV, çevre, sokak şartlandıracaktır. Hele günümüzde çevre o kadar çeşitlenmiş ve o kadar tehlikeli hale gelmiştir ki çocuk ancak okula gönderilerek/ hapsedilerek bu çevrenin şerrine, şartlandırmalarına karşı koruma altına alınabilir.” Bu ifadeler okuldan beklentileri ortaya koyduğu gibi velinin bakış açısı konusunda da fikir veriyor. Hele ailenin dağıldığı, sokak ve mahallenin kalmadığı, evin dışının zararlı, düşman bir çevreye dönüştüğü bir dünyada, çocuklara, okullara sığınmaları dışında bir seçenek bırakılmamış olması acziyetin ve tükenmişliğin en bariz göstergesi. Aileler ölüme karşı sıtmayı tercih etmek durumunda kalıyorlar. Ama bu sıtmanın zehirli humma olduğunu bilmiyorlar.

Ancak artık bu noktadan sonra bir öğrenme sürecinden söz edemiyoruz. Hatta sadece “öğrenme” süreçlerinden değil, okulların mevcut halleriyle, mevcut yapılarıyla (binaları kastetmiyorum) bir “öğretme” süreçlerinden de söz etmenin mümkün olmadığını ifade etmek durumundayız. Artık bu aşamada bir şartlandırmadan, bir şartlandırma sürecinden söz etmek durumundayız. İşte bunun adına da “eğitim” diyoruz.

Bu süreçleri incelemeye, sorgulamaya devam edeceğiz inşallah…

Yorum Ekle
Yorumlar
Halit ATAOĞLU

01.06.2018

Kalemine yüreğine sağlık. Anlayana çok şey katacak bir yazı.
NewsBox
Ford Servis / Oto Çiftel
Dürümiye / Lezzete Davetiye
Yazarın diğer yazıları