Suriye’de Suçlu Kim?

02.05.2018
Orhan GÖKTAŞ

Dünya’nın en zengin doğal kaynakları Müslümanların yaşadığı topraklarda bulunmaktadır. Sanayisi güçlü devletler doğal olarak enerji ihtiyaçlarını daha ucuza mal edebilmek hatta o kaynaklara sahip olabilmek için Ortadaoğu dedikleri Müslüman topraklarına sahip olmak istemektedirler. 

 

1.Dünya savaşından sonra çoğunluğu Osmanlı kontrolünde olan bu topraklar İngilizlerin eline geçmişti,   2. Dünya savaşı sonrası abd bu topraklara sahip olabilmek için ciddi mesai harcadı ve kontrolü İngilizlerden büyük oranda aldı. Bu kontrolü devam ettirmek ve güçlendirmek için de çeşitli projeleri sürekli uygulamaktadır.

 

Osmanlının dağılım sürecinde İngilizler marifetiyle Müslümanlar onlarca ülkeye bölünmüş, hilafet kaldırılmış, başında İngiliz uşakları olan ulus devletler kurulmuş, Filistin’in bir kısmında israil devleti kurulmuştu. Müslümanlar her yönden aşağılanmış, hor görülmüş, medreseleri ve diğer eğitim kurumları ya kapatılmış ya da saray mollalarına teslim edilerek etkisiz hale getirilmiş, kısacası her türlü müdahaleye ve sömürüye hazır hale getirilmişti.

 

ABD soğuk savaş döneminde Rusya’yı ve dinsiz kominizmi Müslümanlara tehdit olarak gösterip, onlarla müttefik oldu bu sayede Müslüman ülkelerde çok rahat gizli ve açık örgütlenip onlara müdahale edebilecek pozisyona geldi.

 

Buna Türkiye, Hindistan, İran ve Mısır gibi dünya tarihine yön vermiş toplumlar da dahil edilmişti. Artık Müslümanlar adına söz söyleyecek ve eylem yapacak ne bir otorite ne de topluluk kalmıştı.

 

Zaman içinde Müslüman halklar içerisinde yeşeren “öze dönüş” hareketleri abd ve ingilterenin dolayısıyla israil’in bölgedeki güvenliğini tehdit edici boyutlara gelmiş ve bazı Müslüman devletlerde iktidarı talep edecek güce ulaşmıştı.

 

Mısır ve birçok Arap devletinde iktidar talep eden İhvan-ı Müslimin, Hindistan’lı Müslümanları bölerek kurdurdukları Pakistan ve Bangladeş’te Cemaat-i İslami, Cezayir’de Fıs, Türkiye’de Milli Görüş hareketi başta olmak üzere birçok halk hareketi iktidar talep etmeye başlamıştı. Bunların ortak noktası “anti siyonist”, “anti emperyalist” ve “anti abd”ci olmalarıdır.

 

 Bu durum abd’yi yeni hesaplara itmiştir. abd bu gelişmeler karşısında yükselen İslami dalgayı İslam karşıtı bir politika yerine “dine karşı din” politikasıyla karşılamış, “amerikancı İslam” olarak nitelendirilen “ılımlı İslam” politikası gütmeye başlamıştır.

 

Ancak bu devletlerin hiç birinde değil, 1979 yılında abd’nin bölgededki jandarması ve Türkiye ile birlikte en güçlü müttefiki olan İran’da İmam Hümeyni öncülüğündeki  “halk devrimi”  olmuş,  ABD ve müttefikleri hiç beklemedikleri yerden darbe almışlardı.

 

ABD buna karşılık İran’da meydana gelen beklenmedik devrimle şaşkına dönmüş ve bu devrimin yayılıp diğer Müslüman ülkelere sıçramasını engellemek için tedbirler düşünmüştür.

 

İslam devriminden kısa bir süre sonra 1979’un Temmuz ayında Saddam Hüseyin’e, 1980 Eylülünde ise Türkiye’de Kenan Evren’e darbe yaptırarak ülke yönetimlerine el koydurmuştur. Artık abd Müslüman ülkeler için birinci tehdit olarak Rusya’yı ve dinsiz kominizmi değil, “radikal İslam” veya ”irtica”yı gösteriyordu. İrtica ile mücadele Müslüman devletlerin tek hedefi haline gelecekti.

 

Ardından Saddam Hüseyin’i Iran’a saldırtmış ve 8 yıl süren ve bir Milyon kişinin ölümüne sebep olan, her iki ülkeyi de yerle bir eden bir savaş çıkartmıştır. Ancak İran’ı devirme hedefine ulaşamamıştır.

 

İran-Irak savaşında içlerinde Türkiye’nin de olduğu Suriye hariç bölge ülkelerinin tamamı Irak’ı desteklemiş, İslam devrimini yok etmeye çalışmışlardır. Bu savaş sürerken abd’nin “dine karşı din” politikası bir yandan işletilmeye devam edilmiş, tarihi Şii- Sünni ihtilafları körüklenmeye başlanmıştır. Bu amaçla suud’un başını çektiği birçok ülkede ciddi paralar harcanarak kitaplar dağıtılmış, sözde İslami teşkilatlar kurulmuş ve bunlar eliyle mezhep taassubuna sahip Sünni ve Şii gruplar desteklenmiş, İslami vahdet, İmamet, Hilafet ve Ümmet kavramlarını önceleyen yapılar dışlanmıştır. Bu dönemde antikapitalist ve abd politikalarına karşı olan Müslümanlar radikal, fundamentalist, aşırı dinci ve terörist olarak nitelendirilmekte iken, kendileriyle iş tutan sözde İslami kesim desteklenmektedir. f.g hareketi de o dönemde Türkiye’de palazlanan hareketlerden biridir.

 

Ilımlı İslam veya amerikancı İslam politikası güden Müslüman Sünni grupların ortak noktasını İran ve Şii düşmanlığı oluşturmakta iken aynı amaca hizmet eden Şii grupların ortak noktası ilk üç halife ve Hz Peygamberin eşi Hz. Aİşe’ye hakareti oluşturmaktaydı. Sünni ve Şii Müslümanlardan bu iki cephede yer almayan Müslümanların kardeşliğini ve vahdetini savunanlar ise iki grubun da ortak düşmanıydı. İran toplumu Şii olduğu için sürekli Şiilik aleyhtarı fikirler yayılmakta, ihtilaflar gündeme getirilmekte, diğer taraftan destekledikleri mezhepçi Şiiler eliyle bunları haklı çıkarabilecek söylemler ve eylemler yaptırılmaktaydı.

 

Bu çalışmalar halen de devam etmektedir, zira İran’da Şiilik adına Ehl-i Sünnet Müslümanların değerlerine hakaret eden çok sayıda medya kuruluşu kapatılmış ve bunların “ingiliz Şii”si olduğu ilan edilmiştir. Yine Ali Hamaney’in yakın zamanda basına yansıyan “Ehl-i Sünnet'in mukaddesatına hakaret etmek İngiliz Şiiliği'nin işidir".  Tayyip Erdoğan’ın "İslam dünyası Şia ve Sünnilik tehdidi altındadır". Eski DİB başkanı Mehmet Görmez’in "Mezhebe olan mensubiyetimizi, İslam'a olan mensubiyetimizin önüne geçirdiğimizde en büyük fitneyle karşı karşıya kalırız" sözleri Mezhepçilik fitnesinin önüne geçme çabası olarak görülebilir.

 

ABD ve müttefiklerinin bu çabaları bugün bölgemizdeki mezhep temelli silahlı örgütlerin zemin bulmasını da kolaylaştırmaktadır.

 

Hakkında yakalama kararı çıkarılan 15 Temmuz darbe girişimi sırasında Türkiye’de olduğu ve ardından ülkeyi terk ettiği iddia edilen CIA’in eski başkan yardımcısı ve Türkiye masası şefi Graham Fuller’in “The Future of Political Islam” (Siyasal İslamın Geleceği) kitabında abd’nin Ortadoğu üzerindeki hedeflerini beş madde ile belirtmiştir. Bunlar:

 

1-Bölge’de İsrail’in güvenliğini sağlamak,

 

2-Kitle imha silahlarının dağılımını önlemek,

 

3-Enerji akışını Batı’ya düzgün bir şekilde aktarmak,

 

4-Terörizme karşı mücadele etmek,

 

5-Bölgede herhangi bir egemen gücün olmasını engellemek.

 

Merhum Erbakan’ın 2000’li yıllarda sürekli abd’nin Suriye’yi karıştıracağını, abd’nin Suriye işgal etmek istediğini, Irak’tan sonra Suriye’ye saldıracaklarını asıl hedefin “Büyük İsrail”in kurulması olduğunu ve sıranın Türkiye’ye geleceğini söylediği konuşmalar hepimizin malumu.

 

Suriye devlet yapılanması; Nuseyri azınlığa bağlı Esed ailesi tarafından oluşturulmuş askeri ve istihbarata dayalı tam bir baskıcı yapılanmadır. Bu yapı ülkede muhalif, sivil dahi olsa hiçbir yapıya yaşama hakkı tanımayan zalim bir yönetim şeklidir. Uzun yıllar devam eden bu baskıcı yapı muhaliflerini ya sürgün etmiş, ya kendileri ülkeyi terk etmiş ya da yer altına çekilerek gizli yapılanma içine girmiş durumdaydı.

 

Suriye devleti baba Hafız Esed döneminde komşu ülkelerdeki muhalif örgütleri destekleyerek bir denge kurmuş ve bunu bir devlet politikası haline getirmişti. Örneğin; Kendi ülkesindeki Kürtlere vatandaşlık dahi vermezken pkk’ya kendi topraklarında üs kurmuş, Abdullah Öcalan’ı yıllarca Şam’da koruma altına almıştır. Aynı şekilde Filistin’den hicret edenleri kamplar(mahalleler) kurarak barındırmış, israile karşı savaşan Hizbullah ve Hamas gibi örgütlere kucak açarak onları destekleyen İran’ın desteğini almıştır. İran’ın abd ve İsrail karşıtlığı bu iki ülkeyi staratejik ortak haline getirmiştir. 

 

Hafız Esed’in ölümüyle yerine geçen oğlu Beşar Esed, babasından farklı bir politika uygulamaya başlamıştı. Türkiye’nin “Komşularla sıfır sorun” politikasına en üst düzeyden destek vermişti. İslam dünyasının önde gelen Sünni alimlerinden Ramazan El Buti ve Şii ulemadan Muhammet Hüseyin Fadlullah başta olmak üzere İslami çalışmalara izin veriyor hatta destek oluyordu. Türkiye’den çok sayıda öğrenci Suriye’de açılmış eğitim kurumlarında İslami eğitimler almaya başlamasına, Türkiye merkezli bazı grupların oralarda eğitim kurumları açmasına, Türkiye’li STK’ların da içinde olduğu “Filistine yol açık” ve “Mavi Marmara” eylemlerini en üst düzeyde desteklediğine şahitlik etmiştik. Cezaevlerindeki siyasi mahkumların bir kısmını serbest bırakmış, sürgündekilerin ülkeye dönmesinin önü açılmış ve reform çalışmalarına başlamıştı.

 

Bütün bunların yanında Türkiye-Suriye-İran işbirliği oğul Esed döneminde zirveye çıkmış, ortak bakanlar kurulu yapılmıştı. Sınırların kaldırılması dahi konuşulmaya başlanmıştı.

 

Bütün bu gelişmelere Tayyip Erdoğan’ın Müslüman halklar içerisinde artan popülaritesi de eklenince Suriye’ye müdahale kaçınılmaz olmuştu ABD için.

 

İla ahir…

 

Bu girizgahtan sonra, gelelim Suriye’ye ve İran’ın Suriye’deki durduğu yere.

 

ABD ‘nin bölgedeki hedeflerini gerçekleştirebilmek için Müslüman devletlerde yaptığı malum operasyonlardan birini de Suriye’de gerçekleştirmek istediği açıktır. Her ülkenin şartlarına göre müdahalede bulunan abd Suriye’de askeri bir darbe veya halk hareketi yapabilecek durumda olmadığı için ülkede silahlı muhalefeti destekleyerek hem Suriye’de hem de bölgede bir güvensizlik ortamı ve otorite boşluğu oluşturmak, bölge ülkeleri arasındaki ihtilaflarla birlikte, ırki ve mezhebi ihtilafları da körükleyerek bu amacına ulaşmak istemiştir.

 

Suriye’de Esed’e muhalefet yapabilecek güçlü ve şeffaf bir yapının varlığından söz etmek mümkün değildi. abd burada iç savaş çıkarabilmek için Suud ve Mısır öncülüğündeki körfez ülkelerinin de desteğiyle silahlı muhalefet türetti,  Afganistan ve Irak gibi ülkelerde faaliyet gösteren kendi kontrolündeki silahlı örgütleri buraya taşıyarak Suriye’de silahlı bir çatışma alanı oluşturdu.

 

Türkiye Suriye’de iç savaşın başından itibaren Esed’in kendilerini dinlemediğini öne sürerek muhalefeti desteklediğini, yapılan ateşkes ve barış görüşmelerinin ön şatı olarak Esed’in yönetimi bırakması gerektiği söylemi ile hareket etti. Türkiye abd ve müttefikleri ile birlikte hareket ederek, üretilen silahlı muhalefeti silahlandırma ve eğitme görevini abd ile birlikte üstlendi. “Eğit-Donat” projesi kapsamında çok sayıda kişi silahlandırıldı ve eğitildi.

 

İran’nın abd’nin bölgedeki en önemli hedefi olduğunu yukarıda anlatmıştım, Suriye ile İran baştan beri “stratejik müttefik”tirler, aralarında saldırmazlık ve bir saldırı olursa bir birini savunma anlaşması mevcuttur. Ülkesinin bir kısmı İsrail işgalinde olan Suriye israil işgaline karşı İran ve dolayısı ile Hizbullah ve Hamas gibi örgütlerle birlikte hareket etmeyi varlık sebebi saymaktadır.

 

İran Suriye’ye yapılan müdahaleyi doğal olarak kendisine karşı yapılmış bir müdahale olarak görmektedir.

 

İran; Suriye’de eylemler başlayınca, iç savaş çıkmasın, silahlar bırakılsın, anlaşma masasına oturulsun çabasıyla yaklaşık iki yıl olaylara müdahil olmayıp, iç savaşı bitirmek için arabulucu olma ve diplomasiyi çalıştırmayı tercih etmiştir.

 

Konu ile ilgili; Dünya Bülteni'nde yer alan habere göre Suriye Müslüman Kardeşler lideri Muhammed Faruk Tayfur, Amerikan The Washington Times gazetesine verdiği demeçte, Ayetullah Ali Hamaney'in Esad ile örgüt arasında bir anlaşma sağlamak amacıyla Ekim ayı sonunda İstanbul'a üç elçi gönderdiğini açıkladı. "Onlarla görüşmeyi reddettik" diyen Tayfur, İranlı arabulucu heyete bir Türkiyeli arabulucu ile "İran, Suriye halkına karşı taraf olmuştur" mesajı gönderdiklerini söyledi. Aynı açıklamada; Faruk, "Bizim seçimimiz sivillerin öldürülmesini durdurmak, sivilleri korumak. Bunun için, Libya’da olduğu gibi, yabancı askeri müdahale dışında başka seçenek yoksa, o zaman bunu kabul etmek zorundayız" demişti.

 

Türkiye ve muhalifler Esed’in kolayca devrileceği ve Suriye’nin kendilerine verileceği konusunda ikna edilmiş görünüyordu.

 

Bu süreçte amacına ulaşamayan ve iç savaşı engelleyemeyen İran, gerek Suriye’deki ve Lübnan’daki Hizbullah hedeflerine yapılan saldırılar, gerek muhalif tekfirci grupların Şii yerleşim yerlerinde yaptıkları katliamlar, gerekse gidişatın Suriye’nin zayıf düşürülüp abd’nin kontrolüne geçmesi riskine karşı Esed’in yanında olaya müdahil oldu. Böylece Rusya ve İran bir cephede, abd  Türkiye, Suud, Mısır ve diğer körfez ülkeleri bir cephede yerini almış oldu.

 

Savaşın başında Türkiye ve İran birlikte hareket edebilseler, Türkiye muhaliflerin yanında, İran’da Esed’in yanında durmak yerine, İran Esed’in muhaliflere karşı orantısız güç kullanma tutumunu engellmeye, Türkiye de muhaliflerin silah kullanmasını engellemeye dönük çalışsaydı bugün ipler abd ve rusya’ın eline geçmiş olmazdı.

 

ABD Müslüman ülke liderlerinin zalimlikleri, yolsuzlukları, gayri meşru yönetim anlayışları gibi gerekçelerle kendi halklarına görece haklı sebepler göstererek müdahele etmeyi bir yöntem olarak uygulamaktadır ve maalesef zaman zaman da bu hedefine ulaşmaktadır.

 

Irakta ve Libya’ya bu yöntemle müdahale etti ve başardı. Türkiye’de önce yolsuzluk yapılıyor gerekçesiyle kendi kontrolündeki f.g hareketine 17/25 Aralık 2013 tarihinde darbe girişiminde bulundu, bunu başaramayınca yine f.g hareketi eliyle 15 Temmuz 2016 darbe girişiminde bulundu. Türkiye halkı “hükümet yolsuzluk yapmış olsa dahi” o bahaneyle yapılan darbe girişimine geçit vermedi. Suriye’de de yine Esed’in zulmünü bahane ederek giriştiği iç savaşta amacına tam anlamıyla ulaşamadı. Şimdi Suriye içinde 2. İsrail haline getirmeye çalıştığı laik bir Kürt devleti kurma hedefine yöneldi. Bu hedef abd’nin Türkiye’ye bakış açısını ortaya koyması açısından önemlidir. abd Türkiye’ye rağmen, hatta Türkiyen’nin ya bizi ya YPG’yi tercih et çağrısına rağmen YPG’yi tercih ederek, kendi çıkarları için yeri geldiğinde neler yapabileceğini hepimize bir kez daha göstermiş oldu. abd’nin bu tutumu Türkiye’yi İran ve Rusya ile iş birliği yapmaya yönlendirdi.

 

İmdi gelelim Suriye’deki katliamın suçlusu kim sorusunun cevabına;

 

ABD; Bu iç savaşta ölen sivillerin ve askerlerin asıl suçlusu Suriye’yi iç savaşa sürükleyen abd’dir. Tabi bunu usulune(!) uygun yaptığı ve güçlü olduğu için herkes açıktan ilan edemiyor. Tıpkı Türkiye’deki darbenin arkasında olduğu halde Türkiye’nin bir şey yapamaması gibi.
Suud ve abd yanlısı körfez ülkeleri; İran’ı ve sahih İslami yapılanmaları kendi gayr-ı meşru krallıkları için tehdit olarak gören suud ve körfez ülkeleri, abd politikalarını kayıtsız şartsız destekleyerek, hem bölgedeki İslami yapıları terörist ilan etmiş hem de Suriye’de kendi kontrollerindeki örgütleri maddi ve manevi olarak desteklemişleridir. Bunun  için direk sorumludurlar.


Silahlı örgütler; Suriye’de abd ve suud gibi devletlerin teşviki, sponsorluğu ve yönlendirmesi ile iç savaşa müdahil olan silahlı örgütler, sivil alanları işgal edip oralarda örgütlenip saldırılarını buralardan yaparak, militanlarını buralarda barındırarak ve mühimmatlarını buralarda depolayarak Suriye devletini bu sivil alanlarda savaşa çekerek sivil ölümlerine sebep olan silahlı örgütler bu ölümlerinden direk sorumludur.


Suriye Devleti; Topraklarını savunma ve terörle mücadele gerekçesi ile sivil alanlardaki örgütlerin burada sivilleri kullanarak barındıklarını bildiği halde, sivillerin öleceğini bilerek buralara her türlü ağır bombardımanı yaparak, varil bombaları da dahil her türlü kitle imha silahları ile saldıran Esed yönetimi de sivil ölümlerinden direk sorumludur.


İran Devleti;  Esed’in kitlesel ölümlere dahi gözünü kırpmadan imza attığını bildiği halde, abd ve yandaşlarıyla mücadele etme gerekçesiyle Esed’e destek vermesi ve katliamlara göz yumması nedeniyle Esed ile birlikte sorumludur.


Türkiye Devleti; Türkiye en uzun sınırına sahip Suriye’deki iç savaşta mülteci duruma düşen Suriye halkına kucak açarak, iyi niyetli ve Suriye halkının yanında olduğunu göstermiştir. Buna rağmen, iç savaşın başında izlediği abd ile birlikte hareket etme ve abd’ye güvenme politikası, Esed’in gitmesi şartını öne sürerek savaşın devam etmesine destek vermesi, muhaliflerin Suriye’yi kaosa sürüklediğini göremeyip iç savaşı durdurmak yerine silahlı muhalefeti desteklemesi nedeniyle katliamdan dolaylı da olsa sorumludur.

 

Ama tekrar ediyorum asıl suçlu ve sorumlu; olayın organizatörü, sponsoru, planlayıcısı ve uygulayıcı olan abd ve yandaşlarıdır.

 

Suriye’de birilerine bir şey söylenecek ise amasız, lakinsiz, ancaksız önce abd’ye söylenmeli. Sonra Esed, İran, Rusya, Türkiye v.b ülkelere ne denecek ise denmelidir….

 

Vesselam.

Yorum Ekle
Yorumlar
Reşat YILDIZ

03.05.2018

Suriye’de mustazaf diye tanımlayabileceğimiz mazlum mağdurlar yaşlılar ve çocukları istisna, yeryüzündeki herkes suçlu, mücrim, zalim. Sadece din gününün sahibine hesap vereceğimize iman ediyorsak bunun dışındaki suçlu avı avcıyı suça iştirak ettirir de mücrime de hoş gördürür belki bizi, temize çıkarma eylemi telaşı ise kirletir bizi de arındırmaz Orhan kardeşim. Hafızı olduğumuz mesrur ve küfür kaynaklı yalanları veri kabul etmekle, hakikat zannetmekle düştüğümüz gaflette mağrur, mağdur ve dalalette rezil ve mesul olmamak ve acaba duasıyla…
NewsBox
Ford Servis / Oto Çiftel
  • Dürümiye / Lezzete Davetiye
  • Dürümiye / Lezzete Davetiye