İSLAMİ SORUMLULUK MERHALELERİ, HZ. RESUL’ÜN İRŞAD VE TEBLİĞ BOYUTU

18.03.2020
Süleyman ARSLANTAŞ

Süleyman ARSLANTAŞ / İSLAMİ SORUMLULUK MERHALELERİ, HZ. RESUL’ÜN İRŞAD VE TEBLİĞ BOYUTU

İslam, insanların düşünce, iman ve davranışlarını disiplinize eden, yönlendiren ve onun yaratılış özelliklerine uygun kurallar ortaya koyan bir dindir. Allah’ın göndermiş olduğu tüm vahiyler, geldiği toplum/toplumlar tarafından anlaşılsın diye anlaşılabilir bir bütünlük içerisindedir. Nitekim Mekke'de ve Medine'de nazil olan Kur'an ayetleri konusunda ne müşriklerin ne de müminlerin ciddi soruları olmamıştır. Zira gelen ayetlerin manaları onların anlayabileceği düzeydeydi.

Kur'an, insanın bakışlarını bir taraftan eşyaya ve eşyanın etrafında olup-bitenlere yönlendirirken tıpkı:” O, yeri uzatıp döşeyen, orada sabit dağlar ve ırmaklar var eden ve o, meyvelerin hepsinden yine kendilerinin içinde ikişer ikişer yaratandır. Geceyi gündüze o bürüyor. Muhakkak bunlarda iyi düşünenler için ayetler vardır.” (13/3) ayetinde ifade buyurulduğu gibi ya da: ”Yeryüzünde gezmezler mi ki, kendilerinden önce geçenlerin akıbetini nasıl olduğuna baksınlar?” (30/9) Başka bir ayette de; “Artık onlar bakmazlar mı devenin nasıl yaratıldığına: dağların nasıl dikildiğine ve yerin yayılıp döşendiğine…” (88/17-20) buyurulmaktadır. Bu ve benzeri ayetlerde Yüce Allah akletmemizi ve yaratıcıyı bulmamızı istiyor. Normal bir akıl zaten eşyaya ve eşyanın etrafında olup bitenlere baktığında bunların bir yaratıcısının olduğunu kabul eder. Lakin Allah'ı, yaratıcıyı akıl ile bulan insan, O’na kavuşturacak olan yolu akıl ile bulamaz. Bu nedenledir ki Yüce Allah'ın kendisine kavuşturacak ve razı olacağı yolu kendisi bildirir. Bu bildirinin de adı Vahiydir. Keza bu bildirinin tebliğcisi ve uygulayıcısı ise Nebiler, Enbiyalar ve Resullerdir. Vahiysiz, Resulsüz Allah'a kavuşmak da mümkün değildir. Zaten Yüce Allah da Resul göndermediklerini hesaba çekmeyeceğini buyuruyor. (17/15)

Allah'ı aklederek bulan insan, Resullerin haberini verdiği Allah'a iman ederek sahih bir imana kavuşur. Bakara Suresinin ilk ayetleri bu imana temas ederek: “Bu, O kitaptır ki onda hiç şüphe yoktur. Takva sahipleri için bir hidayettir. Onlar gayba iman ederler. Namazı dosdoğru kılarlar. Kendilerine rızık olarak verdiğimizden de infak ederler. Onlar sana indirilene de senden önce indirilenlere iman ederler. Onlar ahirete de şüphe etmeksizin inanırlar.”(2/2-4) Allah'a gereği şekilde iman eden insan, Vahiy ve Resul'ün sünneti doğrultusunda O’na kavuşacak yola ittisal eder, kavuşur. Kur’an bu konuda: “Biz seni ancak bir müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdik.” (25/56). “Ey peygamber, şüphe yok ki biz seni bir şahit, bir müjdeci, bir uyarıcı olarak gönderdik. Allah'a, izniyle çağıran ve nur saçan bir kandil olarak da.” (33/45-46) “Ey iman edenler, Allah'a itaat edin. Peygambere de itaat edin ve sizden olan emir sahiplerine de…” (4/59)

Kuran bütünlüğü içerisinde görüyoruz ki insan İslami kimlikle üç ilişki içerisinde dinini yaşamaktadır. İnsanın kendi nefsi ile Rabbi ile ve diğer insanlarla olmak üzere bu üç ilişkisinin de Kur'an'da ve Sünnet de elbette karşılıkları vardır. Yüce Allah bu ilişkilerin şeklini, razı olacağı boyutlarını ortaya koymuştur. Keza yüce Resul’de bunları, yaşayışı, irşat ve tebliğ ile netleştirmiştir. Kişinin bir takım ahlaki kurallara riayet etmesi, sabır, şükür, tevekkül, ahde vefa, şefkat, tatlı söz, teheccüd, tefekkür vb. insanın nefsi ile olan münasebetleri cümlesindendir. Kur'an: “Sabret! Senin sabrın ancak Allah'ın yardımı iledir. Onlar için üzülme! Kurmakta oldukları tuzaklardan dolayı da sıkıntıya düşme!”(16/127) “Oğulcuğum, namazı dosdoğru kıl, marufu emret, münkerden alıkoy! Sana isabet edene de sabret…” (31/17) “Hayır! Kim ahdini yerine getirir ve sakınırsa, şüphesiz Allah da o sakınanları sever.” (3/76)

İnsanın Rabbi ile ilişkisi vahiy ve sünnet doğrultusunda yapılan ibadet ile olur. Namaz, oruç ve hac gibi neredeyse tüm ibadetlerimizin dua olduğu gerçeğinden hareketle şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki, dua Allah ile münasebetlerimizin öznesidir. Aslında Allah ile kulları arasında ciddi bir ilişki vardır. Önce Allah yukarıda da temas ettiğimiz gibi tüm insanların uyması için elçileri vasıtasıyla Vahiy gönderir. Buna sözlü Vahiy diyebiliriz. Bunun yanı sıra Allah'ın yarattığı tüm eşya da O’nun birer ayetleridir. Nitekim Kur'an'a göre birer ayet olan bütün tabiat ve tabiat olayları, Allah'ın zatını, yahut da O’nun sıfatlarının iyiliğini, saltanat ve adaletini gösterir. (Kuran’da Allah ve İnsan /  Prof. Toshihika İzutsu, sh.127) Yine İzutsu’nun tespitine göre Allah ile insan arasındaki haberleşme, münasebet, konuşma iki yönlüdür: Allah'tan insana doğru, insandan Allah'a doğru olmak üzere.

Allah'tan insana doğru olan konuşma Vahiydir.

İnsandan Allah'a doğru olan konuşma ise duadır, namazdır. Elbette namaz kurallı bir ibadet ya da dua iken, sair dualar insanın içinden geldiği gibi Rabb’ine ilticasıdır. (a.g.e 142-139)

Üçüncü ilişkinin de insanın sair insanlarla olan ilişkileri, siyasi, sosyal, ekonomik, kültürel ilişkileridir. Müslüman nefsi ile ve Rabb'i ile olan ilişkilerinde dinin kemale ermiş şeklinden sorumlu olduğu halde sair insanlarla ve yönetimlerle olan ilişkilerinde Resulullah'ın (a.s) siyasi, stratejik, sosyolojik ilişki biçimini kronolojik olarak takiple mükelleftir.

Özetle ifade etmek gerekirse bu ilişkinin de dört aşaması vardır. Öncelikle sair insanlara İslam'ı anlatmak isteyen bireyler kendilerini davete, irşada hazır hale getirmelidirler. Bunun da bedeni, ruhi, ilmi boyutları vardır. Bunlar ikmal olunmalıdır. İkinci ve önemli aşama KADROLAŞMA. Bu aşamasında Hz. Resulullah'ın siyasi sünnetine göre göze çarpan en önemli husus ilgileneceği ya da kadroya dahil edeceği insanların AKILLI OLMASI ve HAİNLİK BOYUTUNUN OLMAMASI, yani güvenilir olmasıdır. Bu bağlamda Hz. Resul’ün Mekke'de kadrolaşma hareketine dahil olan hiçbir kişide ihanet boyutu görülmemiştir. Kadrolaşmada önce aile fertlerinden, yakın çevreden başlandığı gibi öncelik itikadi meseleler ve Tevhit-Şirk ayırımının netleştirilmesidir. Üçüncü aşama KİTLELEŞME’dir.

Bu dönemin başlamasının emri de: “Artık emrolunduğunu açıkça bildir. Müşriklerden de yüz çevir.” (15/94) ayeti ile başlamıştır.

Bu dönem siyasi ve sosyal açıdan en zor dönemdir. Hz. Resul'ünün ve ashabının Allah'a ortak koşarak iman etmeleri halinde kendilerine her türlü dünyalık makam-mevki, kadın, servet vaadeldiği bir dönem, inkâra zorlanan sahabelerin canları ile imtihan olundukları bir dönem.

Keza Hz. Resul’e (as.) iktidar, servet, kadın teklifinin Utbe b. Rabia vasıtasıyla yapıldığı ve Hz. Resul’ün bu teklife karşı Fussilet Suresini okuyarak cevap verdiği ifade edilmekle birlikte: “Güneş'i sağ avucuma, Ayı’da sol avucuma verseniz bu davadan vazgeçmem.” dediği rivayet olunmaktadır. Bu dönemin en önemli özelliği güçlü olan Dar’un Nedve otoritesine meydan okumak değil, İslam'ı daha geniş kitlelere ulaştırmak, insanları Tevhid akidesi ile buluşturmaktır. Bu durum günümüzde bazılarının ifade ettiği gibi edilgen bir tavır değil, bilakis etken bir tavırdır. Zira Tevhid akidesinin sıkleti zaten onların temel dayanaklarını sarsıyordu. Zira Mekke müşrikleri ve diğerleri Allah'ı inkâr etmiyorlardı ki” İman ettiklerini söyledikleri Allah'a kavuşmak için birtakım putları aracı olarak kabul ediyorlardı. Mesela müşrik Şair Antere bir şiirinde söyle diyordu: “Ey erak ağacı üzerine konan kuş, seni yaratan Rabbin hakkı için nereye gittiklerini söyle. Herhalde sen nereye gittiklerini biliyorsun.” Bir başka şair Ba’is İbn Şuraym al-Yeşkuri ise, göğü ve ayı yükselten Allah'a ant içerek düşmandan öcünün alacağını söylüyor ve “Göğü yerine koyana, dolunay ve hilal durumundaki ayı yerine yerleştirene ant içerim.” (İzutsu AGE sh 115-116) diyordu.

Hz. Peygamberin (as.) dördüncü siyasi sünneti ya da hayatının dördüncü safhası DEVLETLEŞME’dir.

Bu safhanın başlamasının emri de: “Ve de ki ‘Rabbim beni bu beldeden doğrulukla çıkar, dahlolacağım beldeye doğrulukla girmemi nasip et. Ve bana katından bir sulta (devlet) ver.” (17/80) Bu ayeti kerimenin inzalinden sonra Hz. Resul (as.) çeşitli arayış, görüşme, ziyaret ve biatlaşmalara başladı. Taif ziyareti, panayırlarda ki temaslar, Akabe görüşme ve biatları bu cümledendir. (bkn. Ahmet Önkal Resullulah’ın İslam’a Davet Metodu)

Şimdi anlattıklarımı özetleyecek olursak, öncelikle şu hususun bilinmesi zaruridir; Hz. Resul (as.) zamanındaki Müslümanlar kemale ermekte olan bir dinden sorumlu idiler. Resulullah'ın (as.) irtihalinden sonraki Müslümanlar kıyamete kadar kemale ermiş bir dinden sorumludurlar. Keza Kur'an: “… bugün, kâfirler dininize karşı ümitlerini yitirmişlerdir. Onlardan korkmayın, benden korkun. Bugün sizin dininizi kemale erdirdim, size nimetimi tamamladım, sizin için din olarak İslamiyet’i beğendim.”(5/13) Kuran'ın son inen ayeti olarak da bilinen, “Bir günden sakının ki; onda Allah'a döndürüleceksiniz. Sonra herkese hak ettiği tam olarak verilecek ve onlara haksızlık edilmeyecek.” (2/281) buyurulmakta.

Sonuç olarak günümüz Müslümanı ve kıyamete kadar gelecek olan Müslümanlar nefsi ve Rabbi ile olan ilişkilerde Dinin kemale ermiş halinden sorumludurlar. Sair insanlar ya da sosyal ve siyasi ilişkilerinde Hz. Resul’ün kronolojik sırasını takip ve uygulamak zorundadırlar. İslam'ın siyasi olarak hüküm mevkiinde olmadığı zamanlarda asla siyasi otoritenin görevini kendisinde ya da cemaatinde göremezler-görmemelidirler.

Görürse IŞİD, Taliban ve Boko Haram benzeri oluşumlardan kurtulamazlar. Böyle bir anlayış ve davranış da hem bu dünyada hem de ahirette vebal getirir. Hem sonra bizler, Müslümanlar tıpkı Peygamberler gibi süreci yaşamaktan sorumluyuz. Ve yine bizler Hz. Resul’ün tevhid akidesinden sonra en önemli Sünneti olan ilkeli olmak mecburiyetindeyiz.

Sonuç Allah'a aittir, görevimiz Allah'a ait olanı öncelemek değil, bize ait olan süreci Kur'an ve Sünnet doğrultusunda yaşamaktır.

18.3.2020

Yorum Ekle
Yorumlar
Henüz Yorum Eklenmemiş