Samatya'da bir çanta

08.01.2020
Yıldız Ramazanoğlu

İnsan kendi gençliği küllenmiş geride kalmış olsa da o zamanların hissiyatını bir kıvılcımla hatırlar; iğneden ipliğe her duygu nasıl da canfeda bir tutkuyla yaşanır, yapmacıktan riyadan uzak, nasıl bazen boyun eğmiş gibi mülayim, bazen pervasız olur insan. 

Kitaplarını bağışlamış, üzülenlerden özür dilemiş. Samatya’daki kayalıklara çantasını bırakıp denize doğru yürürken kalbinde aklında ne vardı narin kızın, tam olarak bilinmesi mümkün olmasa da hepimiz yanındaymış gibi konuştuk. Fotoğrafında ışıl ışıl iyilikle parıldayan bir çift siyah göz, kocaman bir gülümseme ve yüzüne büyük gelen ama ona filozofça bir hava katan gözlük var. Siyah saçlarını arkadan toplamış, üzerinde mütevazı bir kaban ve kucağında seven sevilen bir kedi. İnsanlıkla bağları kopmuş, takma adlarla başkalarını incitmeyi örselemeyi ahlak edinmiş hem de akranı ve üniversite öğrencisi oldukları söylenen siber saldırganlar, ona güzel olmadığını ima eden şeyler yazıp saatlerce ağlatmış. İnsanlar ne kadar eğitim alırlarsa alsınlar güzellik hakkında, olabilecek en bayağı ve sığ yerde durabiliyorlar. Canavarca işleyen, herkesi birbirine benzeten yüz ve beden endüstrisinin boyunduruğundaki kimi gençlerde, gencecik bir kızın doğal sade ve pürüzsüz güzelliğini görecek göz kalmadı demek ki. Kalp güzelliği gibi bir indirgemeye başvurmadan, gerçek bir fiziki güzellikten söz ediyorum. 

Güzelliğin en solmaz hakikatinden bakınca da Sibel Ünli çok yükseklerde. Arkadaşlarının verdiği bilgiler ne kadar güzel bir insanı kaybettiğimizin delili. İstanbul Üniversitesi’nde Türk Dili Edebiyatı okuyan, haksızlıklara karşı duran biri. İnsanlara hayvanlara canlılara karşı duyarlı, genç yaşında edebiyattan siyasete, felsefeden insan haklarına yerli yabancı birçok kitap okumuş, hatta Rus yazarları tümüyle okuyup bitirmiş bir arkadaşına göre. Okulundaki kedilerin hamisi, her birinin adını bilen, biri hasta olunca dersini feda edip Fatih’teki veterinere götüren. Bir gruba yönelik aidiyet duygusunu işitmedim ama yoksuldan ezilenden kimsesizlerden yanaydı diyor arkadaşı. Biri sol görüşlü olduğunu düşünüyor, diğeri ise kendini anarko-komünist olarak tanımladığını söylüyor. Fakat ortak görüş hak ve adalet arayışı içinde, neşeli hayat dolu bir genç.   

Majör depresyon tedavisi gördüğünü yazmış. Bu hepimizin ve yakınlarımızın başına gelebilecek, tedavisi mümkün derin bir üzüntü hali. Halini özetlemiş twitter hesabında: “gidecek yerim yok, yaşanmaya değer bir hayatım da.” Son bir lirasının kaldığını, parası olsa Kredi Yurtlar Kurumu’na olan borcunu ödeyeceğini söylüyor.

Sibel’de müşahhaslaşan, içimizi yakan gerçeklik gösteriyor ki gençlerin önüne konan hedefler çok ağır karanlık ve dünyevi. Beklentiler oldukça acımasız ve ayakta kalmak hiç kolay değil. Temel ihtiyaç olan “değer görme” aslanın ağzında. Müntehirin ruh halini sadece ekonomik koşullarla açıklamaya çalışanlarla, psikolojik sıkıntıya, platonik aşka bağlamak isteyenlerin kutuplaşmasına şahit olduk bu sefer de. Bütün can yakıcı gerçeklerin iç içe geçmesinden oluşan enerji yitimini görmek, olanı bütünüyle kavramak çok mu zor. Tek başına umutsuzluk ve çaresizlik yaratmaya gücü yetmeyen birçok parçanın ölümcül sinerjisi işte. Geçim sıkıntısı son noktayı koymuş, artık fiziki varlığınızı bile idame ettiremiyorsanız yuvarlanan çığın altında kalırsınız elbette. Son zamanlarda başka intiharlarda da bunu gördük.

Bütün dünyada ekonomik sıkıntı var diye yanımızdaki bireylerin acısını yok saymak, büyük söylemlerle biricik insan deneyimini küçümsemek, azımsamak, hiçe çıkarmak insanlık onurumuzu zedeliyor. Kimileri de fırsattan istifade ölümü Suriyelilere bağlanan maaş yalanlarıyla açıklamaya çalıştı. Bütüncül bir iyiliğe ulaşamayanlar, güya Sibel’i müdafaa ederken başka bir canavarlığa odun taşıyorlardı. Savaşın ne başlamasında ne de sonuçlarında hiçbir dahli olmayan mülteci gençleri çocukları ırkçılığa hedef gösterdiler yine.

Sibel okulda uğradığı ayrımcılık yüzünden kendini mezarlığın kapısına asan dokuz yaşındaki Suriyeli Veil Es Suud’un ölümüne kimbilir ne kadar üzülmüştür.

Akşamları bir derneğin gönüllüsü olarak evsizlere mültecilere yoksullara çorba dağıtıyormuş zaten. Devlet dönüşsün, kötülüklerin anası kapitalizm kahrolsun ve bunun için mücadele verelim hep birlikte. Peki iletişim devriminin sağladığı büyük imkanlara rağmen oluşan derin yalnızlıklar girdabına karşı koymak için harekete geçmeyelim mi? Orta Doğu’nun belirsizliklere ve muhtemel savaşlara sürüklendiği bir ortamda, sağ sol İslamcı demeden, birbirimizin deneyimine eğilerek temelden bir sistem tartışması başlatılması, gelir dağılımı uçurumunun geriletilmesi kimin işi?

Kimse kendini masum addedip kenara çekilemez. Kendimizi sorumlu hissetme zamanı. En güzel yorumlardan birini bir üniversite hocası yaptı. “Biz o kürsülerde yalnızca ders anlatmak için değil,öğrencilerimizin yaşama tutunmaları, iyi bir yurttaş olmaları için de görev alıyoruz. Eğer gencecik bir yaşam sönüyorsa bizim de bu olan bitende sorumluluğumuz var.”

(Karar)

Yorum Ekle
Yorumlar
Henüz Yorum Eklenmemiş