SALDIRARAK ŞÖHRET OLMAK

29.12.2018
Ayten DURMUŞ

İnsan, doğruyu bilmediği konularda, kolaylıkla yanlışa düşer. Doğru eylemlerin ilk şartı, ilgili konudaki doğruları bilmektir. Doğru bilgi olmadan, doğru eylem/davranış mümkün değildir. Hatta her insan, -kelime-i tevhid’den ilhamen- kendisi için önemli olan konularda, yanlışları öncelikle öğrenmelidir. Tıpkı ‘tevhid’e ulaşmak için ‘la ilahe’ diyerek öncelikle şirkin reddedilmesi gerektiği gibi. Kişi bir şeyin şirk/yanlış olduğunu bilmezse ondan neden korunsun ki? Hatta o şirki, ihlas adına; o yanlışı da doğru adına övünerek yapabilir.

Biz toplum olarak ‘Eleştiri nedir?’ konusunda, kendi kendimizi ‘ufak çaplı’ bir eğitimden geçirmeliyiz. Eğer kendimizi profesyonel anlamda eleştiri yapacak konumda görüyorsak o zaman ‘ufak çaplı’ değil; ‘iyi ve sağlam’ bir eğitimden geçirmeli; eleştirinin ne olduğunu ve nasıl yapılacağını öğrendiğimiz gibi, nelerin eleştiri olmadığını da öğrenmeliyiz. Dahası nelerin eleştiri yerine, insanların izzet ve şerefine saldırı olduğunu ve buna biz dâhil hiç kimsenin hakkı olmadığını da muhakkak öğrenmeliyiz. Okur-yazar kesimimizin bu konuda, kaş yapayım derken nice gözleri çıkardığı herkesin malumu.

Eleştiri; ‘Eleştirmek’ eyleminden türemiş; bir insan, bir konu ve bir eserde, doğru-yanlış, iyi-kötü, zayıf-güçlü yönleri bulup göstermek amacıyla yapılan değerlendirmedir. Söze, yazıya, eyleme, eylemsizliğe ve kişiye yapılan ‘edebî eleştirinin’ anlamlı ve değerli bir tarafı elbette vardır. Dahası bu, gerekli bir şeydir. Çünkü ‘yazı, konuşma, olay, eylem ve insan’ için yapılan doğru bir eleştiri, mesela bir ağaçta, sahasında uzman birinin yaptığı incelemeye benzer. Bu kişi ağacın önce köklerini inceler, sonra gövdesini, sonra dallarını. Hastalıklarını belirleyince, bunların tedavisi için gerekenleri anlatır/yapar, yaptırır. Mevsimine göre hangi dallar budanacak ve hangi dallara ‘aşılama’ yapılacak, bunları belirler. Eleştirmen de böyledir. İyi bir eleştirmen; eleştireceği konu hakkında sağlam ve yeterli bilgiye sahip; düşünce, sanat, siyaset ve edebiyat alanındaki kişi ve eserler için nesnel, tarafsız ve yapıcı değerlendirmeler yapan; dili de bu anlamda güzel kullanan kişidir.

Bizdeki ‘eleştiri geleneğine’ bakacak olursak;

Toplum içerisinde önemli, şöhretli ve değerli kişilerin her zaman dostları kadar düşmanları da olur. Böyle kişilerin düşmanları, kendileri malzeme bulmakta zorlandıklarında onlar aleyhinde söylenmiş sözlerden işlerine yarayacak olanları – doğru yanlış olmasına bakmadan- parlatarak piyasaya sürerler. Tıpkı domuz etinden yapılmış veya üzerinden çok zaman geçtiği için bozulmuş bir yemeği ısıtıp ısıtıp ortaya getirmek gibi… Hiç şüphesiz ki insanlar arasında, haram kılınması kendileri için cazibe unsuru haline gelen, fıtratını kirlettiği için ‘domuz etiyle’ kıyaslanacak (içki, kumar, zina, faiz, yalan, iftira gibi) her şeyden çok hoşlanacak kişiler vardır. Fakat bu kişilerin büyük bir iştahla, ilgili hayvanla teşbih ettiğimiz sözlere sarılmaları ve bunları gündeme getirmeleri, bazı kişiler üzerinde etkili olmaktadır. Bu yüzden ‘Ey iman edenler, eğer size bir fasık bir haber getirirse onu iyice araştırın, sonra bilmeden bir topluluğa sataşırsınız da yaptığınıza pişman olursunuz.’(49/Hucurat:6) uyarısı yapılmıştır. İşte bu yüzden hem söylenen söze hem de söyleyenin şahsiyetine ve yaşantısına dikkat etmek gerekir. Bunlara ek olarak kişinin bu sözlerden gayesinin ne olduğuna da dikkat edilmelidir.

Herkesin ağzından konuşmadığı herkesin malumu. Karnından konuşan niceleri, içlerini tufan yerine çeviren kıskançlığın ve öfkenin ateşiyle eğer becerebilseler, nice kişiler için nice meydanları, Hz. İbrahim as.ın ateşe atıldığı meydan ya da Ashab-ı Uhdud’un ‘ateş çukuru’ haline getirecekler. Bunu doğrudan yapmanın zor olduğu dönemlerde, bunlar dolaylı yapılır. İşte bunun bir yöntemi de bir şeyin ‘iyi ve kötü yanları ortaya çıksın diye yapılan eleştiriden çok çok farklı olan fakat ‘eleştiri zırhına’ büründürülen saldırılardır.

Eleştiri ayrı, saldırı ayrıdır. Bir kere sebep ve gaye açısından ikisi arasında doğu-batı kadar fark vardır.

Bunlardan biri düzeltme, daha iyisini ortaya çıkarma yöntemini gösterme; diğeri öfkesini ve hıncını çıkarma, hırsını teskin etme;

Biri tırnaklarını kesip yüzünü gözünü yıkama; diğeri saçını başını yolup soyup soğana çevirme;

Biri, insan ve esere, daha etkili ve değerli olsun diye yapılan bir yardım ve katkı; diğeri yargısız infazla darağacında sallandırma,

Biri asalak sarmış dalları temizleyerek uygun yerlere yeniden aşı yapılmasını sağlama; diğeri tüm dalları kırma… Bu benzetmeler çoğaltılabilir.

Şimdi sormamız gereken bir soru var: Acaba ‘eleştiri’ kisvesi altında ‘saldırı’ eyleminde bulunanlar, yaptıklarının gerçeğinin ne olduğunu bilmiyorlar mı?

Tabi ki biliyorlar.

Ancak onların bu yaptıkları, kendilerine; ‘gündem olmayı, unutulmuşlarsa hatırlanmayı, bilinmiyorlarsa tanınmayı, aranmayı-sorulmayı hatta bazen kahraman(!) olmayı’ peşinden ve peşinen getiriyor. İnsanların çoğu hem tanınır olmak hem de unutulmamak ve gündemden düşmemek isterler. İşte bu yüzden zaman zaman boylarından büyük sözleri, avurtlarına sığdırır ya da hevesleri için daha uygun yöntemler aramak yerine, cami duvarına yönelirler.

Saymaya çalıştığımız bu tür marazlı hevesler sebebiyle şöhret için ‘eleştiri’ adı altında ona-buna sataşmak, saldırmak en azından çok çirkindir, terbiyesizliktir. Başkalarına saldırarak gelen şöhret, kişiyi değerli kılmaz. Tıpkı kapıya her gelene havlayıp saldıran köpeğin, gelenler nezdinde bir kıymete sahip olmadığı gibi… İnsanı değerli kılan, ‘eylemleri’ ve ‘ürettikleri’dir. Köpek kulübesi inşa edemeyecek düzeydeki cehaletin, görkemli binalar hakkında konuşmasına benzeyen bu tavrın gerisindeki kudurmuş kıskançlık görülmelidir.

İnsan tabii ki kusurludur. Eksikleri, yanlışları tabi ki olacaktır. Fakat bu eksik ve yanlışlar, hangi kişiyi, gözümüzde ve gönlümüzde, ‘manen’ katli vacip’ hükmüne sokmalıdır? Hiç kimseyi… Buna hiç kimsenin hakkı olmaması gerektiği gibi, eleştiri de insanların izzet ve şerefine saldırmak olmamalıdır.

Bir de bu, ‘eleştiri giyimli saldırıyı’ yapanların hepsinin ‘Sinan’ın camiinin minaresini eğri bulan çocuk’ konumunda olmaları şaşırılacak bir durumdur. Bazı durumlarda ‘Öğren de gel!’ denilir ya, insanın öyle diyesi geliyor. ‘- Dur biraz! Sen neyi eleştirdiğinin bile farkında değilsin. Sakin ol, git azını kırklayarak yıka, sonra bu konuları iyice çalış, öğren de gel!’

Birileri, bu alışkanlığa sahip kişilerin karşılarındaki dev aynalarını kırsalar, bu topluma ne büyük hizmet etmiş olacaklar. Bunlar, kendi aynalarının haricinde, kendi gibilerinin dev aynalarında da kendilerine bakıyor ve tüm aynalar kendilerini aynı şekilde gösterdiği için kendilerinin gerçekten ‘büyük(!)’ olduklarına inanıyorlar.

Diyoruz ki: ‘Git, kendi gerçeğini de öğren de gel!’ Seni kim şişirdi bu kadar, indir biraz havanı; kim kışkırtıyor seni, kim yönlendiriyor dikkatle bak. Sen birilerine saldırınca, kim alkışlıyor, kim seviniyor, kim kucaklıyor seni, kim sarıp sarmalıyor? Hiç olmazsa buradan bak da aklın başına gelsin…

 

Yorum Ekle
Yorumlar
Ayten Durmuş

05.01.2019

Muhterem Ağabeyim! Tenkit, eğer samimi ve iyi niyetle, edep ve nezaket çerçevesi içerisinde yapılırsa -ki bu zaten 'emribilmaruf ve nehyianilmünker' çerçevesinde ele alınabileceğinden- ibadet sayılabilir. Çünkü böyle bir eleştiriyi ancak eleştirisi yapılan kişi veya eserin daha iyi olmasını isteyen ve bu anlamda ne yaptığının farkında olan bir kişi yapabilir. Hayat eylemlerin toplamıdır ve eylemler ya 'amelisalih' veya amelifasit'tir. Tenkit ve hatta her şey de böyle değerlendirilebilir. Hürmetlerimle...
Süleyman ARSLANTAŞ

03.01.2019

Ayten Hanım! İbadet kavramını biraz daha genişleterek;'tez'e dayalı tenkit ibadettir' diyebilir miyiz?
NewsBox
Ford Servis / Oto Çiftel
Dürümiye / Lezzete Davetiye